BU ŞEHİR BÜYÜTTÜ BİZİ


Bir elin parmakları kadardık
Hayat bizi şehirden almadan önce…

Küçüktük,
Şehre adını veren pınarda,
Yıkanırken gelinlik kızların çeyizlik yünleri,
Tokuçlar örselerken el dokuması canım halıları
Biz de küçük kurbağalar tutar,
Çayırda gömmeli bilye oynardık
Cam kürenin rengarenk cümbüşünde…
Atına şaka, çörçöp, mumdirek.

Hatırlamaz şimdinin yeni yetmeleri
Ne pınar kalmış adını verdiği kayabaşında
Ne çayır, ne çukur ne de çelik çomak.
Yıkanacak halılarda yok artık su olmayınca…
Genç kızlar halı dokumaz olmuş
Elyaf icad oldu yün yatak bozuldu diye…
Tüketim çılgınlığı bizi vurduğu gibi Pınar başını da vurmuş,
Tokuçlar artık çay bahçesinde müzelik eser olmuş.


Küçüktük,
İnternet denen icat, henüz kapılarımızı çalmamıştı
Şimdiki çocukların akıllarını başlarından çaldığı gibi…
Sülüğün dükkanı vardı, hani Sultan Selimin yan tarafında tostçu,
Biz işte orda Cüneyt Arkın filmleri izlerdik kasetli videoda
Bruce Lee, Jean Claude Van Damme, Dragon Lee…
Ardından nem kokulu bodrumlarda
Se-se diye garip sesler çıkarır
Jacky Chan oluverirdik her birimiz
Çal köşenin bahçesinde önümüze gelene sataşır
Efsaneleşirdik burkulan bileklerimiz ve moraran ellerimizle.

Hafta sonları için randevulaşırdık
Bir gün Alitepedeki yosun tutmuş suyunda yüzmek için havuzun
Diğer gün andıklıkta alıç ve çağla toplamak için.
Meke ve Acıgölde öğrendik yüzmeyi
Analarımızın bizi birbirimize emanet edişine inat
Tuz kokusunu içimize çeker, açılırdık derin sulara
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdık
Ve kızmasınlar diye geç kalmamıza
Gılamık derer, söydek toplardık
Süpürge yapar af dilerdik analarımızdan.

Küçüktük,
Saçlarımızı hiç büyütmezdik öğretmenler kızmasın diye
Elimizi attığımızda kafamıza, iki parmağımızın arasını geliyorsa kakül
Hemen berber Mehmet abinin koltuğunda alırdık soluğu
3 numara traş olurduk mekanik makinayla acıtacağını bile bile
O kesmezse yarın öğretmen kulağımızı acıtacaktı ne de olsa.
Kaçardık bazı günler okuldan
Bırakırdık kendimizi kumsivrinin incecik, sıcacık kumdan kucağına
Ne dert, ne tasa, ne gam
Birde yanımıza almışsak Abdullah Tartan’dan zeytini,
Tahta kale fırınından yeni çıkmış sıcacık ekmeği,
Değişmezdik o ziyafeti, bilmediğimiz hamburgere fastfooda.

Yazları bile bir başka olurdu küçüklüğümüzün
Önümüze katardık koyunları, kuzuları… ketirleri aştık mı
Zamanın nasıl geçtiğini anlayamazdık, rehberimiz kertenkeleler olur,
Kuşluk vakti Meke’ye, öğleyin Beşkuyu’ya, akşama Çiçek yaylasına varırdık.
Acıkınca Ademoğlu bostanından doyururduk karmımızı acurla, hırtlakla…
Hala tadı damaklarımızda,
Şimdinin hormon kokulu yapay tatlarından uzak,
Hepimiz kirli ve hepimiz sıtarasızdık.
Ama doktor yüzü görmedik hiç birimiz küçüklüğümüzde
Kerahattık belki ama,
Kumdan, güneşten alırdık sağlığımızı, vitaminimizi
Kangal dikeni, ebegümeci, cıpçık en kıymetli besimizdi.

Küçüktük,
Okul harçlığımız babamıza yük olmasın
Ve hatta evin geçimine katkı olsun diye, çalışmaya çalışırdık…
Sabahın ala şafağında tatlı uykumuzdan kalkar
Çavuş Süleyman ağanın ıslığıyla
Geceden hazırlanan azığımızı alıp bez torbayla,
Daha motoru bile ısınmamış traktörün römorkuna atlardık
Bir gün nohut dermeye, bir gün çemen, minicik bedenlerimizle…
Şimdi adına modern çarşı denen yerde Osmanlının mirası kümbetler vardı,
Uzun selvi ve akasya ağaçlarıyla bezeli parkında
Lokum sandığından boyacı dolabı yapar
Ziya Mavi’den aldığımız refref marka cila ve boyalarla doldururduk içini,
Ve boyardık amcaların yıllanmış çatlamış ayakkabılarını,
Boyardık çatlamış ellerimizle.

Sokak lambaları bu kadar yoğun ve bu kadar sıklıkta değildi şehrin
Ay ve yıldızlar sevişirken gecenin Samanyolu denen yatağında
Şimdikinden daha bir berrak aydınlatırdı dar sokakları.
O kadar çok yıldız kayardı ki, bizde o kadar çok dilek tutardık geleceğe dair.
Bayramlarımız vardı, ellere bir gece önceden kınalar yakılan,
Sabahlarında hiç giyilmemiş ve sadece o gün giyilen
Elbiselerin ve ıskarpinlerin giyildiği bayramlar…
Başka zaman benim hiç ıskarpinim olmamıştı,
Yazları ilikli naylon, kışları lastik çizme giyerdik.
Poşet poşet şekerler toplardık bayramlarda,
Neredeyse tüm şehri gezerdik, bir uçtan bir uca
Bir gün İpekçi, Hacı İsa, Türidiye, bir diğer gün Cumhuriyet, Apak, Göçmenler.

Küçüktük,
Okul önlerinde hapçılar yoktu, kol gezmiyordu henüz çeteler.
Aşklarımız saftı ve temizdi, Müslüm babayı, Ferdi ustayı, Orhan abiyi dinlerdik.
Ama jilet kesiklerimiz, platonik takıntılarımız ve flört kelimesi yoktu lügatimizde
Okul çıkışlarında kızlarla değil konuşmak, el ele tutuşmak
Sadece göz göze gelmek için beklerdik saatlerce
Ve biz beklerdik ki, gelemezdi hapçılar, tinerciler şehrin okullarına.

Küresel ısınma, kuraklık ve iklim dengesizliği derdimiz yoktu,
Tarlalarımız kıraçtı ama ürünümüz bereketliydi,
Şükretmesini bilirdi babalarımız.
Şimdi her tarafına kuyular açılmış şehrin tarlalarının.
İnsanlar hamd etmek bir tarafa,
Yağmur altında bile tarla sular olmuş, düşünmeden kul hakkını.
Dedelerimizden emanet aldıklarımızı, torunlarımıza bırakamayacak kadar
Aç gözlü olmuşuz her birimiz, hepimiz.
Arada bir erozyon bayramı kutlamaya,
Koskoca sahradaki tek yeşillik alana gider
Yıllar önce atalarımızın diktiği ağaçların altında
Bir tek ağaç bile dikemeden, güler, oynar, eğlenir gelirdik.
Gerçi okullar ağaç dikme günleri düzenlerlerdi yılda bir
Kum sivrinin eteklerinde her yıl aynı yere ve hatta aynı çukura
Onlarca fidan dikerdik usanmadan, yorulmadan, bıkmadan.
Şimdi yok olmuş tutan fidanlar bile,
Ve yok olmaya başlamış koskoca erozyon bölgesi,
Kumlar yine kapatmaya başlamış Konya-Adana karayolunu.

Küçüktük,
Her birimiz bu şehrin kum fırtınalarında büyüdük,
Dağıldık aynı fırtınanın şiddetiyle dört bir yana, ekmek kaygısıyla…
Bu şehir emzirmişti, bu şehir doyurmuştu bizi yıllar önce
Bu şehirde ağlamıştık ilk canımız yandığında
Ve gülmeyi öğrenmiştik ilk kez bu şehirde alabildiğine,
Aileyi, kardeşliği, büyüklere saygıyı, küçüklere sevgiyi,
Akrabaya ziyaretlerini, komşu hakkını, dostluğu,
Kızdığımızda masum küfürler etmeyi, iyilikte teşekkür etmeyi,
Subhanekeyi, Fatihayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı bu şehir öğretmişti bize…
Damarlarımızda ve genlerimizde hala bu şehrin emekleri gezerken
Artık ödemeli hakkını, toprak bize küsmeden, şehir yüz çevirmeden.

Küçüktük,
Ama artık büyüdük,
Ve bizi bu şehir büyüttü.
Artık ödemeli hakkını,
Toprak bize küsmeden,
Şehir yüz çevirmeden.
Şener İŞLEYEN
Pazartesi, Kasım 17, 2008 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: