PEYGAMBERÂN


Yaradanın adıyla, ki O rahman ve rahimdir.
Habibi Muhammed Onun kulu ve elçisidir.
Ve âleme rahmet olsun hürmetine kün dedi O,
Galu belâdan kainata bir sayha serfiraz düştü,
Samanyolu deveranına binlerce ahter düştü,
Gökyüzüne cennet, yeryüzüne arusi cihan düştü.

Âdem Cennete düştü, Havva’ya Âdem han,
Günah dünyaya düştü, âleme adem revân,
Hâbil Kâbile düştü, Azrail’e Hâbil kurban.
Dünyaya kibir düştü, gurur düştü, kin düştü.
Kassiyun şirm ile sarsıldı, Cibril hayrete düştü,
Hâbil’e bir hacer düştü, ölüm dünyaya düştü.

Azgınlık arza düştü, İdris nebi asuman,
Nuh elli yaşına düştü, peygamberlik şad uman,
Haktan bir vahiy düştü, putperestler mahruman,
Nuh’un sefinesine zihayat numuneler düştü,
Azap topraktan taşıp, Cudi’ye Semanin düştü,
İnkâr Nuh’un kavmine, tufan dünyaya düştü.

Salih’e Semud düştü, Ad kavmi gittikten beri,
Lut’a Sedum düştü, ol zaman livata bi-dadgeri,
Her başa bir taş düştü, zelzele be’s ile recfetti yeri,
İsrafil dudağından bir sayha mesameye düştü,
Mü’tefikat cuş edip, deymase bahr-i lût düştü,
Helak dagıyye beşere, ibret dünyaya düştü.

Ateş İbrahim’e düştü, İsmail’e kebş kurban,
Kuyu Yusuf’a düştü, Yakub girye feşan,
Mısır’a gulam düştü, Züleyha’ya kehkeşan.
Kölenin hay’aline bir yed-i beyza sayesi düştü,
Dünyaya iftira düştü, kıtlık düştü, kan düştü.
Yusuf’a Züleyha düştü, aşk dünyaya düştü.

Eyyub’a ibtila düştü, zikir oldu tahassür,
Sabır Eyyub’a düştü, mahbubeye teessür,
Rahmet şafi adıyla düştü, kalbe tefekkür.
Davud telyini hadid düştü, Calût’a felahan düştü,
Mühür Süleyman’a düştü, cinni inse asude düştü,
Belkısa zenginlik düştü, israf dünyaya düştü.

Musa’ya firavn düştü, Leb-i Nil’de asa ile,
Elden asa yere düştü, dönüştü bir asale,
Firavna nisyan düştü, kul İbranilere istila.
Harun Musa’ya desti-yar, Tur Dağına tevrat düştü,
İsrail oğulları akıllanmaz, defaten tuğyan düştü,
Yahudilere televvün, nisyan dünyaya düştü.

Hanna’dan dua düştü, rahmet oldu Meryem’e,
Beytül Makdise Betül düştü, Zekeriya himaye,
İmran’a Meleküt düştü, muştularla visale.
Cebrail nefesiyle Meryem’e bir ruh düştü,
Levh-i Mahfuzdan dünyaya bir ulul azm düştü,
Çarmıha üç mıh düştü, İsa semaya düştü.

Altı asır geçti kâinat boş, taifeler zelzelede,
İnsanlık sarhoş, zi-hayat hep debdebede,
Vakit tamam, beklenen Yâr nihayet beklemede.
Ve Âlemlere rahmet, Amine’ye nur düştü,
Hiraya ayet düştü, meşhergaha hidayet düştü,
Mekke mihrabından dünyaya gülefşan reyhan düştü.

Ol Muhammed Zebur’da İklil’di muştu ile,
Ve Tevratın Musa’sı seslendi, Ahyed gelecek diye,
Son muştu, İncilde Ahmet’ti ahbar-ı gaybiyye.
Mekke’den doğdu güneş, Medine’ye hicreti nebevi düştü,
Hak katından bizlere ayet ayet Kur’an-ı Mübin düştü,
İns ve Cin bilmeli ki, kıyamete kadar, dünyaya nur, kâinata sûrur düştü.

Rivayet odur ki yeryüzüne 124 bin nebi düştü,
Okunsun diye insanlığa ibret kıssaları düştü,
Lakin satırlara yalnızca akılda kalanlar düştü.

2011 Konya, Şener İşleyen

Perşembe, Ocak 05, 2012 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

TÜRBAN


Bu ne zillettir ilahi, bu ne devran oluyor
Ehli iman mütezarri, zari giryan oluyor
Gayrimüslim şad olup, bizleri seyran oluyor
İstenmeyen bu ahvale, sebep türban oluyor
Milyonlarca gencimiz de, buna kurban oluyor.

Yüzde doksan dokuz İslam, bire uymak ne demek
Açığı örtmek dururken, örteni soymak ne demek
Kanunu ilâhiyi alıp, raflara koymak ne demek
Bu demektir ki efendim, batıya şan oluyor
Neylesin biçare millet, tüm perişan oluyor.

Nelere katlanır millet, bilesin ah… nelere
Umumu efkâr önünde, çıkarak sahnelere
Teşhiri beden eyleyerek, açılan kahpelere
Kimi nefretle bakıyor, sine-i püryan oluyor
Kimi şehvetle bakıyor, öyle ki hayran oluyor.

Neden kabul edilmiştir, batı bizden medeni
İzahı mümkün müdür, nedir bunun nedeni
Medeniyet, açıp teşhir etmek midir bedeni
Oluyor böyle çelişki, ülkemde her an oluyor
Batıla haktır diyenin, ahiri viran oluyor.

Sorarım, yirminci asırda zarafet bumudur
Dini İslâm’a musallat olan, kıyafet bumudur
Çağdaş denilen, köhne kıyafet bumudur
İcbar olunan düsturumuz, marka-i Germany oluyor
Yetişen taze fidanın, katline ferman oluyor.

Tesettür farz kılınmıştır, Hak İslâm dinden beri
Medeniyeti garbiye modadır, çok değil dünden beri
Ülkemde türban yasağı, çıktığı günden beri
Kimi mahzun oluyor, dide-i giryan oluyor
Kimi memnun oluyor, büsbütün üryan oluyor.

Nail Okuyucu der ki; bilinmez bu ne hâlettir
Kişi okumadığını bilmez, bu büyük felâkettir
Cehaletin mükâfatı, her daim sefâlettir
Bu gidişle meskenimiz, ahiri niran oluyor
Medet senden Ya İlahi, kul perişan oluyor.

20/06/1995
Nail OKUYUCU
Mekânı Cennet Olsun

Cuma, Aralık 02, 2011 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

KELEBEKLER GELDİ Mİ?


Işığa, güneşe ve sana hasretim ki o kadar
Gözlerim kamaşsa bile, umursamaz lâl bakar
Mutluluk bir yaklaşır, bir uzaklaşır, hep yanındadır
Kalbim titreşir, ürperir, seninle hayale dalar.

İsmini çizerken çizgilerin ortasına
Yabancı bir elin gölgesi vurdu kağıda
Bir sis indi aydınlığın ortasına
Sevinçler karıştı, yağmurlarla ağıda.

İnce ince çizgi çizgi kayıyor camlardan yağmur
Kayboldu bahçe, nehir oldu tüm çiçekler
Kesildi sesi suların, elpençe durdu damlalar
Parmaklarım arasından yollara çıktı kelebekler.

11.03.1997
Salı, Temmuz 12, 2011 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir | 1 Yorum »

FARKLI OLMAK


Şöyle bir sokağa çıktığınızda kalabalığın üzerinize üzerinize geldiğini hiç düşündünüz mü ? O kadar birbirinden farklı insan var ki hiçbirinin görünüşü birbirine benzemiyor. Hiçbirinin davranışları, yürüyüşü, hareketi, duruşu bir diğerinin aynı değil. Herkes birbirinden farklı yaratılmış ve farklı özelliklerde yaratılmış. Zaten insanlar arası bütün ilişkileri sağlayan en temel unsurlardan birisi de bu farklılık değil mi ? Farklı olmak kötü bir şey mi? Hayır ! gayette iyi bir şey. Herkesin aynı huyda olduğu, herkesin aynı görünüşte, aynı karakterde tıpkı mitoz bölünme geçirmiş bir canlı gibi birbirinin kopyası olduğunu düşünsenize. Herkes birbirinin aynı olsaydı herkes birbirini karıştırırdı öyle değil mi ? Herkesin aynı olduğu bir yeryüzünde karşınızdakini ikna etmek için hiç zorlanmayacaktınız. Karşınızdaki insanın ne düşündüğünü, neyi sevdiğini, neyi giyeceğini, neyi söyleyeceğini bilecektiniz ve herkes birbirinin aynı olacaktı. Bizleri yaratan Rabbimiz dileseydi bizi böyle yaratamaz mıydı ? Elbette ki buna gücü rahatlıkla yeterdi. Peki biz neden farklı yaratılmışız hiç düşündünüz mü? Gözünüzün önüne her şeyiyle birbirinin kopyası bir insan topluluğu getirebilir misiniz ? Bunu başarabildiyseniz ne hissediyorsunuz ? Çok garip ve karmaşık geldi değil mi? Belki bir o kadar da saçma. her şeyin, herkesin benzer veya aynı olduğu bir dünya ne kadar yaşanılır olurdu bilinmez ama sıkıcı olacağı bir o kadar muhtemeldi.
Bazen hayatın kendisini düşündüğüm de sorulası ve cevabı alınası o kadar çok soru var ki? Bu kadar çeşitli olmamızın nedeni de son zamanlarda düşündüğüm konulardan. Bir kişiden bir tane bile aynı olduğunda (tek yumurta ikizleri veya daha fazla olanlarında) bile karışıklığın yaşandığı bir dünyada herkesin birbirinin aynı olduğunu düşünemiyorum. Zira Rabbimiz tek yumurta ikizlerini bile yaratırken onlara farklı birer mizaç vermiş. Her ne kadar dış görünüşleri aynı olsa da onlara da farklı birer kişilik, farklı birer bakış açısı, farklı birer güzellik varmış. Bu bazen bir bakış, bazen bir ahlaki tutum, farklı bir düşünce biçimi, tutum ve davranış olarak görülmekte. Neden mi çeşitliyiz dersiniz ? Çünkü çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin bir diğerinin eksik olan parçasını tamamlaması için çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin diğerinden daha heyecanlı olması gerekiyordu ki diğerinin onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Sinirli olanımızın diğerinin adeta tüm sinirlerini yerinden sökercesine onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Kimimizin matematiğe kafasının çalışması gerekiyordu ki içinde yaşadığımız evleri yapsın veya bindiğimiz arabaları, uçakları veya çeşitli taşıtları tasarlasın. Bir diğerinin bizi güldürmesi gerekiyordu ki stresli zamanlarımızda rahatlamamızı sağlasın. Bir diğerinin bizi yönetmesi gerekiyordu diğerinin hizmet alması adına, korunması, hayatta yaşamını sürdürmesi adına. Kiminin boş işlerle uğraşması da gerekiyordu, dolu işlerle uğraşanların anlaşılması adına. Aslında bu listeyi uzattıkça uzatırım da sayfalar yetmez. Ama dünya herkesin kendisini sergilediği, herkesin bir diğerinden ayırt edilmek için çaba sarfettiği, aslında herkesin kendi sınavını verdiği doğruyu yanlışı seçme şansını yakaladığı, şükrettiği veya isyan ettiği, kendisini geliştirdiği veya geliştiremediği, okumak için çabaladığı veya çabalamadan zengin olmayı hayal ettiği bir ortam.
Seçimlerimiz, kişiliğimiz, davranışlarımız, huyumuz, dış görüntümüz birbirinden ne kadar farklı ve biz bu farklılıkla ayakta kalıyoruz. Farklı olmak, bir diğerinin yapamadığını yapıp eksik olanı tamamlamak. Herkesin puzzle’ın eksik bir parçasını sahiplenip kendi sırası geldiğinde o eksik parçayı kapatmaya çalışması aslında yaşam. İnsan olmanın erdemi de bu farklılıktan geliyor. Bu çeşitlilikten geliyor. Öyleyse neden başkalarını sizin gibi düşünmeye zorluyorsunuz. Adeta bunun için kendinizi yıpratıyorsunuz. Eğer insan olmanın en büyük erdemlerinden birisi farklı olmak ise neden başkalarının bizim gibi düşünmesi için onları zorluyoruz.
Hayatta ya doğru ya da yanlışların olduğuna inanıyorum. Ya eksi ya da artı var. Ben grilerin olduğuna inanmıyorum. Bunu diyen de hayatı boyunca ben böyle de düşünüyorum, şöyle de düşünüyorum diyerek bir orta yol sürdüremez. Bakın hayatta mutlak doğruya ulaştıysanız ve onun neden mutlak doğru olduğunu sebepleri ve nedenlerini sorarak araştırdıysanız ve bu kararınızdan eminseniz sizden mutlusu olamaz. O zaman sevdiklerinizi yanlış yaptıkları bir şey konusunda elbette uyaracak ve onların doğru olana ulaşması için elinizden geleni yapacaksınız. Yapmalısınız da ! Bunu yapmazsanız o zaman neden birilerini sevdiğinizi iddia edesiniz ki. Çünkü sevgi karşılıklı sevgiyi, saygıyı, dostunu uyarmayı, ikna etmeyi ve gerekirse yanlış düşüncelerinden onu sıyırmak için ikna etmeyi gerektirse de karşınızdaki değişmez, katı ve sert bir üslupla sizi dinlemeye bile yanaşmıyorsa ve kendisinin doğrularına inanıyorsa onu ikna etmek niye ? Siz böyle bir kişiyi Allah o kişiye ikna olmayı nasip etmediği sürece başaramazsınız. Bu durumda o size kendi düşüncelerini savunur siz de ona kendi düşüncelerinizi savunmaktan başka bir şey yapamazsınız. Bir insanın düşüncelerini kafasına silah dayayarak bile değiştiremezseniz. Diyorum ya bir şeyleri anlatmak için Allah’ın o kişiye bunu nasip etmesi gerekli. Öyleyse o kişiyi de o şekilde kabul etmek ve onu düşüncelerinden dolayı kınamamak burada yapılan şey olmalı. Herkesin aynı olması düşünülemeyeceği gibi, herkesin aynı düşünmesi de beklenemez. Siz elinizden geleni yapın ama ısrar etmeyin. O farklılığı da öyle kabul edin. Nasıl kendiniz için zorlama istemeyeceğiniz gibi, karşı taraf için de aynısını düşünün. Emin olun hiçbir insana zorla bir şey anlatamazsınız. Anlatacağınız şey isterseniz dünyanın en iyi şeyi olsun bunu başaramazsınız. Zira karşı tarafın da o konuda ikna olup bunu istemesi ve dilemesi gerekli. Böyle bir durumla karşılaştığınızda her şeye rağmen olumlu kabul gösterisinde bulunmak belki de daha hayırlı olabilir. Zira insanın hatalarından er geç döneceğine inanıyorum. Yeter ki biz karşılıklı iletişimimizde iyi niyetimizi koruyalım. Ama zorlamadan, bağırmadan, kırmadan, dökmeden, yıpratmadan, yıpranmadan, üzülmeden, endişe etmeden, KINAMADAN o insanın aklını başına toplaması için dua ederek, onu sevdiğimizi kendisine göstererek ve bunu gerek sözle, gerekse de davranışla göstererek, o kişiye karşı istikrarlı bir davranış göstererek, daima dürüst olarak, ona verdiğimiz sözleri yerine getirerek, onun güvenini kazanarak..Zira siz iyi olmayı bir yaşam felsefesi olarak kabul ederseniz, iyi niyetinizi muhafaza ederseniz, ahlaklı olursanız, farklı olmanın da insana özgü olduğunu ve saygı duyulması gerektiğini anlarsanız o zaman insan olmanın da erdemlerini çok daha iyi özümsersiniz.
Çünkü farklı olmak yaşamın kendisinde olan bir şey. Tıpkı gülmek, konuşmak, görmek, üzülmek, eğlenmek, sevinmek, heyecanlanmak gibi insana özgü bir durum. Öyleyse sizden farklı düşünen insanlara saygı duymalısınız. Onları yapıcı ve olumlu yönde eleştirmelisiniz. Onların yanlış mı olduğuna inanıyorsunuz ? Siz kendi doğrunuzdan emin misiniz ? Onların yanlış düşündüklerinden emin misiniz ? Eğer bütün bunlardan eminseniz sabretmeli ve beklemelisiniz. Siz iyi niyetinizi koruyun. Sakın başkalarını değiştimek için kırıp dökmeyin. Yoksa kırılan da, dökülen de siz olursunuz. Bu da ne sizin için faydalı olur, ne de karşınızdaki insan için faydalı olur.
Phd. Dan. Selçuk Arıcı

Salı, Mayıs 17, 2011 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

BİR ÇİFT AYAKKABI


Biz evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?
Bu bir gelenekti,
gelinlik kız kulağını kapıya dayar dinlerdi..
genç kız kalbini kadere dayar beklerdi..

Kapının pervazına dokununca, sivrilmiş bir kıymık elini hafifçe çizdi. Bir kaç kandamlası birikti, karardı ama akmadı. Küçük bir “ah” dedi ve sonra yuttu bu “ah”ı.
İçeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama ya bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa? Gittikçe sıkıntı bastı.

Holde dolanıyor, biraz sonra bitecek bir mahpusluğun geçmek bilmeyen son dakikalarını yaşıyordu. Kapıların hepsi asi bir gelin gibi, gri kilitleri boyunlarına takınmıştı.
Duvardaki resim çerçeveleri bu holün dış âleme açılan tek pencereleriydi sanki. Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu.

Bir an ayakkabılara ilişti gözü. Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış, birbirinden bağımsız ama birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı… “karı-koca gibi” dedi içinden. Biri nereye giderse öteki de oraya gider; kâh biri öndedir, kâh diğeri… Biri tenden soyununca diğeri de soyunur, biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense biri hep diğerinden önce delinir. Arkadan vuranı da çoktur, destek olanı da… “ayakkabı işte” dedi bir çifti tutup düzeltirken… Ayrı duran “iki” yi “bir” ledi, uçlarını aynı yöne çevirdi.

Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi. Demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu. Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü…
Demek ki bir ucu Hz. İsa’dandı...

Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumları çarptı gözüne birden. İçinden “öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş” dedi. Evin önü asfalttı ve tüm mahalleli bu yolu kullanırdı. Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi. Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan. Oysa o çok severdi bu yolu, yalnızlığını yolun iki tarafına saça saça yürürdü. Saçtığı yalnızlıklar toprağa karışırdı, kendisi felaha. “o yolu kullanmış” dedi. Bu tohumlar benim de eteğime yapışır her seferinde. Toprağı seviyor dedi ve minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine..
Demek ki bir ucu Hz. Âdem’dendi.

Bir ara kapı aralandı ve ellerini gördü misafirin. İri ve damar damardı elleri. Okumuş diyorlardı ama elleri neden yıpranmış acaba dedi içinden. Bu bir anlık bakışa perçinlenen resim; sanki bünyesinde mücadeleyi besliyordu. “Eller bulutlar gibi hafifse dokunmamıştır demire yahut küreğe; beyazsa ve kararmamışsa, ne mürekkep izinden nasip almıştır, ne de duvar sıvasından”. Çalışan o eller sıva karmış, mala tutmuş gibiydi…
Demek ki bir ucu Hz. İbrahim’dendi.

Şimdi sesini duyuyordu gencin, ağır ağır konuşuyordu. Kelimeleri; bir kemalat torbasına elini daldırıp seçer gibi alıyor ve dudaklarına yerleştiriyordu. Sesi ahenkliydi. “Kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer, düştüğü yeri hayattan koparır. Katı ve sertçe söylenmiş her harf, diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır kenara. Serkeş bir dile değdiğine pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler…” O çok nazikti. Sesi kuşdiline çarpıp dönüyor gibiydi..
Demek ki bir ucu Hz. Süleyman’dandı.

Ne güzeldi dilinde En Sevgili..
Efendimizden bahsediyordu. Kendiyle birlikte Efendimizin aşkını da getirmişti. Yastık örtüleri daha da beyazlamış, çiçekli danteller gülümsemişti. Cama meyleden sardunya, bir yaprağını bu tarafa çevirmişti. Sehpadan düşen tespih sanki vecde gelmişti. Efendimiz diline değmişti ya sanki tüm oda aydınlanmış, eşyaların özünde kandiller yanmıştı..
Sevindi onun Efendisini sevdiğine..
Demek ki bir ucu Hz. Muhammed Mustafa’dandı. (sav)

Methini çok duymuştu gencin ama yüzünü hiç görmemişti. “Boyu posu, kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce. Tüm beşerin gözlerini bir zindana hapsedip, hadi gönül gözlerinizi açın diye bağırmalı.”

Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense. “çok komik dedi biz şimdi evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?”, gülümsedi. Ben eteklerimi kapı eşiklerine değdirerek geçerken onun bir bakışından anlayacağım acıktığını ve o aynanın karşısında tıraş olurken bir bakışımdan anlayacak sofranın hazırlandığını.

Sonra bir anda açıldı kapı, az önce zindana kilitlediği gözlerin içinden sıyrılan o iki göz esaretten kaçıp çoktan yerleşmişti gencin yüzüne.

Bir an ruhunda yağmurlar başladı, midesinde bir dağ peydahlandı sanki dizleri sağa sola kayan ayaklarına hükmedemez oldu. Kafasını çevirdi, boynunu çevirdi, kaşlarını-ağzını-burnunu çevirdi ama gözlerini bir türlü çeviremiyordu. Kapıyı açan kimdi bilmiyordu, yine o bilinmeyen kişi kapıyı kapattı, gözleri de kapının sarı tahtasına kapandı… Dakikalardır dolanıp duran ayaklar o an sabit kaldı ve içinde yükselen dağın karları ağır ağır çözülmeye başladı… Bir koku vardı içinde… Kardelenler kokar mıydı?

Güzellik;
Hafif, esen bir rüzgâr gibi ferahlatıcı,
Pürüzsüz bir denizde yansıyan ışık gibi sakin…
Ay gibi haledendi…
Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcacıktı.
İşte o an anladı gencin;
demek ki bu hali de Hz. Yusuf’tandı…
Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmadı!

Ayşegül Genç

Salı, Aralık 28, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

AŞK'IN DUASI YOK


Çöpe attığım her kelimede bir izim var. Bu tıpkı yürürken ardımda bıraktığım ayak izlerine benziyor. Bazen bir sukut, bazen koku, bazen çay bahçesinde içilen içilmesi yasak günde yasak bir çay. Sokaklarıyla, havasıyla, gecelerinin ışıltısıyla ve ışıltının verdiği derin uzletiyle, yeni alıştığım bir şehrin bezgin ve nerede olursa olsun kendini sahipsiz hisseden ruhlarıyla karşılaşıyor ve yüzleşiyorum.
Balkonda içtiğim bir kahve, karşı mahallede evinde köpek besleyen bir sürü yalnız insan arasında, ben de gittikçe yalnızlaşıyorum.
İntihar eden bir genç kızın günlüğünde yazan bir cümle geliyor aklıma son zamanlarda “yavaş yavaş öldüm ben, kimseye farkettirmeden yavaş yavaş ölmenin ve delirmenin ne demek olduğunu bilir misiniz?” Bu satırları yazarken tüylerimin ürpermesine engel olamıyorum. Yavaş yavaş ölmek ve delirmek aynı olmalı. İnsanlarda bir koşuşturma ve panik hali, bu nereye koştuğunu bilmez halleri karşısında durup düşündüğüm vakit, daha iyi anlıyorum o kızın içinde bulunduğu ruh halini.
İnsan bütün değerlerini, inandıklarını yok sayıp; hayallerini kaybettiği zaman dünyası altüst oluyor. Böyle zamanlarda hem daha cesur aynı zamanda da korkak olmayı başarabiliyorsunuz.
Olmak istediğimiz yer neresi ise, o yerin de üstünde bir yerlere tırmanmaya başlamak için bildiğimiz merdivene ihtiyaç yok aslında, bu o kadar zor olmamalı... İnsanların statü ve kariyer adını verdikleri hiyerarşiden bahsetmiyorum. Bu tırmanış düpedüz varlık mücadelesi olmalı, ihtiyacımız olan tek şey varolan inanç ve varoluş zirvelerine tırmanmaksa eğer, (ki buna “zirve” demek ne kadar mantıklı tartışılır) bütün sahip olduğumuz basamaklara gülerek tekme atmakla gerçekleşecektir. Yok etmeye evvela ayaklarımızın altından başlamak... nasıl mı? Yazmaya çalışayım...
Tekme attınız mı?
Hem de dudak bükerek ve tiye alan bir ifade ile tebessüm ederek mi?
Kalbiniz tarifsiz bir acıyla sarsıldı mı?
Bu sırada hiç vucudunuzda izmarit söndürdünüz mü?
Hem de ayna karşısında...
Aman Allah'ım oynatmanıza az kaldı, doktorları da öldürmüştük oysa.
Bir, iki, üç... tek tek kül olan merdivenlerin ve “zirvelerin” yanık kokusu burnunuzu yakıyor olmalı.
Kurtuluyorsunuz!
Yok ettikçe “ben”iniz hafifliyor olmalı?
11 yaşında bir köpeğin yalvaran bakışları karşısında ağlayabiliyor musunuz?
Salya sümük mü, hani hıçkıra hıçkıra olanından...
Tanımadığınız bir çingene kadının yaşlı, çirkef ve ter kokusuna rağmen acısı beyninizi felç etti mi?
“ya hu, acıdan beyin felç olur mu? Belki yürek yanar...” diyor musunuz?
Sorgulamaya mı başladınız herşeyi, okuduklarınızı, dinlediklerinizi ve gördüklerinizi...
O halde, Şimdi tırmanış zamanı!
Ben şimdi bu yok oluşları yaşıyorum. Herşeyi unuttum.
Herşeyi, annemin şefkatli kollarını mesela... var mıydı bilmiyorum.
Şehrimi mesela... sokaklarında çocuklar oynar, evlerin balkonlarında akşamsefaları açar mıydı, bilmiyorum...
Fahriye Teyze'mi mesela... En son ne zaman sıkıntılıydım ve ne zaman kapımı çalmıştı, bilmiyorum...
Değerlerimi...
Kimliğimi...
Beni “ben” yapan en'lerimi, nice'lerimi, nedenler'imi, niçin'lerimi, keşke'lerimi... Alıştım.
Evet, alışmanın ölüm olduğunu bile bile alıştım.
Tek alışamadığım bu şehrin gürültüsü içinde kaybettiğim sessizliğim.
Gitti gelmiyor bahar yeli, bütün kilitli kapıların anahtarı kimdeydi...
Bilen var mı?
Beynimde nefret ettiğim şeyler
Örümcek ağlarına dolanan ellerim ve resimlerim…
Yağmur damlalarına biraz tuz dökün, üç kişilik şemsiyelere sığsın yargıçlar
evet nefret ettiğim sessizlikler, ağlar ve kurşunlar
Daha önce izin verilmemiş çirkin istekler, bakın bir nefes daha tuz gerek…
hikâyelerim var
Sürüklenip gitmesi için kurgulanmış; düşüncelerim, ruhumda özgür
Bir böcek gibi insanı kronik hasta eder, çayımın dibine çöken tuzlu telveler
Hiçbir öykü yaşanmadı böyle…
Ayşe Büşre Ergeç

Perşembe, Aralık 16, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

ACELEN NE?


Konya önemli konuklar ağırlamaya hazırlanıyor. Nur Artıran, Ahmet Ümit, Gamze Cizreli, Yonca Ebuzziya. http://www.isyasamindahosgoru.net/ Nasipse ben de Pazar günü katılımcılarla bir araya geleceğim. Ardından önümüzdeki hafta da Şeb-i Aruz törenleri başlıyor. Sağ olursak yine her gün sema törenleri öncesi 19-20 arası Sultan Veled salonunda sizlerle birlikte olmayı planlıyoruz. Geçen yıllarda olduğu gibi ruh sağlığımızı güçlendirmeye yönelik, Mesnevi’den çıkarımlarla yol yöntem arayışı olan Aşkın terapi sunumlarıyla birlikte olacağız.
Konya ve İstanbul’daki gurup çalışmaları için de başvurularınızı almaya devam ediyoruz. www.rumiterapi.com veya fozdengul@gmail.com.
Kaynaklarımızı fark ediyoruz. Kendimize güvenimiz artıyor. Eskisi kadar birbirimizi yok etmeye çalışmak yerine daha normalleşiyoruz. Büyüyoruz. Her türlü. Olgunlaşma belirtileri bunlar. Kişisel veya guruplar olarak olgunlaşıyoruz. Henüz çok başındayız ancak emareleri görünüyor.
Umutlanmalıyız. Gülümsemeliyiz. Meraklanmalıyız. Çabamız artmalı. Daha çok insan ve gurup tanımalıyız. Ötekilere dair endişelerimiz, merak ve tanıma çabasına bırakmalı yerini.
Planlarımızın yerini asıl plana bıraktığını fark edebildiğimiz ve bunu sükunetle karşılayabildiğimiz zaman başlayacak dinginleşme. O zaman daha başka planları da fark edebilen ferasetli insanlar olmaya başlayacağız ve böyleleriyle tanışacağız. Daha çok yorulan öfkeliler yerine daha sükunetle yürüyen sakin insanlardan olacağız. Nefisler belki başını öne eğecek biraz ancak bir başka ışık için yer açacak. Bu onun da işine yarayacak. Daha yavaşlamış, hızını evrenin hızına yaklaştırmış insanlara ihtiyacımız var.
Acelesini durduran. Sabırlı.
Geriye doğru baktığımızda en çok işimize yarayan davranışın sabır olduğunu görüyoruz. O yüzden insan yaşlandıkça daha da yavaşlıyor. Başlangıçtan sona doğru fiziksel olarak yaşadıklarımız bize örnek aslında, nasıl olmamız gerektiği ile ilgili. Yaşlılara bakalım. Neyi önemserler? Ne yerler? Nasıl yürürler? Ne konuşurlar? Tepkileri. Uykuları. Düşünceleri. Duygulanımları. Zaten fiziksel olarak düştükleri için böyleler. Bizim fiziksel olarak düşmeden önce ulaşmamız gerekenler bunlar aslında.
Daha yavaş. Daha az konuşarak. Daha çok dinleyerek. Daha az endişelenerek. Daha gürültüsüz. Daha sessiz. Daha sabırlı insanlar arttığı zaman etrafımızda daha güçlü ve müreffeh bir ülke olacağız.
O zaman çocuklarımıza, öğrencilerimize, sorumluluğumuz altındaki insanlara sabrı ve sükuneti öğretme hedefimiz olsun. Lafla mı? Hayır. Davranışlarımızla.
Sebebi ne olursa olsun gürültücü insanları ikaz edelim ve sonrasında da kınayalım. Sebepleri ve bahaneleri mutlaka vardır. Bize ne.
Sebebi ne olursa olsun çok konuşanları, acelecileri, dinlemeyenleri ikaz edelim. Sonrasında da kınayalım. Sebepleri ve bahaneleri mutlaka vardır. Bize ne.
Sebebi ne olursa olsun öğrenmeyen, öğretmeyen veya bu ikisini sevmeyenleri ikaz edelim. Sebepleri ve bahaneleri bir kenara bırakarak yavaşlayalım biraz.
Zaten gideceğimiz mesafe belli.
Acelemiz ne?

Dr Faik Özdengül

Salı, Kasım 30, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

BABA, ANNEME İYİ BAK OLUR MU?

Baba,
Anneme iyi bak olur mu?

Benden sana evlat vasiyetidir
Baba, anneme iyi bak! ...

Akşam en heyecanıyla televizyon izlerken,
Sen anneme bak.
Yaşanmışlıklarını göreceksin çocuksu bakışlarında;
Yaşattıklarını, yaşatamadıklarını,
Sana adanmış koskocaman bir ömrü göreceksin bakışlarında

Akşamları geç geldiğinde
Yiyemediği lokmaları göreceksin,
Boğazına dizilen...

Sen kızmayasın diye,
Uyurken komşulara gidişlerini,
Bizim ağzımızı kapatmalarını,
Yüreğinin ağzına geldiği zamanları göreceksin.

Baba, anneme iyi bak!...
-‘'Hanım ben gidiyorum ‘' dediğinde,
Sen merdivenleri inene kadar
Ardından bakan insana bir kez durup,
Merdivenin 5. ci basamağında,
Sen bak!

Gözlerinde sen daha gitmeden
Seni özleyen bir kadın göreceksin.

Sokakta gördüğün arkadaşının sıktığın eli gibi bir kez olsun sarıl ona.
Sıkıca!
Sevgiyle!

Saatlerini harcadığın kahve sandalyesinde,
Yudumlarken bardağından çayını;
Hiç birinin tadının
Annemin çayının tadına benzemediğini fark ederek;
Evde, senin için yemek yapmanın telaşında olan
O kadını düşün.

Koyarak üç beş kuruş
Yarım bıraktığın bardağın yanına, En hızlı adımlarınla koş baba.

Seni terk eden annen gibi,
Ardından bıçaklayan dostların gibi,
Senin kıymetini bilmeyen evlatların gibi değil...

Ne zaman düşsen,
Canın acımasın diye düştüğün yere çimen olan,
Her bayramda senin elini
‘'evimin direği ‘' diyerek öpen o kadına iyi bak baba...

Ne kadar usulca çıksan da merdivenleri
Senin geldiğini daha ilk basamakta anlayan kadına,
Yüzün asıksa, Mutfağında sessizce ağlayan
Ama sana soğanın ne kadar acı olduğunu söyleyen kadına,

Sen hastaneye yattığında;
Ağlarken uyuyan, uyanınca ağlayan;
‘'bu ev çok büyük geldi bana ‘' diyen
Anama iyi bak baba.

Sarıl bu anneler gününde boynuna.
Tut ellerinden, öpüver.
Ve deki ona;
‘'Siyah saçlarımın terk ettiği yıllarımdan geriye,
Bir sen kaldın ve ben
Bir tek sana kaldım.!''

Anama iyi bak baba
Onun gözlerinde sana adanmış
Koskocaman bir ömür göreceksin !!!!

Ersin Hoşgenç

Cuma, Kasım 26, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SUÇLULUKLAR


“Suçluluk duygusuyla baş edemiyorum.
Başkalarının yüzüme baktığı her an zihnimi okuduklarını düşünüyorum. Bunu hissediyorum. Utanıyorum. Yüzümü kapatıyorum. Elim yüzüme gidiyor. Kalbim çarpıyor. Dizlerim titriyor. Geriye dönüyorum hep. Suçlarımın oldukları yere. Çoğu zaman unutuyorum da aslında yerini ve zamanını ama yine de bir his var. Beni bırakmayan. Sen suçlusun diyen. Adım attırmayan. Göğsümü gere gere buradayım dedirtmeyen. Hep saklanmak gizlenmek zorundaymışım gibi. Kimseyle olduğum gibi oldurmayan bir şey. Maske takmak zorunda bırakan. Ezelden suçlu yapan bir şey bu. Hep utandıran.
Yüzüme bakıp suratıma tükürecek gibi insanlar. Böyle hissediyorum. Kendi aralarında konuşurken benden söz edip alay ediyorlar, iğreniyorlar. Yeniye ve güzele hakkım yokmuş gibi.
Kurban. Evet bir kurbanım ben. Başkaları mutlu olsun diye kanı akıtılan bir kurban. Ben de varım ben de istiyorum diyemeyen.
İki tane dünya var. Aralarında da buzlu bir cam. Yaklaşınca iki tarafı da görüyorsun. Ancak sadece birine aitsin gibi. Buzdan cam buzdan bir kalp gibi. Başkaları için atan. Diğerleri için çarpan. Kendine dokunup kendini ısıtamayan kanı pompalayan bir kalp. Başkalarına ihtiyaç duydukları zaman verilmek üzere saklanan kanla dolu bir kalp. Kendini beslemeyen. Sadece kendini ayakta tutacak kadar dolaşan damarlarda.
Buzdan cama yaklaşırsan eğer büyük bir uğultu başlar. Karşıya geçebileceğinden endişe eden bir ordu oluşturdun nerdeyse arkanda. Eğer gidersen diye endişe eden. Gidersen diye boyunlarını büken. Ya sen kurban ol ya da hepimizi edeceksin diyen. Suçlayan. Neleri eksik yaptığını bağıran sürekli. Hem suçlayan hem bırakmayan. Ve gücünü tüketen. Korkutan. Boğan. Sürekli yaralayan.
Bir gün diğer tarafa geçeceğini hayal ederek yaşarsın. Umut edersin. Oradan bir el uzansın da çeksin istersin. Mucize beklersin. Çabalarsın bazen. Ancak o kadar güçlüdür ki suçluluk duygusu onlar bıraksa o duygu bırakmaz. Kurbansın sen der. Şikayet edersin. Sonra da başını bildiğin ve öğrendin gibi eğer ve beklersin ki kanın aksın. Kanından beslensinler.
Baş edemiyorum bu suçluluk duygusuyla.”
Çok da uzun olmayan ama ileri hareket ettirmeyen zincirler gibi.
Evet tıpkı öyleler.
Sanki her yerinden bağlanmışsın gibi.
Gibi?
Gibi evet. Bu sanki sadece senin suçun değil de tüm insanlık için kurban olmak gibi. Kurban olması gereken kutsallar olması gibi. Bunu çok önceden öğrendik gibi.
Ağlamakla bile çözülmüyor. Öyle güçlüler ki.
İlk suçluyu biliyor musun?
İlk suçlu?
İlk suçlu.
Babamız. Atamız. Adem.
Biliyorum evet.
İlk suçlu bağışlanmıştır. Bunu da bilirsin aslında. İlk suçlu Adem, suçunu bilmiş, itiraf etmiş, bağışlanma dilemiş ve bağışlanmıştır. O bağışlansa da belki de onun suçunun bulaşıkları hepimizi aynı yolu bir kez daha yürüyüp geçelim diye, onun yolunu öğrenelim ve benimseyelim diye dokunup duruyor yüzlerimize. Yakamızı bırakmıyor bir türlü. Kim bilir?
Onu bağışlayan bizi neden bağışlamasın? Bizi de bağışlar elbet.
Hem Adem hem Bağışlayan bize bir şey öğretmiyor mu?
?
Suç, hata normal. İnsansı. Kaçınılması gereken ama tutulup kalınan. Bir yerlerden yakalayan. Israr edilmemesi lazım gelen ama durdurulamayan. İçimizdeki savaş bu. Dışımıza yansıyan.
Madem bu bir his. Mademki çoğu zaman nedeni de hatırlanmayan. Var olmuş ya da olmamış ne fark eder? Varsa da yoksa da bağışlanma gerektirir. Temizlendiğin hissiyle değişmeli.
Yolu da belli. İtiraf edip bağışlayana özür dilemek sonra. Ve afiyet dilemek ondan. Gözyaşıyla duaya durmak. Niyazdan geri kalmadan. Eksik olan neyse istemek. Çabaysa çaba. Cesaretse cesaret. Her ne gerekiyorsa. Sabırla. Bıkmadan. Vazgeçmeden. Umudu asla elden bırakmadan.
Tıpkı Hz Pir gibi:
Ey akılları ihsan eden sevgili, feryada yetiş. Sen bir şey dilemezsen hiç kimse dilemez.
İstek de sendendir, ihsan da. Biz kimiz ki? Evvel de sensin, son da. Hem sen söyle, hem sen dinle, hem sen ol. Biz bunca malımız mülkümüzle yine hiçbir şey değiliz. Ey sevgili, bize tekliflerde bulundun, lütfet de secdeye rağbetimizi arttır; bize cebir tembelliğini gönderip şevkimizi söndürme. Ey hikmetine hayran olduğum sevgili, mademki niyaz etmemizi emrettin, bu emrettiğin niyazlarımızı da sen kabul et.
Bağışlanma, temizlenme duygusuyla değiştir suçluluklarımızı. Ki gülsün yüzlerimiz.
Dr Faik Özdengül

Perşembe, Kasım 11, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR 7


Vakit yine gece yarısı…
Masada kağıt ve kalem,
karşımda ışık ve gölge,
Uzaklarda sessiz karanlık,
gökte yalnızca yıldızlar
ve alabildiğine uzanan Samanyolu…
Penceremi açıyorum,
Senin sevdiğin yağmurun sesi saçlarımı,
ıslak toprak kokusu bedenimi okşuyor,
İncecik damlalarla birlikte,
bembeyaz ellerinin yerine.
Başımı gökyüzüne çeviriyor
ve yıldızlara bakıyorum hissediyorum seni.
Şu an sende pencereni açsan,
Benim seyrettiğim yıldızları
ve Samanyolu’nu göreceksin.
Ben ve sen aynı anda,
ayrı ayrı yerlerde,
aynı şeyleri görebiliyorsak,
İki ayrı bedende tutsak kalplerimiz
aynı sevgiyle atıp
aynı hasreti paylaşmazlar mı?
Saat gece yarısını vurduğunda mesela
Dışarı çık, kuzeye dön,
sağ omzunun üzerine doğru yönelt bakışlarını..
Ve parıl parıl yanan kutup yıldızını bul.
Ben her gün o saatlerde
o yıldıza bakıp seninle konuşuyorum.
Sen de bana seslen mesela,
deki
‘seni seviyorum’.
02.12.1996

Cuma, Ekim 15, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

VERANDASINDAYIM AŞKIN

Verandasındayım aşkın, girebilsem içeri alacağım gül kokunu.
Yemenli Uveys gibi, bâbında geda olmak, sonra eli boş dönmek mi var? Hırkana talip olup, visaline hasret çekmek gibi, ana hakkına râcih olmak, vuslatının yerine. Maveradan beklediğim seni taşıyan gül soluklu burağın gelmesi geciktikçe, çöller dolusu zerrelerin aktığı kum saatinin sinesinde, kalp atışlarımı elemekteyim. Ve sen; aşkın zümrüt tepelerinde billûr bakışlarınla kurulurken, ben; dörtnala yılkıların yelesinde, anı geleceğe tebdil eden zamanın kuytularında ve verandasında aşkın seni tahayyüldeyim. Zaman dürülmede avuçlarında. Bembeyaz zambaklar açar vadinde. Benim muhayyel ülkemin muhayyel hancısı, kabul etsen bir kere; kademinin altında zerre olsam, babında kıtmirin ya da bir ağaç kütüğü bedenini yasladığın.
Uyandırmasın âlem-i menâmdan beni hiç kimse, öylece kalayım seninle, kâh rüzgârın söylediği visal şarkısını, kâh ayrılığın hicran bestesini dinleyeyim.

Verandasındayım aşkın, girebilsem içeri göreceğim nur yüzünü.
Hz. Vahşi gibi cinayetler işleyip, huzurdan kovulmak mı var? Firakın matemini giyinip, tövbelerle gizlenmek örtüler ardında ve cemaline hasret kalmak, pâkini sakınmak günahkâr çeşmimden. Ben böyle canhıraş uğraşırken, elif duruşunla ve gül misal tebessümünle sen çıka gelsen tenteler ardından. Önünde Kusva gelse salına salına. Çökse yüreğimin hüzünlü kovuklarına, peşin sıra dizili hüthütler ve güvercinlerle beraber. Zaman bir güvercin gerdanlığı senin boynunda, ay gümüş bir sini koynunda, güneş saçtığın nurdan ilham almada. Sen bahtiyar mısın bilmem, ben yüreğimde katar katar gamla birlikte gam yükü kervanının en öndeki yolcusu, utangaç bir yüzle, şefaat dilemekteyim.

Verandasındayım aşkın, girebilsem içeri duyacağım yâr sözünü.
Kab Bin Malik gibi, gelememek ardından, sen zorluk ordusuyla giderken. Sonra affa duçar olmak. Turkuaz renkli rahmet bahrin kaplarken kâinatı, ben sığ koylarında gelgitler yaşamaktayım. Minarelerin kandilleri muştu olurken yüreklere, maveradan kokun gelir esen yellerle, seherlerde. Kalbimde ma’kes bulan beliyyelerin katran karası rengi, gecenin derinliklerine aksetmede. Müstağfir bir bedenle idbar edip ikbale, kesretin zorlu yokuşlarını geride bırakarak, vahdetin hoş ikliminde neşvü nema bulabilmek için yed-i beyzayım kutsal saatlerde… Bu demde, yine bir muhayyel iklime yolculuğum başlamada. Senin muhayyel gülşenine vasıl olmaktan başka bir niyet arama bu yolculukta n’olur…

Verandasındayım aşkın, çalacağım kapını elbet, bekle beni elif duruşunla. Bir gün vav’ın teslimiyetiyle kademinin eşiğinde bulursan günahkâr bedenimi, şaşırma. Çünkü ben; bir iftar zamanı, kurumuş dudakların suyu beklediği gibi beklerken, beraatım okunacak senin niyazınla ve bir katrenin özünde geleceğim sana kucağımda ummanlarla. Visalin ne olduğunu anlatacağım bir bir… Asırların hasretini anlatarak soracağım sana ümmetinden miyim diye. Sancağının gölgesinde yer gösterip bana ‘gel’ diyecek misin, aşkın verandasından cennetine çekecek misin beni de.

Verandasındayım aşkın, soluğun gedavet rüzgârı olmuş, nihavent bir makamda huzura dalmışım, uyandırmayın düşümden, bozmayın muhayyilemi, öylece haşrolayım…

Şener İşleyen
22/09/2010 Konya

Cuma, Eylül 24, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

KAB BİN MALİK

"ZORLUK ORDUSU", ÇOKTAN AŞIP GİTTİ ÇÖL YOLUNU
Ka'b bin Malik, ağırlıklı olarak, Tebük seferiyle birlikte anılan, bu savaştaki konumuyla ilgili olarak gündeme gelen bir sahabidir. Onun portresindeki ibretlik durumları anlamamız için bu sefere değinmek ve çıkarımlarımızı bu eksende yapmamız gerekmektedir. İhmal, gevşeklik, dışlanma, boykot, pişmanlık, azap, sabır, yakarma ve bağışlanma gibi kavram ve olguları çağrıştıran bir portredir bu.
Tebük Seferi'nin İslam tarihinde ayrı bir yeri, önemi vardır kuşkusuz.
Şam'da toplanan kırk bin kişilik Bizans ordusuna karşı, hicretin dokuzuncu yılında Hz. Peygamber tarafından düzenlenen en son ve en güçlü askerî hareket olma özelliği taşıyan bu sefere Kur'an ayetleriyle de işaret edilmiş ve İslam toplumundaki kimi sonuçları üzerinde durulmuştur.

Bu seferin arka planıyla ilgili olarak çeşitli kaynaklarda aktarılan bilgiler şu şekilde özetlenebilir: Hz. Muhammed'in öldüğünü, müslümanların da kıtlık ve yokluk içinde perişan olduklarını iddia eden Suriyeli hıristiyanlar Bizans imparatoru Heraklius'a bir mektup yazmış ve üzerlerine gidilirse müslümanların hezimete uğratılacağını bildirmişlerdir. Heraklius, silahlandırdığı kırk bin kişilik bir orduyu Kubad'ın komutasında yola çıkarmıştır. Allah'ın elçisi durumdan haberdar olmuş; Gassan, Cüzam, Lahm ve Âmile kabilelerinin de Rumlarla birlikte hareket edecekleri bilgisine ulaşmıştır. Bunun üzerine Medine'de "genel seferberlik" ilan edilmiştir. Diğer gazvelerde seferin nereye düzenleneceği gizli tutulurken bu kez hedef açıkça belirtilmiştir. Zira gidilecek yer uzaktır. Müthiş bir sıcak ve kuraklık vardır. Düşman güçlüdür. Mekke'den ve diğer Arap kabilelerden asker toplamaları için ulaklar görevlendirilmiştir.
Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman unsurları birlikte düşünüldüğü için bu sefere "zorlu bir sefer" denmiştir. Seferin rastladığı zamana Kur'an-ı Kerim'de "saatü'l usre / güçlük zamanı" denmiş, bu sefere de Kur'an dilinden alınarak "gazvetü'l usre / zorluk gazâsı" adı verilmiştir. Sefere katılan ordu da "zorluk ordusu" olarak anılmıştır.
Hz. Peygamber savaş için hazırlık yapılmasını emrettiği zaman mevsimin olumsuzlukları, hasat zamanı oluşu ve insanların yazın sıcağında ağaç gölgesinde oturmayı sevmeleri yüzünden, böyle sıkıntılı bir yolculuğa çıkma noktasında bir isteksizlik göze çarpmıştır. Tevbe suresindeki şu ayetlerin, bazı müslümanların işi ağırdan almaları üzerine Allah Teala tarafından bir uyarı olarak indiği kabul edilmektedir:
"Ey iman edenler! Size ne oldu ki, Allah yolunda cihada çıkın dendiği zaman yerinizde ağırlaşıp kaldınız. Yoksa ahireti bırakıp sadece dünya hayatına razı mı oldunuz? Halbuki dünya hayatının yararı ahirettekine göre pek az ve değersizdir. Eğer kuşanıp savaşa çıkmazsanız, O sizi pek acı bir azapla azaplandıracak ve yerinize başka bir topluluğu getirecektir. Siz O'na hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah, her şeye güç yetirendir." (9 / Tevbe: 38 – 39)
Devamındaki ayetlerde, İslam toplumunun topluca cihada çağrıldığı görülmektedir: "Güçlünüz zayıfınız hep birlikte savaşa koşun. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihad edin. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır." (9 / Tevbe: 41)
Bu uyarılar ve Medine'deki kolektif çabalar etkili olmuş ve birçok müslüman İslam ordusunun hazırlanması için malını mülkünü bağışlamış, etkileyici fedakârlık örneklikleri görünürlük kazanmıştır.
Durumu iyi olmayanlar bile küçük de olsa bir katkıda bulunabilmek için çırpınmışlardır. Kaynaklarda bu konuyla ilgili olarak aktarılan ayrıntılar, hem sefere verilen önemi göstermekte hem de imrenilecek bir iç dayanışmanın ve müslüman imecesinin güzel tezahürlerini yansıtmaktadır. Hz. Peygamber "Kim bugün bir sadaka verirse sadakası kıyamet günü Allah katında onun lehine şahitlikte bulunacaktır." buyurunca, bir adam başına sardığı sarığı vermiş, üstü başı dökülen bir yoksul da çok güzel bir deveyi bağışlayıp gitmiştir. Ebû Ukayl adlı bir müslüman, iki ölçek hurma karşılığında sabaha kadar su çekmiş, bir ölçeğini ev ihtiyacı için ayırmış, bir ölçeğini de orduya bağışlamıştır. Başka bir yoksul Ulbe b. Zeyd ise malı, mülkü, biniti olmadığı için cihada hiçbir katkısı olamayışından ötürü çok üzülmüş ve kendini helâk edecek bir duruma gelmiştir. Gece namazından sonra Allah'a niyazda bulunmuş, imkânlarının olmayışından yakınmıştır. Ertesi gün sıkılarak, alay edilmeyi göze alarak çok az bir meta ile Hz. Peygamber'e gelmiş, bu da sadakalara eklenmiştir. Hz. Peygamber az bir sadaka veren bu yoksulu yanına çağırmış ve onun için dua etmiştir.
Kadınlar da ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmamışlardır. Ümmü Sinan el-Eslemiyye'nin ağzından şunlar aktarılmaktadır: "Hz. Âişe'nin evinde Rasulullah'ın önüne serilmiş bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, bazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarını bağlayacak birtakım kayışlarla kadınlar tarafından gönderilen ve savaşta işe yarayabileceği umulan başka eşyalar bulunuyordu."
Bütün bunlar yapılırken münafıklar da boş durmamış, her zaman yaptıkları gibi bozgunculuğa devam etmişlerdir. Münafıkların başı olarak kabul edilen Abdullah b. Ubey b. Selül "Muhammed, Rum devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ashabıyla birlikte yakalanıp esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum." diyerek halka korku ve ümitsizlik vermeye çalışmıştır. Özür beyan ederek savaşa katılmayacaklarını söyleyen münafıkların bu ve benzeri tutumlarına işaret eden ayetler, kınayıcı ve sert bir anlatıma sahiptir:
"Allah'ın elçisine muhalif olarak savaştan geri kalanlar oturup kalmalarına sevindiler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmeyi çirkin görerek 'Bu sıcakta savaşa çıkmayın!' dediler. De ki: 'Cehennem ateşinin sıcaklığı daha şiddetlidir.' Keşke bilselerdi." (9 / Tevbe: 81)
İhtiyaçlarını kendi olanaklarıyla gideremeyen mücahidler varlıklı sahabilerin yardımıyla techiz edilmiş; fakat sayı çok fazla olduğu için bu konuda sıkıntı çekilmiştir. İslâm tarihinde "ağlayanlar" diye anılan yedi kişi Rasulullah'a gelerek, bu gazveye katılmak istediklerini, fakat binit ve yiyeceklerinin bulunmadığını bildirmişlerdir. Hz. Peygamber'in kendilerine binit kalmadığını söylemesi üzerine bu yedi kahraman ağlayarak geri dönmüşlerdir. Çeşitli kaynaklarda onların kim oldukları da belirtilmektedir. Onların bu hali Kur'an-ı Kerim'de de şöyle haber verilmektedir:
"Cihada çıkabilmek amacıyla binek vermen için sana her gelişlerinde 'Size verecek bir binit bulamıyorum.' dediğin ve infak edecek bir şey bulamayıp üzüntülerinden dolayı gözlerinden yaşlar boşana boşana geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur." (9 / Tevbe: 92)
Hz. Peygamber, Tebük gazasına Medine'den hicretin 9. yılı Recep ayında perşembe günü çıkmıştı. Bu, Rasulullah'ın sonuncu gazası oldu.
Mümin oldukları halde ihmalleri yüzünden sefere katılamayanlar da olmuştur. Bunlar Mirâre b. Rabi, Hilâl b. Ümeyye ve Ka'b b. Malik idi.

KA'B ANLATIYOR
Hiçbir gazada Rasulullah'tan geri kalmamıştım. Yalnız Bedir gazasından geri kaldım. Ama bu gazadan geri kalanların hiçbirini, Allah da Rasulü de yermemişti. Bu, Bedir gazasında Rasulullah'ın, Kureyş'in kervanını talep ederek hareket etmesindendi. Fakat Allah, aralarında önceden bir yer ve zaman tayini olmamışken onunla düşmanını bir araya getirdi.
Rasulullah ile birlikte Akabe'de bulundum ve İslâm üzere sözleştiğimiz anı müşahede ettim. İnsanlar arasında Bedir'den daha çok söz edilmesine rağmen, Bedir'de bulunma beni Akabe'de bulunmaktan fazla sevindirmez.
Tebük gazasının yapılacağından haberdar oluşuma ve o güne kadar elde edemediğim güç ve imkâna sahip olmama rağmen Rasulullah'la sefere çıkmamıştım. Vallahi, o zamana kadar bir araya getiremediğim iki binit devesine sahip idim.
Rasulullah bu gazaya kadar, bir yere gaza yapacağı zaman hedefini gizlerdi. Ancak bu sefer, aşırı sıcak bir havada gazaya çıkacaktı. Uzun bir sefere, büyük bir düşmana yönelecekti. İşte bu yüzden halka durumu açıklamıştı. Gerekli olan hazırlığın yapılması emrini insanlara ulaştırmıştı. Bu nedenle Rasulullah'a sefer için tabi olanlar pek çoktu. Onları kapsamlı bir kitap bile bir araya getiremez.
Pek az kişi, gazaya çıkmama hususunda Allah'tan bir vahiy gelmediği sürece kendisini Rasulullah'tan gizleyebileceğini sanıyordu. Rasulullah, meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerden hoşlanıldığı ve insanların bunlara yöneldiği bir zamanda bu gazaya çıktı. Rasulullah ve beraberindeki müslümanlar kuşanıp hazırlandılar. Sabahleyin onlarla birlikte hazırlanmak üzere kalkıyor fakat akşama hiçbir şey yapmadan geri dönüyordum. Kendi kendime; istediğim zaman buna güç yetirebilirim, diyordum. Bu hal, bende insanların ciddi ciddi kollarını sıvadıkları vakte değin sürdü. Rasulullah ve beraberindeki müslümanlar yola çıktıkları halde, ben henüz hiçbir hazırlık yapmamıştım. Ve ondan sonra bir veya iki gün içinde hazırlanır, sonra da onlara katılırım, dedim. Onlar ayrıldıktan sonra hemen ertesi sabah hazırlanmaya giriştim; ama yine hiçbir şey yapmadan eve geri döndüm. Yine ertesi gün oldu ve ben yine hiçbir şey yapmadan eve geri döndüm. Bu hal bende, onların hazırlanıp uzaklaşmalarına ve gazayı kaçırmama dek sürdü. Yola çıkıp onlara yetişmeye gayret ettim. Keşke bunu yapsaydım! Bunu da yapmadım.
Rasulullah'ın çıkışından sonra halkın arasına girmek üzere sokaklara çıktım ve dolaştım. Yalnız, nifak üzere olduğu için yerilen bir adamdan ve zayıf olup Allah'ın özürlü kıldığı bir kişiden başka kimseleri göremeyişim beni üzdü.
Rasulullah, Tebük'e varana kadar benden söz etmemiş. Tebük'te etrafındakilerle oturmuşken "Ka'b bin Malik ne yaptı?" diye sormuş. Selime oğullarından biri "Ya Rasulullah! Onu, hurmalığı ve kendisine olan güveni alıkoydu." demiş. Muaz bin Cebel "Ne çirkin konuştun! Vallahi, ey Allah'ın Rasulü, hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz." demiş. Bunun üzerine Rasulullah susmuş.
Rasulullah'ın Tebük seferinden dönüş haberi bana ulaşınca beni bir üzüntü tuttu. Ardından yalan bahane bulmak için düşünmeye, yarın Rasulullah'ın bana olan hoşnutsuzluğundan nasıl kurtulurum, demeye başladım. Aile fertlerimden görüş sahiplerinin hepsinden yardım istedim. Rasulullah'ın gelmek üzere olduğu söylenince, benden bu kötü düşünce gitti. Ondan sadece doğruluk ile kurtulacağımı kavradım. Doğruyu söylemek üzere toparlandım.
Rasulullah sabahleyin Medine'ye geldi. Seferden döndüğünde mescide girer, iki rekat namaz kılar, sonra halkın arasına otururdu. Yine böyle yaptıktan sonra, geride kalanlar gelip yeminler ederek özür dilemeye başladılar. Bunlar seksen küsur kişi idi. Rasulullah da söylediklerini ve yeminlerini kabul edip onlar için bağışlanma diliyor ve gizli hallerini Allah'a havale ediyordu. Nihayet ben de gelip kendisine selam verdim. Kızmış adamın gülümseyişi ile gülümseyerek "Gel!" dedi. Hızlanarak gidip huzurunda oturdum. Bana "Neden geride kaldın? Kendine deve almamış mıydın?" diye sordu. Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasulü! Vallahi eğer ben, senden başka dünya ehlinden herhangi biriyle otursaydım, bir özürle onun memnuniyetsizliğinden kurtulur ve ona bir delil de getirirdim. Evet, Allah'a yemin olsun ki eğer bugün sana yalan söz söylesem benden memnun kalacaksın; fakat hemen ardından Allah seni bana karşı gazaba getirecektir. Şayet ben içinde bulunduğum hal üzere doğruyu söylersem, Allah'tan sonumun hayır olacağını diliyorum. Hayır, vallahi hiçbir mazeretim yok. Vallahi senden geride kaldığım vakit, hiçbir zaman bu denli güçlü ve imkân sahibi olmamıştım."
Rasulullah, "İşte bunu doğru söyledin. Kalk, Allah'ın hakkında hüküm vereceği anı bekle." dedi. Ben de kalktım. Selime oğullarından birkaç adam da benimle beraber davrandılar. Ardıma düşüp şöyle dediler: "Vallahi senden hiçbir şey anlamadık. Bundan önce hiç günah işledin mi? Geride kalanların Rasulullah'tan özür dileyişleri gibi özür dilemekten âciz kaldın. Rasulullah'ın günahın için istiğfar etmesi sana yeterliydi." O kadar söylendiler ki Rasulullah'a dönüp yalan söylemeyi bile istedim. Sonra onlara: "Benden başka kimse bu durumla karşılaştı mı?" diye sordum. "Evet, iki kişi daha senin dediğini söyledi. Onlara da sana söylenilenlere benzer şeyler söylendi." dediler. "Onlar kim?" dedim. "Amr bin Avf oğullarından Mirara bin Rabi el-Amri ve Hilal bin Ebi Ümeyye el-Vakıfi." dediler.
Ardından Rasulullah, seferden geri kalanlar arasından bu üç kişiyle konuşmaktan halkı nehyetti. Halk bizden uzak durmaya başladı. Bizden yüz çevirdiler. Öyle ki bana yeryüzü dar gelmeye ve içim sıkılmaya başladı. Bu yerler artık bildiğim yerler değildi.
Bunun üzerine elli gece bekledik. İki arkadaşım evlerinde oturup kaldılar. Ama ben onların en genci ve en dinç olanı idim. Çıkıyor, namazları müslümanlarla birlikte kılıyor, sokakları dolaşıyordum. Ne var ki kimse benimle konuşmuyordu. Rasulullah'a geliyor, namazdan sonra halk arasında oturmuşken onu selamlıyor, kendi kendime: "Acaba selamımı iade etmek için dudaklarını kıpırdattı mı kıpırdatmadı mı?" diyor, sonra ona yakın yerde namazımı kılıyor ve gizlice ona bakıyordum. Ben namazda iken bana bakıyor ve ona yöneldiğimi görünce hemen benden yüz çeviriyordu. Bu durum, müslümanların ezalarıyla birlikte uzun süre devam etti. Dayanamayıp amcam oğlu olan Ebu Katade'nin duvarına tırmandım. O, insanlar arasında en çok sevdiğim kişiydi. Ona selam verdim. Fakat vallahi selamıma cevap vermedi. Ona "Ebu Katade, Allah adına yeminle söyle. Allah ve Rasulünü sevdiğimi biliyorsun." dedim. O sustu. Sözümü tekrarladım, ona yemin ettirdim. Bunun üzerine şöyle dedi: "Allah ve Rasulü daha iyi bilir." İki gözümden yaşlar boşandı. Sıçrayıp duvarı aştım. Sonra çarşıya doğru gittim. Çarşıya doğru yürüdüğüm sırada baktım; Suriye Nebatilerinden Medine'ye satmak üzere buğday getirmiş olan bir adam beni soruyor ve "Ka'b bin Malik'i bana gösterecek kimse yok mu?" diyor. Halk ona beni işaret etmeye başladı. Sonunda bana gelerek Gassan melikinden bir mektup verdi. Melik bir ipek parçasına mektup yazmıştı. Girişten sonra şöyle diyordu: "Bize arkadaşının sana eziyet ettiğinin haberi ulaştı. Allah seni sıkıntı ve eziyet çekmen için yaratmadı. Bize gel, seni gözetiriz." Bunu okuduğumda "Bu da bir başka bela. Uğradığım bu bela yetmiyormuşçasına bir müşrik bana ilgi gösteriyor." dedim ve mektubu tandıra atıp yaktım.
Bu hal üzere elli gecenin henüz kırkı geçmişken Allah Rasulünün elçisi gelerek: "Rasulullah, hanımından uzak durmanı emrediyor." dedi. "Onunla boşanalım mı yoksa?" diye sordum. "Hayır, uzak dur, ona yaklaşma!" dedi. İki arkadaşıma da aynı şekilde elçi gönderdi. Hanımıma: "Ailene git, Allah'ın bu konuda hükmünü vereceği vakte kadar orda kal." dedim. Benim gibi cezalandırılan Hilal bin Ümeyye'nin hanımı Rasulullah'a vararak: "Ya Rasulullah, Hilal bin Ümeyye yaşlı, zayıf, hizmetçisiz biridir. Ona yardım etmekten beni men mi ediyorsun?" diye sormuş. O: "Hayır, fakat sana yaklaşmasın." dedi. Kadın "Vallahi ya Rasulullah ondan, benden yana hiçbir hareket kalmamıştır. O günden bugüne hep ağlıyor. Gözlerini kaybetmesinden korkuyorum." demiş.
Ailemden bazıları bana "Keşke sen de hanımın için Rasulullah'tan izin alsaydın. Bak Hilal bin Ümeyye hanımının kendisine bakması için izin aldı." dediler. Onlara "Vallahi ben bu hususta ondan izin istemem. Ben genç bir adamken hanımım için ondan izin istersem Rasulullah bunun için bana ne der?" diye cevap verdim.
Bundan sonra on gece daha bekledik. Rasulullah'ın müslümanları bizimle konuşmaktan men edişinden sonra elli gece geçti. Sonra evlerimizden birinin üstünde sabah namazını Allah'ın dilediği gibi kıldım. Genişliğine rağmen yer bize dar geldi. Nefesim daraldı. Dağda bir vadide bir çadır kurmuştum. Vadinin üzerinde bağıran kişinin sesini duyduğumda, ben buradaydım. En yüksek sedasıyla şöyle diyordu: "Ka'b bin Malik! Müjde!.." Hemen secdeye kapaklandım. Kurtuluşun geldiğini anladım.
Rasulullah, o gün sabah namazını kıldıktan sonra halka Allah'ın bizi bağışladığını bildirmiş. Bunun ardından insanlar, hemen bizi müjdelemeye koşmuşlar. Müjdecim bana geldiğinde üzerimdeki iki parça elbisemi soyunup ona giydirdim. Vallahi o gün, iki parça elbise emanet alıp giyerek aşk ile Rasulullah'a koştum. Ben mescide girene değin halk, beni affedilişim ile müjdeleyerek karşılıyor ve "Allah'ın seni bağışlaması sana mübarek olsun!" diyorlardı. Rasulullah, oturuyordu. Talha bin Ubeydullah kalktı ve beni kutladı. Selam verdim. Rasulullah'ın yüzü sevinçten parlayarak: "Seni, ananın doğurduğu günden bu yana en hayırlı bir günle müjdeliyorum." dedi. Yüzü ay parçası gibiydi. Ona dönüp konuştum: "Ey Allah'ın Rasulü! Tövbemin Allah tarafından kabulünden dolayı bütün malımı Allah ve Rasulü yoluna sadaka olarak vermek istiyorum."

PEYGAMBER ŞAİRİ
Ka'b bin Malik, ailesinin tek oğlu olup hâli vakti yerinde bir insandı. Genç yaşından itibaren, Arabistan'ın ileri gelen şairlerinden biri olarak kabul edilmişti. İslâmiyet'in Medine'de hızla yayılmasından sonra yapılan ikinci Akabe biatına katılmış ve orada müslüman olmuştu. Bunu kendisi şöyle anlatmaktadır:
"Kavmimizden müşrik olan bazı kimselerle beraber, Kâbe'yi ziyaret için Medine'den yola çıktık. Büyüğümüz ve yöneticimiz olan Berâ bin Ma'rûr da yanımızda idi. Mekke'ye gelince Berâ, bana dedi ki:
- Bizi Rasulullah'a götür.
Birlikte Rasulullah'ı arayıp sormaya başladık. Ebtâh denilen yerde Mekkeli bir adama onu sorduk. Adam bize:
- Mescid-i Harâm'a gidin! Aradığınız kişi şu an amcası Abbas ile birlikte orada oturuyor, dedi.
Biz, tüccar olduğu için Abbas'ı tanıyorduk. Mescid-i Harâm'a girdiğimizde Rasulullah'ı amcası Abbas ile oturuyor gördük. Selâm verdikten sonra biz de yanlarına oturduk. Rasulullah, Abbas'a sordu:
- Bu kişileri tanıyor musun?
- Evet, tanıyorum. Şu kavminin seyyidi Berâ bin Ma'rûr'dur. Diğeri de Ka'b bin Mâlik'tir.
- Şu şair olan Ka'b mı?
Abbas da "Evet." dedi. Vallahi Rasulullah'ın bu sözünü hayatım boyunca unutmadım."
Ka'b bin Mâlik ikinci Akabe biatının gerisini şöyle anlatmaktadır:
"Biz kararlaştırdığımız gibi vadide toplandık. Rasulullah'ı bekliyorduk. Sonra Rasulullah amcası Abbas ile birlikte geldi. Yapılan konuşmalardan sonra orada bulunan yetmiş kişi, Rasulullah'ı her türlü tehlikeye karşı koruyacağımıza ve İslâmiyet'i yayacağımıza söz verdik."
Akabe biatinden sonra Medine'ye dönen Ka'b bin Mâlik'in, kabilesinin müslüman olmasında büyük emeği geçtiği çeşitli kaynaklarda dile getirilmektedir.
"Peygamber şairi" olarak da nitelendirilen Ka'b bin Malik, hicretin 50. yılında, Muaviye zamanında 77 yaşındayken vefat etmiştir.
Tevbe suresi 118. ayette Ka'b bin Malik ve diğer iki arkadaşının konumu ibret verici bir şekilde gözler önüne serilmektedir. İhmal ve gevşeklik sonucu içine düştükleri duruma işaret eden bu ayetten günümüze değgin çıkarımlarda bulunmak da mümkündür. Söz konusu ayet-i kerime, içerdiği uyarıların yanı sıra "sabır" ve "tevbe"nin önemini de vurgulamaktadır:
"Savaştan geri kalan üç kişiyi de bağışladı. Öyle ki bütün genişliğine rağmen yeryüzü onlara dar gelmişti. Nefisleri de kendilerine dar gelmişti ve Allah'tan başka bir sığınakları olmadığını iyice anladılar. Sonra onların tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, yalnızca O, tevbeleri kabul edendir, esirgeyendir."

ALİ DEĞİRMENCİ

Pazartesi, Eylül 20, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BERAT KANDİLİ

Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr'in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir'de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat'ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur'anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur'anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. (Said Nursî Şualar: 505)

Hadislerle Berat Kandili

- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı:
“Recep, Allah’ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır”. Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz.

Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır.

Ebu Hüreyre Radıyallahu And’dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:
—“Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:
—“Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum.
—“Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
—“Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.
Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: 'Ya Muhammed başını kaldır.
Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.
Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: 'Ne mutlu bu gece rüku edenlere.
İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: 'Bu gece secde edenlere ne mutlu'.
Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: 'Bu gece dua edenlere ne mutlu.' Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -'Bu gece, Allah'ı zikredenlere ne mutlu'.
Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: 'Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu.'
Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: 'Bu gece Müslümanlara ne mutlu.' Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: 'Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın.
Bunları gördükten sonra, Cebrail'e sordum: 'Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak?
Şöyle dedi: 'Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder.'
- Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: 'Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki:
'Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa'ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder.'

Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi

Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.
Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.
Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.
Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.
Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:
'O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur.'
Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil'in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir?

Yıllık kader programı

İbni Abbas'tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.
Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.
Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil'e verilir ki bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.
Fahreddin er-Râzî'nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar,
Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1
Berat Kandilinin 'bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev'inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde' olması bu manalara dayanmaktadır.2
Kur'ân'ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:
Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.

Berat Gecesinin Özellikleri

Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü'min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: 'Mübarek Gece', 'Berae Gecesi', 'Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü'min kullarına beraet yazar)
'Rahmet Gecesi.'
'Berat, beraet' kelimesi 'el-berâe' kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir.
'Berâet' iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü'minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir.
Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'dan Mekke'deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.

Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır.

1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması.
2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması.
3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması.
4. Allah'ın af ve bağışlamasının coşması.
5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması.

Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban'ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah'tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka...
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.
'Şâban'ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
'İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. 'Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
'Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
'Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.'
Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.

Bu Gece Af Dışı Kalanlar

Peygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü'1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
'Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder
ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.'5
'Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban'ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.'6
'Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.'7
'Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah'a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.'8
'Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban'ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.'9
İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir.
Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
'Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.'10
Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.

Berat Gecesi İbadeti

Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur'ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır.
İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur'ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir
Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
'Onun için elden geldiği kadar Kur'ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.'10
Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü'min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.
İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ'da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs'te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid'at bile olduğunu ifade eder.
Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır.

Berat Gecesi Duası

Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
'Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin.'11
Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
'Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, 'Allah dilediğini siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır.'12
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim.

Berat Gecesi Namazı -I

Şaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur.
Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır.
Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh'den gelen rivayete göre:
'Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: 'Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala'nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala'nın mağfiretidir.

Berat Gecesi Namazı -II

Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.
Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.
İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar...
Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum'a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.
-'Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende
-'En iyisini, Allah ve Resulü bilir.' Dedim. Şöyle buyurdu:
-'Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin'?
-'Olur' dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:
'Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem...'
Sonra kendisine sordum: 'Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: 'Sen onları öğrenebildin mi'? Bu sorusuna karşılık: 'Evet' deyince, şöyle buyurdu:
'Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret.'

Kaynaklar
1 Hülâsâtü'l-Beyân. 13:5251.
2 Şualar, s,426.
3 TDİ.'Berat' maddesi.
4 Hak Dini Kur an Dili, 5:4295
5 İbni Mâce, İkame, 191.
7 et-Tergîb ve't-Terhib, 2:118.
8 İbni Mace, İkametü's-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38.
9 Tirmizî, Savm:39.
10 Şualar, s.426.
11 et-Tergib ve't-Terhîb, 2:.119, 120.
12 Ra’d Suresi, 39; Mecmuatü’l-Ahzab, 1:597.

Pazartesi, Temmuz 26, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR 6

Bu mektubu,
Sıcaklığınla ısınmamış bir odada,
Gülümsemenle aydınlanmamış
Bir gecede yazıyorum…
Cevaplanmamış soruların,
Unutulası yılların,
Geçmeyen dakikaların ve saatlerin acısıyla
Sana, yalnız sana yazıyorum.

Seni görmeyi arzulayan gözlerim,
Okşanmayı isteyen saçlarım
Hep seni arıyor.
Özleminle kavrulan,
Yokluğunla ağlayan,
Sensizliğin kahredişiyle
Parçalanan kalbim seni istiyor,
Üşüyen ellerim ısıtmanı bekliyor.
Aşkımın sıcağı
Ve sevgimin büyüklüğü
Sana bir gün uzanır
Ve kalbinde yeşerdikçe yeşerir
Belki de bir gün
Rengarenk karanfiller açar…

Sevgisiz bir ortamdayım,
Çöl ortasında yetişmiş bir kardelen gibiyim.
Sensizliği kabul edemiyor,
Gittiğinden beri gelen
Kışı, yazı, baharı sevemiyorum.
Bunlar bana, hüznü, yalnızlığı,
Karanlık, korkutucu kabusları hatırlatıyor
Sen olmayınca.
Yalnız,
Güneş bazen o kadar güzel doğuyor ki;
Kumral saçların dökülüyor şafağın sinesine,
Şamatalı gülüşün geliyor aklıma
Ve senin beni düşündüğünü hissediyorum o an.
Aşkına susamışımda
Sensizlikten serap görüyormuşum hissi var içimde
Ayak tıkırtılarımdan bahçeye koşmanı,
Telefonun çaldığında heyecanla açmanı,
Ardı arkası kesilmeyen mektuplarımı
Gözlemeni hayal ediyorum.

Uzaklardasın biliyorum.
Takvimin yapraklarını teker teker kopartırken
Bir gün daha doğdu
Ve kavuşmak için
Bir gün daha yok oldu derken
Saatler günler haftalar birbirini izlerken,
Büyük bir hasretle kavuşmayı bekliyorum.

Kalbimin bütünüyle,
Sıcaklığını ve sevgini saracak bedenim,
Senden şu anda uzak olabilir…
Ama ruhum daima ve yalnızca seninle…
Nasıl ki, her kışın bir baharı,
Her batışın bir doğuşu varsa,
Her ayrılığın bir vuslatı,
Her vuslatın bir bitişi vardır
Bekle beni geleceğim…

Büyük bir tutku,
Sevgine küçük bir karşılık,
Birkaç güzel güne ait büyük mutluluklar,
Hızlı kalp atışları,
Gizli tebessümler,
Tatlı gülüşler,
Saatler boyu süren
Bakışlarla geleceğim sana.

Dokunmak istiyorum,
Hissetmek,
Hissedilmek istiyorum.
Seninle geçen her anı zincirlere vurmak,
Yaşadığımız tüm mutlulukları esir almak,
Sevecen bakışlarını
Bir kuş gibi kafeslere kapatmak istiyorum.
Durdurmak için zamanı,
Yasaklanan,
Konuşulmayan duyguları
Dünyaya duyurmak istiyorum.
Tüm hevesleri tatmak
Ve her yudumunu paylaşmak,
Gözlerinde çözülmemiş bilmeceler okumak,
Aşkımıza bir barınak,
Sihirli sözleri kötülüklerden korumak,
Sana sımsıkı sarılmak
Deli aşıklar gibi kırlarda,
Gül bahçelerinde elele,
Aşkından sırılsıklam olana dek
Yağmurlarda ıslanmak istiyorum.
Ve sana geleceğim günü
Umutla bekliyorum.
01.12.1996 Şener İŞLEYEN

Cuma, Temmuz 16, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

AŞK VERMEKTİR

İnsan doğduğu anda bir bebek olduğunu idrak etmez. Büyük güçlerle donatılmış bir Tanrı gibidir adeta. Ebeveynler de bunu besler. Aslan oğlum der, pamuk kızım der. Babasının ya da annesinin gücü onun olur ve her şeye gücü yeter. Bu gücü kendisinin zanneder. O elini kaldırınca tüm dünyada onunla birlikte kalkmaktadır. O gülünce güler herkes. Ağlayınca ağlar.
Ancak bu çok uzun sürmez. Yavaş yavaş büyümeye başladıkça bebeklik zamanlarına gösterilen tolerans azalır. Artık diğerlerinin gücü ondan uzaklaşır ve kendi gücünün sınırlı olduğunu fark ettikçe Tanrılığını da sorgulamaya başlar. Artık Tanrı değildir. Kırılmalar yaşar. Bu kırılmalar optimum düzeyde olursa kişiliği güçlenir ve gerçek olur. Ağır kırılırsa o dönemlerde ruhsal büyümesi durur ve kendi içinde sadece kendisinin bildiği başka bir kişiliği dayatır. Dışardan başkaları tarafından görülen kişiliği ile kendini zannettiği kişiliği farklılaşır. Kimsenin onu anlamadığını söyler durur. O kendini hala bir Tanrı kadar güçlü, bir hükümdar gibi kudretli zannedip diğer insanlardan buna dair davranışlar beklerken insanların ona sıradan biriymiş gibi davranmalarını hazmedemez ve sürekli kırılıp, incinip, küser. İnsanları nezaketsiz bulur. Anlayışsız bulur. Kaba bulur.
Olgunlaşması gerekmektedir.
Olgunlaşma basamakları kısaca dört bölümde incelenir psikolojide:
Haset Evresi
Kıskançlık Evresi
Açgözlülük Evresi
Şükran Evresi.
Bundan sonra etrafınızdaki insanları değerlendirirken bir de bu tanımlamalar ışığında bakın. İçinde bulunduğu evre onun olgunluk düzeyini gösterecektir. Yakın ilişkilerde mutlaka şükran evresine ulaşmış insanları tercih edin. Şimdi bu evreleri kısa kısa gözden geçirelim:
Haset, başkasındaki nimetlerin yok edilmesi davranışına götürür. Başkasında gördüğü iyi hiçbir şeye tahammül edemez ve onu ve sahip olan kişiye karşı yıkıcı niyetler besler. Hiçbir şey yapamasa arkasından konuşur. Onu kötüler. Onda iyi hiçbir şey göremez. Hz Mevlana hasedin yaşamdaki en zor geçit olduğunu söyler. Bir çok insan buradan geçemez ve gerisinde kalır. Sadece almak için yaşar. Almakla kalsa iyi başkalarındakiler de olmasın diye. Haset sahibi aslında çok zor durumdadır. Büyük acı çeker. Ve hissettikleri hem yüzünde ve davranışlarında görünür hem de bunu herkese yaşatır. İşte kardeşlerinin Yusuf Peygamber’e yaptıkları en bariz örneği. Kardeşlerin kardeşlere yaptığı zaten herkesçe malum. Kendi çocuklarınızda ve kardeşlerinizde bile rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Öncelikle bu duygunun fark edilmesi ve düzeltilmesi gerektiğinin idrak edilmesi gerekir. İmam-ı Gazali bunun için haset edilen kimseye dua edilmesini önerir.
Kıskançlık, hasede göre daha ehven bir evredir. Diğerindeki olmasın ya da yok olmasın değil de ondakine imrenmek kendiside de olmasını istemek gibi düşünülebilir. Bu da geçilmesi gereken bir evredir.
Açgözlülük, ise her şeyi toplamak, kanaat edememektir. Hz Pir bunu kazın yaptığına benzetir. Seçmeden ne varsa toplayıp gömmek. Bitmek bilmeyen bir hırs ve tamah.
Ulaşılması gereken asıl olgunluk şükran evresidir. Bu evreye ulaşan verebilmek üzerine odaklanır. Elindeki her şeyden uygun ölçülerde diğerlerine de vermeyi önemser. Verebilme evresidir. Vermek almanın önündedir.
Anlaşılıyor ki olgunlaşmayla verebilmek birlikte zikredilmesi gereken iki kelime, iki özellik. Verebilen insanlar olgundur. O yüzden sevilmek isteyen, önemsenmek isteyen, toplumda bir yer edinmek isteyen insan vermeyi öğrenmek zorundadır. Canından, malından, bilgisinden ve her neye sahipse hepsinden başkasını faydalandırmak üzerine kurmalıdır hayatını. Verebilmeyi öğrenmelidir.
Vermek ancak olgun insan davranışıdır. Bu yüzden insanlara paylaşma, verme, empati eğitimleri verilmeli ve bu özellikler özendirilmelidir.
Ramazan ayı geliyor bu önemli bir fırsat. Sadaka, zekat ve benzeri ibadetlerle özellikle bu ayda insan kendini eğitmeli ve geliştirmelidir. Yoksa ilkel basamaklarda ömrünü zayi eder.
Sözü Hazreti Mevlana’ya bırakmak en doğrusu:
O para veriş cömert kişiye lâyıktır. Can vermekse esasen âşığın vergisidir.
Hak uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can bahşederler.
Şu çınarın yaprakları dökülürse Tanrı, ona yapraksızlık azığı bağışlar.
Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Tanrı’nın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi?
Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği, tarlada belli olur.
Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip bitirirler.
Bu cihan tamamıyla fânidir; aradığını sebatlı, kararlı âlemde ara! Sûretin sıfırdan ibarettir; dilediğini mâna âleminde dile!
Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de tatlı bir deniz gibi olan canı al! (Mesnevi.1.2235-2242)
Dr Faik Özdengül

Çarşamba, Temmuz 14, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

MİRACA HAZIRLIK

Ey efendim!
Sana bir miraç öncesi sesleniyor,
Sevgilinin senden istediği gibi istiyorum.

Ey! Göklerin, yerin ve tüm kâinatın sahibi,
Ey! Kendisinden başka tapılacak,
Kanunlarına uyulacak ilahlar olmayan Allah’ım.

Ey! Tek ilah olan, şanı yüce rabbim,
Bütün övgüler ve şükürler,
Sana, zatına ve azametine olsun.

İnsanlara;
Şirkten tevhide,
Karanlıklardan aydınlığa, Zulümlerden adalete,
Tutsaklıktan özgürlüğe, Ve şanı yüce Allah’a giden yolda,
Rehber olan efendimiz Muhammed’e (SAV)
Temiz ailesine, seçkin sahabelerine ve kıyamete dek onları takip edecek olan
Salihlere, alimlere, şehitlere ve tüm Müslümanlara selam olsun.

Ya İlahi!
Sen tertemiz ayetlerinde diyorsun ki;
“kullarım beni sana soracak olurlarsa
İşte ben onlara pek yakınım.
Bana dua ettiği zaman duasına cevap veririm.
Öyleyse onlarda benim davetime icabet etsinler
Ve bana iman etsinler ki, doğru yolu bulalar.”
Bak huzurundayım Allah’ım,
İbrahim’in istediği gibi,
Nil kıyısında Musa gibi,
Çarmıha gerilmiş İsa gibi
Ve Miraçtaki Muhammed (SAV) gibi istiyorum.

Yarabbi!
Biz senin dışında kanun koyan,
Haddini aşan ve azgınlaşan
Tüm tağutları reddederek, senin aziz dinine girdik.
Ve şimdi senin bize yakınlığına sığınarak
Yüreklerimizi sana çeviriyoruz.

Ey dağları zemin gemisine şahit yapan Allah’ım!
Filistin ve Kırgızistan dağlarında kıyam eden mücahitleri muzaffer kıl.
Siyonistlere karşı direnen kardeşlerimizin ayaklarını yolunda sabit kıl.
Afganistan’da dinsizleri dize getiren askerlerini vahdete kavuştur.
Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Lübnan’da zindanlarda işkence çeken kardeşlerimize sabır ver.
Bosna’da Sırp zulmüne maruz kalmış kardeşlerimizi direnişlerinde galip eylediğin gibi,
Dağlarının şahit olduğu zemin gemisinde Ebu Leheplerin ellerini nasıl kuruttuysan,
İslam inkılâbını yıkmaya yeltenen elleri de kurut.

Ey Kâbe’nin sahibi olan Rabbim!
Beytül harama, iğrenç, müşrik, zorba ve emperyalistleri davet eden,
Şerefsiz belamları ve kralları rezil et
Ve onlara zillet elbisesi giydir.

İlahi!
Senin askerlerin olan bizleri muzaffer et.
Ülkemizde ayağa kalkarak, vatanını, milletini koruyan,
İslam’ın izzetini ve senin adını yüceltmek için,
Marksist, faşist ve dinsiz diktatörlerin silahlarına hedef olan,
Canlarını feda eden asker ve polisimize yardım et.
Kalplerimizi kaynaştır ve aramızdaki nifak çıbanlarını kurut.
Teröre hizmet eden tüm tağutların zulümlerini,
Aldatmacalarını ve düzenlerini anlamayan,
Zavallı halkımıza ve idarecilerimize,
Bilinç, cesaret, özgürlük ve aziz İslam’ı bahşet.

Yarabbi!
Sen şahitsin ki, bizler senin dinini çok seviyoruz.
Fakat nefsimiz ve sana gereği gibi yönelemediğimiz için,
Aziz dinini yüceltecek; kalp, akıl ve yüreğe sahip olamıyoruz.
Verdiğin bunca nimetlerle birlikte,
Bizlere İslam diniyle şeref verdin.
Fakat biz nankörlüğümüz, günahlarımız ve katılaşan kalplerimizle
Senin huzuruna gelmeye utanıyoruz.

Ey rahmet bulutlarını, dünya zeminine rızk çeşmesi yapan
Ve yeryüzünü mevsimlerle, gece ve gündüzlerle yeniden dirilten Allah’ım.
Nefsimizi, ruhumuzu, bedenimizi günahlardan arındır,
Rahmetini esirgeme üzerimizden, bizleri kendine kul kabul et,
Rızkımızı helal, nefesimizi dua eyle.
Bizi kuşatan tüm şeytani zincirleri kırarak,
Senin en çok sevdiğin şehitler gibi yaşamayı
Ve ölmeyi nasip et bizlere.
İsmi azam hürmetine, kitabın Kur’an hürmetine,
Sevgilin Muhammed Mustafa (SAV) hürmetine,
Bütün enbiyalar, evliyalar hürmetine,
Senin sevdiklerin ve seni sevenlerin hürmetine,
Bizleri cennetül firdevste saadeti ebediyeye mazhar et.
Hizmeti imaniyede bizleri daima muvaffak et.
Bizlere merhamet et, bu aciz ümmeti affet. AMİN

08/07/2010 Şener İŞLEYEN

Perşembe, Temmuz 08, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , | 1 Yorum »

ARTIK ONA MEYLET!

Koşmak istiyorum ama koşamıyorum. Ayaklarım sanki onda kalmış.
Oysa ben onunla koşmak istemiştim. O yüzden ona vermiştim ayaklarımı, ellerimi. Ve avucumdakini.
Kilitlenmiş durumdayım.
Daha anlat duygularını dedim.
Anlatamıyorum deyip kestirip attı.
Yüzündeki öfkeyi fark etmek zor değildi.
Kendime kızıyorum dedi.
Sonra öfkesini inkar etti. Ardından öfke hızlıca üzüntü oldu. Baş öne düştü.
Ne denirdi ki. Sustu zaten.
Sessizlik uzun sürdü.
…………..
O sırada uzaklarda yağmur çiseliyordu.
Bir kadın elleriyle yağmura dokunmak için penceresini açtı.
Küçük bir çocuk ağacından düşen yaprağı tutmaya çalışıyordu.
Daha uzaklarda ölmek üzere olan bir adam solgun gözlerle son kez yakınlarına bakmak için güçlükle gözlerini araladı.
Yükseklerde bir kayanın kenarında genç bir adam sigarasını yakmaya çalışıyordu esen rüzgara inat.
Çöpleri karıştırıyordu birisi.
Ötekini uyku tutmamış bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu.
Ağlayarak dua ediyordu yaşlı kadın.
……………
Kaygılısın dedim. Belirsizlik korkutuyor. Düşüncelerine dur diyemiyorsun.
Kulaklar duymuyor. Göz görmüyor. İrade sanki kağıttan bir gemi. Sürükleniyor.
Kızıyor, öfkeleniyor, üzülüyor, kaygılanıyor sonra da inciniyorsun.
Anlayış bekliyorsun.
Anlaşılmamak daha da deli ediyor. Daha da üzüyor.
Sabır tutulması zor, yakıp kavuran bir ateş olmuş. Oysa en çok ona ihtiyacın olduğu halde.
Uyumak istiyorum dedi. Sadece uyumak.
…………
Bir rüzgar esti birden. Birkaç yağmur damlası ulaştı kadının eline.
Yaprağı çocuğun avucuna koydu.
Adamın gözleri açılamadan uzaklara kaydı.
Sigarasını yaktı genç adam. Çöpler karıştı. Yatakta dönüp duran uyuyakaldı.
Yaşlı kadın duasını bitirip başını kaldırınca yaşlı eşini gözyaşlarını silmek için beklerken buldu.
…………
Koltukta uyuyakalmışım sanki dedi. Uyudum mu ben?
Daha iyi hissediyorum…
Dokunmak istedim ancak sadece şefkatle gözlerine bakabildim. Çok şey söylemek istedim o anda. Fakat susmak en iyisiydi. İnşirah suresini hatırlattım tek:
1-Göğsünü açıp seni ferahlatmadık mı?
2-Ve yükünü sırtından kaldırmadık mı?
3-Ki o yük belini iki büklüm etmişti!
4-Ve senin şanını yüceltmedik mi?
5-Sözün özü: elbet her zorlukla beraber tarifsiz bir kolaylık vardır;
6-evet, her zorlukla beraber tarife sığmaz bir kolaylık vardır.
7-Şu halde, (zorluktan) kurtulduğunda (kolaylıktan) nasibini gözet!
8-Ve (yüzünü) yalnız rabbine dön; artık hep (O’na) meylet!

Dr Faik Özdengül

Salı, Haziran 29, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

DAĞ GİBİYİM

Ben,
Çöllerdeki susuz toprakların
Çilekeş ve çorak adamıyım.
Ve kentlere, beton yığını evlere yabancıyım.
Kimileri,
Kentlerin süslü püslü kızlarıyla
Günlerini gün ederlerken,
Biz yaşamı,
Doğmamış çocuklarımıza
Ve kalbimizdeki sevdalılarımıza bağışladık.
Diyorlar ki;
Dağ adamları sevmeyi bilmiyorlar
Unutmadan,
Kendilerini kentli zanneden uygar varoşlar,
Sevmeyi bizden öğrendiler.
Bizden öğrendiler sadakati,
Paylaşmayı, mutlu olmayı.
Şunu bilsinler ki, ben dağ adamıyım ve dağ gibiyim.
Bunun için zirvemde kar,
Eteklerimde çimenler var.
Göğsümde sarsılmaz imanım,
Bileğimde yıkılmaz gücüm,
Ve kalbimde sınırsız sevdam var.
Ben sevdim mi tam severim,
Çünkü ben dağ adamıyım ve dağ gibiyim.
09.12.1996
Şener İşleyen

Perşembe, Haziran 24, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

DOĞAN GİBİ AVLAN

Bize okutulan tarih kitaplarında insanların avlanarak yaşama başladıkları anlatılır. Avcıdır insanoğlu. Hayvanlar da öyle. Avlanarak yaşarlar. Yaşam yenen ve yenilenlerden oluşur der Hz Mevlana. Yaşamak için avlanmak. Yenilmemek için yemek zorunda olan canlılar. Bedensel olarak böyleyken, insan ruhuyla da avlanır mı? Bu soru geldi aklıma.
Sabahları uyanamıyorum. Üstümde bir ağırlık. Güne başlamak işkence gibi.
Ya gece? Geceye de başlayamıyorum. Uyuyamıyorum.
Hayatta kalma endişesi var mı?
Hayır. Karnım doyuyor. Başımı sokacak da bir yerim var.
Güne başlarken bir amacın var mı? Geceden yarını planlıyor musun?
Hayır. Aynı şeyler. Aynısı olacak muhtemelen.
Neler oluyor bu günlerde?
Neler oluyor? Mesela Güney Afrika’da Dünya Kupası maçları var. Politik çekişmeler biraz daha hararetli. Trafik karmaşası. Hastalıklar. Ölüm ve kaza haberleri. Terör olayları. Kıskançlıklarım. Bunalımlarım aynı. Endişelerim. Sorumluluklarım. İş arkadaşlarım. Ailem. Hep aynı.
Avlanıyor musun?
Avlanmak?
İnsanlar eskiden avlanmak için çıkarlarmış her gün.
Duymuşluğum var. Eski masallardan. İzlediğim filmlerden. Birkaç kitap okumuşluğum da var.
Çocukken sabah kolay uyanır mıydın?
Evet. Kolay da uyurdum. Bedenim yorulurdu fakat zihnim rahattı. Neden rahattık çocukken?
Neden?
Annem babam vardı. Onlara emanettim. Gelecek endişem yoktu. Sorumluluklarım azdı. Dünya beni ilgilendirmezdi. Gazete okumazdım. Televizyon seyretmezdim. Duygularım ve aklım çatışmazdı. Çocuktum işte.
Çocukken avın neydi?
Oyun. Oynamak için çıkardım her gün. Gülümseme geldi içimden. Oynamak için çıkmak dışarı. Oyun bitti mi?
Oyun akşam biterdi çocukken öyle değil mi?
Evet. Ertesi gün yeniden başlardı.
Hep aynı oyunları oynamaz mıydınız?
Aynı oyunlar evet. Yenisini öğreninceye kadar.
Hep mutlumu biterdi oyunların? Kızgınlık, kıskançlık, kavga olmaz mıydı?
Olurdu tabi. Ama akşam biterdi. Bazen evde de konuşurduk. Hatta zihnimde gece de oynamaya devam ettiğim olurdu. Ama hiç uykusuzluğa yol açmazdı. Yarın nasılsa yine oynardık. Av diyorduk?
Büyüklerin oynadığı da oyun olsaydı? Ya da öyleyse? Hatta tam da öyle. Yada yaşam tam olarak bir oyunsa? Bu oyunun akşamı da ölümse?
Oynayarak ölüme gitmek. İronik bir cümle oldu. Eğer hala çocuk olduğuma ikna olsam ve arkamda bir anne baba var olsa oyun oynar gibi yaşardım. Endişe taşımadan uyur sabah da yine oynamak için keyifle uyanırdım.
Oyun oynarken bir yandan da avlanabiliriz aslında. Belki çocukluktaki oyundan tek farkı bu. Bugünkü oyunların. Olgunluk katmak oyuna ve dönerken akşam eve avlanıp heybeyi doldurup gelmek.
İyi oyuncular iyi avlarla gelirler eve. Ellerindekilere göre değer kazanırlar. Neyin peşinde koştuklarıyla ayrılırlar diğerlerinden. Doğan kuşu da, kedi de kendi oyunlarını oynar. Avladıkları farklı sadece. Ve kimin için avlandıkları. Doğan kuşu padişah için avlanır. Kediyse kendi karnı için.
Sabah avlanmak için çık ve Doğan gibi avlan.
Sanırım kedi de Doğan da içimizde saklı. Ruh Doğan olsa gerek.
Allah’a çağıran, Salih amel işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? (Fussilet.33.)
Dr Faik Özdengül
http://faikozdengul.wordpress.com/
http://askintherapy.wordpress.com/

Salı, Haziran 15, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

BANA GETİR

Ben, bende kayboldum yıllar öncesi,
Nerdeysem sor beni, bul bana getir.
Kan ağlayan gönlüm karşı çıkarsa,
Yalandan gül yüzüne, al bana getir.

Nihavendim yok, dünya derdi başa dar,
Bırak gitsin bakalım, gittiği kadar,
Güneşe, toprağa huzur borcum var,
Onlardan adresimi sor bana getir.

Zaman yıktı yıllarca beni bir şey demedim,
Vurdum taş duvarlara, kendime gelemedim,
Kaybolduğum yer neresi, ben bilemedim,
Nerdeysem sor öğren, bul bana getir.

Halimi düşün, el âlem ne der,
Uzaklardansın ama bana bir söz ver,
Görürlerse inan hırsız demezler,
Şu bendeki beni çal bana getir.
23.02.1997
Şener İŞLEYEN
Perşembe, Haziran 03, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »