MOTİVASYON VE BAŞARI İÇİN 50 TAKTİK (3)

21. HEDEFLERLE ÇALIŞIN
Hedefler ile ilgili en önemli ipucu bu. Hedeflerle çalış..!
Hedefler, hayatınızın tüm alanlarındaki gelişiminiz için önemlidir, eğer hedefsiz çalışırsanız, gelişiminizde güçlükler ile karşılaşırsınız.
İstediğinizi elde etmek için, işinizi şansa bırakmanız hiç de iyi bir yol değildir.
Earl Wilson’un güzel bir sözü var. Diyor ki: “Başarı mı? Başarı tamamen şansa bağlıdır. İnanmazsanız başarısız insanlara sorun..!”
Hedeflerle çalışın, onlar size başarıyı ve yanında meyvesi olan mutluluğu getireceklerdir.


Pazartesi, Nisan 13, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

ZÜLEYHA'NIN YUSUF'A MEKTUBU


Züleyha, kalbi acının anlamına dair sınırlarda dolaşmaya başlayınca,
Yusuf’a bir mektup yazmaya karar verdi.
İçindeki hallere tercüman olacak sözcükleri bulup da Yusuf’a göstermek istedi.
Dedi, her vasfın karşılığı bir sözcük var nasılsa.
Bende halimi arz edeyim sözcüklerle Yusuf’uma.
Papirüsten ezilmiş kâğıdı, sivri kalemi aldı eline.

Yusuf diye yazdı, namenin en başına, sayfanın tam ortasına.
İçinden binlerce Yusuf ses verdi.

Cumartesi, Nisan 11, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

MOTİVASYON VE BAŞARI İÇİN 50 TAKTİK (2)

11. BADİLİK SİSTEMİ KURUN
Eşinizin kendi gelişimine yönelik hedefleri yada bir şeyleri başarmak isteyen yakın bir arkadaşınız var mı? Eğer varsa, onlar ile ‘badilik sistemi’ kurun. Birbirinizi motive edin, uyarın, cesaretlendirin ve hedeflerinizde yardımcı olun.

12. KENDİNİZE BİR MODEL BULUN
Kendisinden bir şeyler öğrenebileceğiniz rol model seçin. Bu kişi, sizin saygı duyduğunuz ve kendisi gibi olmak istediğiniz birisi olmalıdır. Saygı duyduğunuz bir insanı örnek aldığınızsa, tekerleği yeniden icat etmeniz gerekmeyecektir.

Pazartesi, Nisan 06, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (19)

AKLIMA DÜŞÜYOR, HİÇ GİTMİYORSUN…

Bazen aklıma öyle bir düşüyorsun ki;
Türkü olup dolanıyorsun dilimde,
Bir şiir oluyorsun kırık kalemimde,
Bazen aklıma düşüyor, hiç gitmiyorsun.

Her bir sigaraya adını veriyorum,
Duman duman seni çekiyorum içime,
Ciğerlerime doluyor, acıtıyorsun beni,
Bazen aklıma düşüyor, hiç gitmiyorsun.

Uçsuz bucaksız göğe kaldırıyorum başımı,
O an özgürlüğüm, kanatlarım oluyorsun,

Cumartesi, Nisan 04, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

MOTİVASYON VE BAŞARI İÇİN 50 TAKTİK (1)

Motivasyon, mutlu ve başarılı olmak için hayati önem taşır. Aşağıdaki ipuçları, kendi kendinizi motive etmenize ve bunu sürdürebilmenize yardımcı olacaktır. Bunlar, pratik ve sonuca yönelik tavsiyelerdir. Uygulamadığınız sürece, genel kültürden öteye geçmeyeceklerdir.

1. HİKÂYENİZİ YAZIN
Temiz bir kağıda bir iki paragraf olacak şekilde arzu ettiğiniz geleceğin hikayesini yazın. Gelecekte yapmakta olduğunuz şeyi, yaşadığınız yeri ve sahip olduklarınızı yazın. Bu sizi, hem şimdi hem de gelecekte motive edecektir.

2. GELECEĞİ GÖZÜNÜZDE CANLANDIRIN
Gözlerinizi kapatın ve kendinizi gelecekte ne yapıyor olarak görmek istiyorsanız, onu yaparken canlandırın. Sağlıklı bir


Pazartesi, Mart 30, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (18)

MECNUN OLMA İSTİDADIM VAR…

Hissedince sana vurulduğumu,
Baharda kuş olup uçasım gelir.
Bakınca o güzel gözlerine,
Hasreti bir anda silesim gelir.

Ama ne çare, bu can biçare,
Ne kuş olup uçabilirim,
Ne de hasreti silebilirim.
Yalnızca seni bir ömür boyu,
Çılgınca, Mecnun’ca sevebilirim.

09.12.1996

Cumartesi, Mart 28, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (17)

GECE, MEHTAP, İRİ GÜLLER VE SEN

Yine doluyum bu akşam…
Gözlerimde hüzün, aklımda sen,
Sadece sen vardın her zaman ki gibi.
Daha ilk günümüz gözlerimde,
İlk bakışmamız, ilk sarılmamız,
El ele tutuşmamız, gözlerimde canlandı.
Canlandı gözlerimde ama,
Yine sensiz bir gün geçti, yine sensiz bir düş,
Yine sensiz bir hayal bitti bu akşam.
Bu akşam sessizliğin, bu akşam sensizliğin,
Ve sevipte seninle olamamanın hasretini yaşarken,
Bir başka akşama kaldı vuslat.
İşte bir akşam daha geçti… Yine sensiz, yine sessiz.
Rüya gibi günler yaşattın bana,
Her anını, her saatini, her gününü dolu dolu…
Hâlâ güller var bahçelerde kokladığın, duruyor yerli yerinde.
Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o günlerden,
Geçmiş gecelerden biri durmakta derinlerden,
Gece, mehtap, iri güller ve seninle o güzel akşam
Vel hasıl o hatıralar hâlâ duruyor yerli yerinde…
09.12.1996

Cumartesi, Mart 21, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (16)

YOKSUN

Kim bilir ne kadar ulaşmak istedin bana.
Benim, tatlı sesine duyduğum özlemle,
Kaç kez telefonunu çaldırdığımdan habersiz.

Hay Allah! yine yoksun…
Ne zormuş,
Özleyip, ulaşamamak, bulamamak
Ellerini tutup, dizlerinde yatamamak
Yanağından küçük bir buse alamamak
Senden seni seviyorum sözünü,
Duyamamak ne zormuş.

08.12.1996

Cumartesi, Mart 14, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (15)

BU AKŞAM

El ele gezdiğimiz köhne sokaklar
Aklıma geldi de;
İçimi kapladı garip duygular,
Nedeni bilinmez bir derin hüzün,
Seninle tanışmıştım böyle bir akşam.

Süzülüp akarken yanaklarımdan,
Sararan yüzümden düşen her damla,
Çıkarken hıçkırık dudaklarımdan,
Mutluluktan ağladım, ilk kez bu akşam.

Odam sisli, kalbim buruk misali,
Dalıyorum beraber geçen günlere,
Yuvarlanıp çığ düşen ovaların timsali,
Bembeyaz doluyum yine bu akşam.

10.12.1996

Cumartesi, Mart 07, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (7)

SU VE TASAVVUF - II

“Ey insanlar, eğer öldükten sonra diriltilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, sizi, biz topraktan yarattık. Bir daha düşünün, size kudretimizi göstermek için, spermden, yumurtadan ana rahmiyle bağ kurarak rahim duvarına yerleşen döllenmiş yumurtaya, döllenmiş yumurtayı, oluşumu tamamlanmış ve oluşumu tamamlanmamış embriyoya dönüştürdük. Sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olanları belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra olgunluk çağına, güçlü çağınıza ulaşırsınız. İçinizden kimi o çağlarda vefat eder. İçinizden kimi de ömrünün en verimsiz, en fena çağına götürülür. Bilgileri, aklî melekeleri sağlamken, hiçbir şey bilmez hale gelirler, zafiyete düşerler. Sen ölümden sonraki dirilişten şüphede isen bir daha düşün: Yeryüzünü kupkuru ve ölü bir halde görürsün. Fakat biz üzerine su indirdiğimizde, o kıpırdar, kabarır, her çeşitten iç açıcı bitkiler bitirir.” (Hacc Suresi 5. Ayet)

Pazartesi, Mart 02, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (14)

KALBİNE BENİ GÖMDÜM

Ben özlemlerimi gömdüm,
senin sevgi dolu yüreğine,
Ağlayan gözlerimi gömdüm,
gülerek bakan gözlerine,
Ben sevgilerimi gömdüm,
sıcaklığını duyamadığım ellerine,
Çılgınlıklarımı gömdüm,
bensiz geçen yıllarına.
Acılarımı, kederlerimi gömdüm,
yalnız günlerine,
Bir damla kan gömdüm yüreğine
Bir de sonbahar güllerini.

Bırak…
Tebessümü gömdüm,
dudağımın ucuna
Geçmişimi gömdüm,
bir mutluluğun başlangıcına
Hayatımı gömdüm, tüm seslerin satır başına
Sevgini kalbime ve kalbine beni gömdüm,
Seni seviyorum sözünü, senden duyabilmek uğruna.
08.12.1996

Cumartesi, Şubat 21, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (6)

SU VE TASAVVUF - I

Bilimsel bir telif sıralaması olarak fıkıh kitaplarında ‘su’ ilk konuyu oluşturur; fakihlerin kitapları bu sebeple, ‘temizlikle’ başlar. Fıkıh kitaplarında sularla ilgili hükümler, günümüz eşya hukukunun temel konuları arasında yer alan irtifak hakları konusunda incelenmiştir. Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim, İslam hukukunun birinci kaynağıdır. Bu kaynak her konuda olduğu gibi, sular mevzuunda da birinci derecede önemli bir kaynağı teşkil etmektedir. İslam hukukunun ikinci kaynağı sünnettir.
İslam fıkhında su mevzuu, tevhid ve iman bahislerinden hemen sonra gelir. Çünkü imandan sonra en önemli vecibe namazdır, temiz olmadan namaza yaklaşılmaz.
Pazartesi, Şubat 16, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (13)

SEN MİSİN?

Ne mutlu, içimde şarkılı sesin.
Bak, yine hatırlattı bana hasreti,
Her an bütün zerremde yüreğimdesin,
Kalbime dokunan, ritim sen misin?
Şarkılarda durak durak, çizgi çizgi,
Notalarda hayal, meyal sen misin?

Sen misin yanına gelip, gezemediğim,
Sana giden yolları, bilemediğim,
Gizeminin sırrına eremediğim,
Bir bakış ki sitemini çözemediğim,
İçimdeki çetin, yırtıcı sual sen misin?


Cumartesi, Şubat 14, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (5)

EDEBİYATIMIZDA ve SANATTA SU

Bütün eski kültürlerde olduğu gibi, Türk milletinin tarihi kültüründen kaynaklanan edebiyatımızda da, varlığın dört unsurdan meydana geldiğine inanılır. Bunlar ‘anâsır-ı erbaa’ diye bilinirdi. Bu dört unsur içinde de korunmaya muhtaç olan sadece sudur. Geçmişten günümüze insanı ruh ve beden temizliğine çağıran İslamiyet için su, bu temizliği sağlayacak olan aziz bir varlık olmuştur.
Sadece Türk-Osmanlı Edebiyatında değil Arap Edebiyatında da, Edebiyatın İslami dünya görüşü çerçevesinde geliştiği dönemlerde divan, tekke ve halk edebiyatı üsluplarına uygun olarak su, hem mecazî hem de hakikî anlamları ile yer almıştır.

Pazartesi, Şubat 09, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (12)

SEN & BEN

Sen, her güzelliğin canlı sergisi,
Ben, kırık bir gemi aşk denizinde.
Sen, kalp yarasının emi, sargısı,
Ben, yanıp kül olmuş sevda közünde.

Sen, benim dileğim hakkın vergisi,
Ben, yağmur damlası, bulut tasında.
Sen, gönülde saplı aşkın hançeri,
Ben, kara sevdanın dert yasasında.

Sen, çamlı dağlarda ağaran şafak,
Ben, sahra çöllerinin deli rüzgârı.
Sen, engin ovada sararan başak,
Ben, tozlu yolların çakıl taşları.

Sen, duru göllerin nilüferisin,
Ben, suyu kurumuş sevgi pınarı.
Sen, umut kaynağı, alın terisin,
Ben, toprak bekçisi, sert mezar taşı.


Cumartesi, Şubat 07, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (4)

KONYA KAPALI HAVZASINDA SU PROBLEMİ, SEBEPLERİ VE SONUÇLARI

Suyun etkin, temiz ve sürdürülebilir kullanımıyla ilgili olarak ve konunun daha iyi anlaşılması bağlamında, ülkemizin en kurak ve en az yağış alan bölgelerinden biri olan Konya Kapalı Havzası ile ilgili bazı hususları dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Konya Kapalı Havzası Türkiye'nin İç Anadolu Bölgesi'nde yer almaktadır. Türkiye'nin toplam alanının %7'sine denk gelen 63.219 km²’lik (göller dâhil) bir alanı kaplamaktadır. Konya Kapalı Havzası, Anadolu'nun ortasında yükselen eski bir nehir yatağının hava hareketlerine bağlı olarak oluşmuştur.

Pazartesi, Şubat 02, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR (11)

YETMİYOR

Tut ki; yanılmışım!
Bırakma beni kör kuyularda
Sorulmamış, cevap bekleyen sorulara
Sarılmamış, el değmemiş sevdalara
Yapayalnız bırakma beni
Sensizliğinle, özleminle, hasretinle, sevginle
Bırakma beni yapayalnız

Tut ki; günahlardan bıkmışım!
Kuş misali kafeslerden
Senden ayrı kalmışım
Yapamam demişim
Ne çıkar yalnız
Seni istemişim, seni sevmişim
Sitem değil inan bu serzenişim
Yetmiyor boş teselliler sensizim
Sigara dumanları, ıslak kaldırımlar, soğuk yataklar
Yetmiyor bir tanem sen olmayınca,
Sesini bile duymayınca
Yetmiyor güzelim,
Yetmiyor elini tutmayınca.

06.12.1996

Cuma, Ocak 30, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (3)

HAYATIMIZDA SU ve TASARRUF BİLİNCİ

Suyun hayatımızdaki yeri üzerine; her zaman kullandığımız “Su Gibi Aziz Ol” özdeyişi konunun özetidir aslında. Adeta hayatın olmazsa olmazıdır su. Her ne kadar mevsimsel olarak yağışlı günleri geçiriyor olsak da susuzluk çokta uzağımızda değil. Küresel ısınmanın sonuçlarını son yıllarda daha yoğun yaşıyoruz. Yağmurlar ve kar yüzümüzü güldürüyor ama geçmişte olduğu gibi yakıcı sıcakların gelmeyeceğini kimse iddia edemez.
Su sadece insan hayatı için değil, bütün canlılar için önemlidir. Bu yüzden olmalı ki eski hikmet; suyu toprak, ateş ve hava yanında hayatın 4 ana unsurundan biri saymıştır.


Pazartesi, Ocak 26, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

GÖZLERİN

Daldan dala konup uçan gönlümü,
Bir kara sevdaya saldı gözlerin.
Bitirdi sabrımı tahammülümü,
Saplanıp ruhumda kaldı gözlerin.

Gizemli bakışlar sevda iksirin,
Gönlüm taa ezelden beri esirin,
İçimden çıkmıyor, hala tesirin,
Bütün ilhamımı çaldı gözlerin.

Kalbim hasretinle yanan bir çöldür,
Bir kere bak bana, yüzümü güldür,
Aşkınla yak beni, yahutta öldür,
Aklımı başımdan aldı gözlerin.

06.02.1989

Pazar, Ocak 25, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (2)

KUR’AN-I KERİM’DE SU KAVRAMI

Su, Kur'an-ı Kerim'de değişik ayetlerle ifade edilmiş ve bunlardan bazılarının anlamları ancak son yıllarda yapılan ilmi keşiflerle anlaşılabilmiştir. Susuz hayat olmayacağını idrak etmiş olan insanoğlunun yaptığı bütün çalışmalarda su belirleyici bir rol oynamaktadır. Bugün başka bir gezegende mümkün olabilecek hayatın var olduğunun ilk belirtisi olarak orada suyun olup olmadığının araştırıldığı bir gerçektir. Kur'an-ı Kerim'de su, sadece doğrudan değil dolaylı olarak da değişik hayat elemanları vasıtası ile de zikredilmiştir.
Diğer ilahi dinlerin suya bakışı da İslam’dan farklı değildir. Kısa bir örnek verecek olursak;

Çarşamba, Ocak 21, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR 10

AŞK KUŞU
Ayrılık kolay değil beklerken uzaklarda
Her zaman ağlanmaz ki, yas var gözyaşlarında
Özlem yaşanmadan, çekmeden bilinmez ki
Gözyaşının izi var yazdığın her satırda

Diyorsun ki, hasret var yatağın başucunda
Üşüyorum yağmurda, bir serçe avucumda
Bıraksam, ıslanmış hislerimle beraber
Uçup sana gelecek, duracak başucunda.
06.12.1996

Pazartesi, Ocak 19, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (1)


SU VE HAYAT

Hamd âlemlerin Rabbine, salâtüselam Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e, âl ve ashâbına olsun!
“Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü? Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz? Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?” (Vakıa Suresi, 68-70)
“De ki: Haber verin; eğer suyunuz yerin dibine göçüverecek olsa, bu durumda kim size bir akarsu kaynağı getirebilir?” (Mülk Suresi, 30)
Bireylerin en temel gereksinimi olan su, başlıca ekonomik faaliyetlere kaynaklık etme özelliği ile ulusların devamlılığı için yaşamsal bir kaynaktır.
Sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sürmesi, büyük ölçüde temiz ve yeterli su arzına sahip olmaya bağlıdır. Su kaynaklarının geliştirilmesi ekonomik üretkenlik ve sosyal refaha doğrudan katkı yapmaktadır. Öte yandan, nüfus ve ekonomik faaliyetler arttıkça birçok ülke hızla su sıkıntısı çeker duruma gelmekte ya da ekonomik gelişmeleri kısıtlanmaktadır. Sürdürülebilir kalkınma politikasının yanında, mensubu olduğumuz dini vecibeler doğrultusunda da, su kaynaklarını tasarruflu kullanma bilinci yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası her düzeyde geliştirilmelidir.

Çarşamba, Ocak 14, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR 9



ÇOK UZAKLARDA 

Bu akşam yine doldu gözlerim mehtabı seyrederken,
Ah ayrılık dedim kendi kendime.
Güneşin dağlar ardında kaybolması gibi
Bende kayboldum dağlar ardında, çok uzaklarda.

Doldu yine gözlerim yağmur getiren bulutlar gibi
Kalbim hıçkırıyor, bir sevdanın yangısında
Sende ağlıyorsun şu an beni düşünerek biliyorum.
Lanet ediyorsun değil mi dağlara, beni senden ayıran yollara
Ve ah…lara gömüyorsun gözyaşlarını biliyorum.
Bende senin gibiyim şimdi, çok uzaklarda.


Perşembe, Ekim 30, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

HİÇLİK YARIŞI

İnsanı metafizik gerilime sürükleyecek üç temel unsurdan biridir hiçlik. Sevgi ve iyilik, ilk ikisidir ama, bizi hiçlik boyutuna hazırlayan bilinci veren sihirli duygulardır onlar yalnızca. Peki nedir hiçlik, nasıl bir düzeydir?
İşin madde boyutunu düşünecek olursak, milyarlarca galaksi içinden biri olan Samanyolu galaksisini, bilinen gezegenleri, güneşi, dünyayı, ülkenizi, bulunduğunuz mekân içinde kendinizi ve o milyarlarca galaksinin oluşturduğu evreni düşünün. İşte size hiçlik yani diğer bir deyişle sonsuzluk. Bizler bu sonsuzluğun içinde birer nokta bile değiliz. Ve bir ruh varlığı olarak, bu sonsuz yolculukta tekâmül ederek, Yaradan’a doğru gidiyoruz.
Bir spiritüel bilgi bakın bu sonsuzluğu nasıl anlatıyor:
“Enini bilmediğiniz bir genişlik, ucunu düşünemediğiniz bir uzunluktasınız. Ve biliniz ki, mutlaka şimdi sizin içinde bulunduğunuz o yer bile sınırlıdır, bir başka uçsuz bucaksızın içinde. Ve biliniz ki, öylesine uzanmıştır uzunluklar, genişlikler. Ve biliniz ki, en bilemeyeceğiniz yerin, en göremeyeceğiniz yerin en üstünde yalnız O, yalnız O’nun emri vardır. Ve şimdi siz küçüklüğünüzü böylece görüp, O’ndan, O’nun emrinden şüphe etmenin ne olduğunu düşünün.”
Manevi anlamda hiçliğin tarifi şudur; “Hiçlik, Allah’ın yüceliği ve bilgisi karşısında, O’na hayranlık ve saygı duyarak, kendi küçüklüğünün farkındalığını yaşama halidir.” Hiçlikte bilginin getirdiği büyük bir tevazu da vardır. Hiçlik aynı zamanda büyük bir bilgeliktir. Ayrıca hiçlikte kendini, yerini ve haddini bilme hali de vardır. Daha önceleri yazdığım “farkındalık” başlıklı yazımda “…Olgunluğun en derin tarafı saf, bilinçli, farkındalıktır bence. Eğer olgunluk mertebesine ulaşmışsak farkındalıklarımız, acı ya da zevk verici deneyimlerimiz arasında hiçbir ayrım yapmaz. Sadece bunların farkında oluruz. Çevremizde olup biten olayların içinde yer almadan ve onlarla özdeşleşmeden, tanık pozisyonundaki gözlemleme tutumu farkındalıktır. Eylemsizliktir. Farkında olmak; hiçlik, yalnızlık ve acziyetimizi itiraf etmek, diğer bir yönüyle dua etmek dışında hiçbir şey yapmamaktır. Bu bir şekilde bizim müdahalemiz olmadan her şeyi olduğu gibi görebilmektir. Nerede olursak olalım ve ne yaparsak yapalım devamlı bir şekilde tanık pozisyonumuzu korursak yeni bir varoluş düzeyine geçeriz. Aslında gerçekleştirmemiz gereken tek radikal bakış açısı da budur…” demiştim. Bu teoreme göre olgunluk farkındalığı, farkındalık da hiçliği getiriyor ardında. Yazar Mehmet Doğramacı’nın kalemiyle; “Hiçlik yarışının yolcuları bazı farkındalık halleri açıldıkça içe dönmek, kendi derinliğine dalmak, her şeyden el etek çekmek isteyecekler. Yaşamışsınızdır. Dayanılmaz biçimde yalnız kalmak hatta uzaklara çekip gitmek istersiniz. Çevre açmaz olur. Ve bunu sadece ilk zamanlar değil yolun çeşitli evrelerinde dönem dönem yaşarız. Garip ve acayip mi? Hayır. Oldukça normal. İçe dönmeden, iç dünyayı seyredemezsiniz. Resul ve Nebilerin yalnızlık süreçlerini hatırlayın. Efendimiz (sav)’in HIRA sürecini düşünün! Yalnızlık; doğacak manaların mayası. Yalnızlık; açılacak esmaların kapısı. Her idrak eşiğinde zaman zaman yalnızlık ihtiyacı doğması bu yüzden. İbadetlerde yalnızlık belli ölçülerle önerilmiştir. Ramazanın son 10 gününde İTİKAF, her gece yarısı TEHECCÜD, tek başına ZİKİR , bir köşede Hakkı TEFEKKÜR işte bu nedenle önemli. Tarikat disiplinlerinde 40 günlük çile (Erbain) çok önemsenen bir terbiye metodu. Mevlevilikte bu sürenin 1001 güne kadar çıktığını biliyoruz. Her işte olduğu gibi yalnızlık konusunda da ölçülü ve dengeli olmak sırat-ı mustakimde sebat için çok mühim! Bünye için diyet ne ise seyrin sıhhati için de yalnızlık odur.”
Evet, yalnızlık yaşamdır, yaşam da sonsuzluktur. Bunu bir bilebilsek!.. Korkularımızdan, kontrollerimizden, kendimizi “ben” dediğimiz duygularımızdan bir kurtarabilsek! Önce kendimizi, sonra herkesi, sonuçta hiçliği sevebilsek!.. Hiçlik kadar küçülebilsek, o noktaya varabilsek!.. O zaman neler olacağını, nerelere varabileceğimizi bir görebilsek!.. Bunu, şimdiki halimizle bir kıyaslayabilsek, bir karşılaştırabilsek! Ne makama ben geldim kalır, ne ben yaptım, ne de benim mülküm deme gafleti.
Söylemek kolay dediğinizi duyar gibiyim. Bir çalışanımın çocuğuna beyin kanseri teşhisi konulmuş. Tedavisi sürüyor. Bazen iyiye, bazen kötüye gidiyor çocuğun durumu. Ebeveyn perişan, teselli istiyorlar ve belki de neden biz sorusunu sorarak, tedavi mücadelesi yanında isyan dalgasıyla mücadele ediyorlar. Gözümün önüne kendi evlatlarım geliyor, Allah korusun onlara öyle bir durum olursa ne yaparım diye düşünüyorum, teselli verecek mecalim kalmıyor.
Bir dostum geliyor, eşinden boşanmış, mahkeme çocukları eşine vermiş. Dardayım, zordayım, çocuklarımı özledim, ruhum daralıyor, psikolojim bozuk, stresliyim, ne yapayım diyor. Kendime bakıyorum; derdim, sıkıntım herkesten çok. Kim verdi bunları diyorum, ben ne yaptım ki? Bir ingilizin intihar esnasında Allah’a yazdığı mektup geliyor aklıma. ‘Varsan bir mesaj gönder diyor, kapı çalıyor, adam boğazındaki ilmeği çözüp kapıyı açıyor, gelen kişi adama kutlu doğum haftası nedeniyle bir program için davetiye veriyor. Davetiyede “(Ey Muhammed!) Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik. Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım” Mealindeki ayet var. Hemen hem nefsime, hem dostuma sesleniyorum; aç kapıyı, Allah’la dost ol, derdini dinlemeye, sana teselli olmaya gelmiş, hadi O’na doğru yol al’ diyorum. Bizler de O’na doğru yol alan varlıklar değil miyiz? Bütün ruhsal çalışmalar bizi özümüze, Allah’a götürmüyor mu, hastalıklar, şifalar, doğumlar, ölümler bizim için değil mi zaten diyorum… Bütün narsistliğimden boşalıp, acizlikle doluyorum birden… Ve Sebahattin Zorlu’nun dizeleri geliyor aklıma:

Ey kendini küçük bir şey sanan,
İnsanda doğar, batar iki cihan,
Sen onu et kemik görürsün amma;
Ondan başkası değildir yaşayan.

Hiçliktir huzur, sessizliktir lisan,
Ne hikmetse bunu unutuyor insan,
Ne zaman dalıp meyil etsem dünyaya,
Hapishanem olur mekan, gardiyanım olur zaman.

Öyleyse; dua etmekten başka ne gelir elden. Dua hiçliğimizin itirafı değil mi ki zaten. Her şeyi veren O olduğu gibi, alacağı zaman bizi fiillerin sebepleriyle meşgul edip, kuluna kendini imtihan sırrına rağmen kabir başında yalnız tek başına kaldığımızda, yani en apansız, en zamansız bir anda kafamızı vurduğumuzda mezar çatısına, apaçık kendini aşikar gösteren de o değil mi?
Şimdi gelin baştan alalım isterseniz; şeksiz şüphesiz sevgi ve iyilik, ardından olgunluk mertebesi, daha sonra farkındalık, farkındalığın kendini bilme boyutunda yalnızlık, evren içinde yalnızlığın dayanılmaz hiçlik duygusu ve Allah karşısında acziyeti anlayıp O’na ram olma, dua dua yalvarma.
Bir hiçlik yolcusunun dizeleriyle son verelim isterseniz.

Öylesine çoktular ve aslında yoktular.
Kıl payı kaçırılmış zamanların ve bütün bir hayatın tortusu gibi,
hep yanı başımızda ve göz hizamızda kaldılar.
Sert kapaklı, ciltli ve kuşe kâğıda basılmış hayat hikâyeleri vardı her birinin.
Gözler her yerde onları aradı.
Var olmak biraz zaman alırdı, var kalmak bir anlık masal.
Ya hiçlik.
Bir ömür? Bir kaç ömür. Ömürler…
Yola çıkmakla ‘hiç’ olunmuyor üstâdım..
Yolcu daha hiç nedir bilmiyor.
Hiçlik O'na sunulmuş bir sırlı kapı.
Bu kapının ardında neler var bilmiyor.
Hiçlik zamanın çarklarından azâd edilmiş bir bilinmeyen,
kontrollü bir yolculuk,
hiç olabilme arzusu,
hiç kalabilme cesareti.
Hiç olma cesaretin var mı?
Dokunmasalar kelimelerine, görmeseler, bilmeseler, canın yanar mı?
Kalbin başka iklimleri arar mı?
Soru sormayınız…..
Hiçlikte yarışınız.

Çarşamba, Ekim 15, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 1 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR 8

Rüya sen olsan, uyanmadan izlerim,
Gece sen olsan, uyku bilmez gözlerim,
Mehtap sen olsan, sabaha dek beklerim,
Gündüz sen olsan, güneşe batma derim,
Gurbet sen olsan, umursamaz giderim,
Duygu sen olsan, mutluluktur hislerim,
Şiir sen olsan, ilhamımdan gizlerim,
Gülüm sen olsan, gözyaşımla beslerim,
Sazım sen olsan, telindir bestelerim,
Dünya sen olsan, kalır mı hiç kederim,
Ölüm sen olsan, Azrail’i beklerim.

03.12.1996

Salı, Eylül 30, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

KADIN VE ERKEK ÜZERİNE


 Çinli bir bilgenin erkeklere beş öğüdü şöyle; 
1. Ev işlerinde ve zor işlerde sana yardım edecek olan, aynı zamanda da iyi bir işi olan bir kadın bulman önemlidir. 
2. Esprili, nüktedan ve seni güldürmesini bilen bir kadın bulman önemlidir.
3. Kendisine güvenebileceğin ve sana hiç yalan söylemeyecek bir kadın bulman önemlidir.
4. Seninle aşk yapmayı seven bir kadın bulman önemlidir.
5. Bu dört kadının birbirini tanımamaları çok daha önemlidir. Espiriyle karışık farklı bir bakış açısı…
 Benim, kadın ve erkek olgusuna farklı bir perspektiften ve hatta çok uç noktadan kadın ve erkek nasıl görünüyor konusunda yıllar önce kaleme alınmış bir yazıyı tekrar bu hafta sizinle paylaşalım.

Çarşamba, Eylül 24, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 2 Yorum »

BİR BAŞKA AÇIDAN 28 ŞUBAT


Şubat oldum olası tedirgin olduğum bir aydır. Soğukluğundan mıdır, yoksa hiç olmadık bir şekilde sıcak geçmesinden midir bilmem, insanları yoran, moral bozan, karamsarlığa iten boğucu bir havası var Şubat’ların…
40 yıllık ömrümde 40 Şubat yaşadım. Tedirginliğime rağmen şahsi hayatıma dair çok iz bırakan önemli hikâyelerim olmadı belki Şubat’larda. Hikâyeleri olanları çok duydum ama onları da yazmak ve yazıyı dramatize etmek istemiyorum. Fakat dikkatlerinizi çekeceğim konu son dönemde yaşananlar ve 28 Şubat dönemi oluşumlarıyla, geçmiş dönem tarihi tekerrürlere dair tespitler üzerine olacaktır.
“Demokrasi; hürriyet, eşitlik, sosyal nizam, anayasal haklar ve özgürlük olarak sözlüklerde geçer. Türkiye’de demokrasi dediğinin, eğer paralel yapılanmalar başarılı olursa dört-beş yıllık bir ömrü topu topu da seksen yıllık bir geçmişi vardır.”
Yani paralel yapılanmalar amaçlarına ulaşabilirlerse, görünen o ki; Türkiye’de demokrasi artık can çekişmekte ya da millet başarılı olursa ilelebet payidar olacak güçlü bir devlet anlayışı olacaktır.
Geçmişte benzer yapıların direktifleriyle verilen bir gensoru ile yıkılan hükümetlerin yerine yeni bir seçim hükümeti kurma görevi yine aynı yapıların direktifleriyle hareket eden siyasilere, hem de anayasa devleti, hukuk devleti ve demokratik cumhuriyet teamülleri yıkılmak suretiyle verilmiştir. Yüce anayasamızın parti değiştirme yasaklarına rağmen, yıllardır süregelen parti değiştirme rekorları, yanlış hukuki yargılamalar, çiğnenen insan hakları ve krallıkları aratmayacak bir Demirel-Sezer yönetimindeki Çankaya dönemi, sonuçta da ağızların iğrenç sakızı haline gelmiş laik-cumhuriyet, antilaik-cumhuriyet karmaşası… Aynı sebeplerle Osmanlı’yı yıkmış ve bugün Türkiye’yi yıkmak isteyen, kendi düzenlerini kurmak için önlerine gelen her şeyi yıkmaya ayarlanmış dozer ülkelerin istihbaratçı operatörlerinde ne gam ne keder…

Salı, Eylül 16, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

FİLİSTİN'İ ÖP BENİM YERİME

Açmışsın kanatlarını, uçuyorsun diyardan diyara…
Ey rengini bulutlara vermiş beyaz güvercin!
Ebabillerin yareni ol ve su serp gönlüme…
Bu gece uğrarsan Filistin’e selamımı söyle.
Çaresizliğimden, acizliğimden bahsetme sakın,
Birde bana üzülmesin.
Öp yerime,
alnından öp,
onurundan öp,
şerefinden öp Filistin’i!
O beni tanımaz belki,
sorarsa; "Muhammed (s.a.v) ümmetinin çaresiz bir ferdi" dersin.
Başını sallayıp üzülecektir halime…
“Muhammed’in ümmeti ne halde?” diyecektir kendi kendine…
Söyle ona, bir de bana üzülmesin.


Perşembe, Temmuz 03, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

YAĞMUR DUASI

Yağmur duasının Arapçada adı istiska denir. İstiska yağmur istemek demektir. Yağmurun yağmadığı kuraklık zamanlarında, Allah'ın yağmur yağdırması için bir belde ahâlîsinin topluca dua etmeleri denir. Yağmur duasını yapmak sünnettir. Hem Peygamberimiz hem de onun halifeler döneminde yağmur duası yapılmıştır. Yağmur duasının peşi peşine üç gün ve yerleşim bölgesi dışında olması müstehaptır.
Yağmur duasına gitmeden önce, sadaka verilmeli, günahlardan tevbe edilmeli, dargınlar barışmalı, haksız olarak alınan şeyler sahiplerine geri verilmelidir.
Bir bölgede kuraklık olması durumunda o bölge sakinlerinin mümkünse topluca bölge dışına, açık bir alana çıkıp tövbe istiğfardan sonra Cenab-ı Allah’tan bolluk ve berekete vesile olacak yağmur göndermesini istemeleri, bunun için dua etmeleri, yalvarıp yakarmaları sünnettir. Yağmur duasına çıkıldığında duadan önce iki rekat namaz kılanabilir.

Cuma, Nisan 25, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

BU KADAR ZOR MU?

1. Hadi kabul edelim…
Siz paralel yapı değilsiniz.
Dinlemediniz, dinlendiniz.
İzlemediniz, izlendiniz.
Kumpas kurmadınız, size kumpas kurdular.
Emniyette, yargıda, eğitimde, orduda art niyetli olarak kadrolaşmadınız, fakat art niyetli kadrolar kendilerini sizdenmiş gibi gösterdiler.
Siz ajan değilsiniz, ajanlık yapmadınız, fakat devlet üzerinde emelleri olan ajanlar içinize girip sizin saflığınızdan da faydalanarak sizi kötü emellerinde kullanmaya çalıştılar, ama siz müsaade etmediniz, tehdit edildiniz, santaj gördünüz.
Sizin burs, yardım, sadaka, zekât adı altında gönüldaşlarınızdan makbuzsuz, belgesiz aldığınız paralar yardım, ama başka vakıf, cami, okul veya derneklere başkaları tarafından yapılan parasal yardımlar ise ihale rüşveti veya yolsuzluk aklama parası.
Sizin iş adamlarıyla, sermayeyle hiç işiniz olmaz, ama onlar size yardım, sponsorluk veya burs parası vererek, ülkemizin fahri elçileri olarak kabul gören sizin yurtdışı öğretmenlerinizden, bazı ihalelerinde yardım etmeleri için ricacı oldular, ama siz yine de istediklerini yapmadınız. Gönüllerini almak için ananas gönderdiniz, tespih hediye ederek “bizim işimiz sadece Kur’anı tebliğ ve zikrullahtır” mesajı verdiniz. Buna da tamam dedik.
Beddua etmediniz, talebelerinize de ettirmediniz, 
“Peygamber Türkçe Olimpiyatlarına geldi” demediniz, O’nu dizilerinizde miraç hadisesiyle kullanmadınız, 
Hatta Hoca Efendi geçmiş sohbetlerinde “hakimde kiralarsınız, savcıda kiralarsınız, amacınıza ulaşmak için bir verip bin alırsınız” diye sizi yönlendirmedi, PKK sempatizanları için “evlerine uyuşturucu koyup, ihbar edip yakalanmalarını sağlayabilirsiniz” demedi, "bu davanın selameti için gerekirse Türkiye feda edilir" diye söylemedi. 
Zaman zaman verilen dine ve itikadi zorunluluklara aykırı fetvalarda Hoca Efendi tarafından söylenmedi. Kabul edelim bunların hepsi montajdı, dublajdı.
Ve daha yaptığınız iddia edilen yanlışları hiç yapmadınız ya da bize aktarıldığı gibi yanlış değil, siz doğru yaptınız, birileri yanlış gösterdi bize.



Çarşamba, Mart 05, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 1 Yorum »

YA HER GÜNAH SARHOŞ ETSEYDİ?

Zamanında bir evliyanın dergâhına sarhoş olarak gelen adamı, evliyanın talebeleri tartaklamış ve ''nasıl bu kapıya bu halde gelirsin'' diye hesap sormuşlar. Evliya gelmiş ve adamı tartaklayan talebelerine dönüp şöyle demiş;
''Bu adam içki içmiş ve sarhoş olmuş, size ne oluyor ki sarhoş gibi hareket edip sağa sola sataşıyorsunuz. Eğer her günah sarhoş etseydi ne olurdu? Siz kendi halinizi düşünün.''
Öncelikle şunu söylemek gerek. Ben kesinlikle sarhoşlar kötü demek istemiyorum. Yani sarhoşluğun değil Allah’ın emri ilahisiyle içkinin düşmanıyım.

Evet, öyle çok çeşitli günahlara müptelayız ki, aşina olduğumuz bu günahların farkına bile varamaz olduk. Veya birlikte yaşamaya alıştığımız bu günahların ayyaşı olduğumuz halde, sıradan hareketler ve meşru işler zannetmeye başladık. Şer’i hükümleri referans almamız gerekirken, kendi bozuk yaşantımızı referans almaya başladık. Bizim yaşantımıza uymayanları da kınar ve dışlar olduk.

Cuma, Şubat 14, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

ANDIKLIK ORMANINA GİDEN BİR YOL HİKAYESİ

        
Uzak diyarlarda memleket hasreti çekenler için sılayı rahim yaptığında mahallesinden yayılan tezek kokusu bile güli-ranâ gelir ki, özlemi hicret ettiği diyarlarda burnunun kemiklerini sızlatmıştır kim bilir defalarca.
Televizyonda veya radyoda çıkan memleket haberleri veya hareketli bir memleket türküsüyle duygulanır, belki gözleri dolar, çelik çomak oynadığı zamanlar, misketlerinin çamurluyken bile pırıl pırıl geldiği günler gelir aklına memleketinden uzakta yaşayanların. Pınarbaşı’ndaki iri baş kurbağa yavruları, rahmetli Deli Aliye’nin çamaşır tokmaklarken söylediği ağıtlar gelir ve saplanır kalır zihninde. 
Yıllar önce erozyon bayramı diye yapılan kutlamalarda, gölgelenirken altlarında, dallarına çıkılan ve kırılan ağaçlar gelir ve o ağaçlar hiç ölmeyecek zannedersin aklının en çorak yerlerinde. 
İlköğretimden ortaöğretim sonuna kadar her yıl kum sivri eteklerinde ziraat bahçesi denen yüz ağaçlık küçücük alana binlerce fidan dikilişi ve bakımsızlıktan hiç birinin tutmayışı sarsar bedenini sıtma nöbeti gibi her baharda. Belediye başkanlarının onca araştırmalar yaptırarak cadde ve sokaklara diktirdikleri, Karapınar toprağına ve mevsimine uygun yüz binlerce fidan ve o fidanları koyunlarına aç kalmasınlar diye yediren hayvan sever komşu fotoğrafları belirir zihninde. Burnuna alt dalları koyunlar tarafından yenmiş ölmek üzere olan küçücük akasya fidanlarından püfür püfür rayihalar gelirken, hayvan sever komşulara ettiğin küfür küfür kelimeler dökülür dilinden yeniden.

Pazartesi, Şubat 10, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BATILILAŞMA MI, MODERNLEŞME Mİ?


Avrupa Birliği yolunda Türkiye serüveni gitgide hızlanırken derinleşiyor. Türkiye modernleşiyor, teknolojik alt yapısıyla, eğitim politikası, bayındırlık, ulaşım ve ekonomi politikalarıyla, demokrasisiyle bunu göstermeye gayret ediyor. Peki Türkiye gerçekten modernleşiyor mu, yoksa batılılaşıyor mu? Geçmişini, kültürünü ve batı karşısında tuttuğu potansiyel din gücünü terk mi ediyor?
Meselâ Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Yeni Dünya Düzeni'nde siyasetin yönünü belirleyen önemli etkenlerden birisi uygarlıklar arasındaki çatışmalardı. Bu çatışmaların soğuk savaş sonrasına rastlaması tesadüf müydü? Yoksa İslam dünyasına karşı soğuk savaş stratejisi mi başlatılmıştı? Komünizmin çökmesinden sonra Batı'nın karşısında tek potansiyel güç, İslam mıydı? Türkiye, İslam Dünyasının en güçlü paydaşı ve İslam Medeniyeti eksenli uygarlıkların mirası olmasına rağmen Batının onu kabul etmesi şüpheleri üzerine çekmesi bakımından sorduğumuz sorularla çelişmiyor mu?
Bu soruların cevapları günler dolusu araştırma ve sayfalar dolusu sonuçlar doğurur, ancak ülkemizin bugüne geldiği noktada Osmanlı’dan günümüze batının etkisi ne oldu veya batı örneği modernleşme için tek alternatif mi sorusuna cevap aramaya çalışacağım. Avrupa Topluluğu, Avrupa kültürü ve Batı Hıristiyanlığının paylaştığı temele dayanır. Buna karşın, İran, Pakistan, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan ve Afganistan gibi Arap olmayan 10 müslüman ülkeyi biraraya getiren Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın temelini de kültür ve din teşkil ediyor. Ama kendi halinde bir ülke olan Japonya, kendine has bir toplum ve uygarlık olduğu için Doğu Asya'da buna benzer bir ekonomik birlik sağlayamadı.
Japonya, Singapur, Tayvan, Güney Kore gibi birçok Doğu Asya ülkesi Batılı olmadan modernleştiler ve çok zenginleştiler. Başarılarının kaynaklarını düzen, disiplin, aile sorumluluğu, çok çalışma, toplumculuğun bireyselliği bastırması, kanaatkarlık olarak gördüler. Bunlara zıt değerler olan bencillik, şüphecilik, bireycilik, otoriteye saygısızlık, düşük eğitim ve yaygın suç işleme gibi değerler, Batı'ya has özelliklerdi.
Mesela batılı bazı siyaset bilimciler, her şeye zanla yaklaştıklarından "ABD yıkılmak istemiyorsa her zaman yeni bir düşman bulmak zorunda" tezini attılar ve bu düşmanın 11 Eylül 2001'de bulunduğunu düşündüler. Tezlerini güçlendirirken "Usame bin Ladin, Batı uygarlığına, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etti. Dünyadaki müslüman topluluklar Bin Ladin'in peşinden giderse, bu 'uygarlıklar çatışması’ anlamına gelir” dediler. Halbuki bu tezleriyle kendileri uygarlıklar çatışmasını başlattılar ve güya saklamaya çalıştıkları Ortadoğu’daki Arz-ı Mevud emellerine alet ettiler. Bu çatışma ortamında dünyaya batının, modernizmin medeniyet çekirdeği olduğunu, buna karşılık İslam’ın, Müslümanlığın gerici, anti demokratik, çağdışı ve terör yanlısı bir sistem olduğunu yaymaya çalıştılar.
Geçmişte de bu tür oyunlar aynı siyasi bilimcilerin dedeleri tarafından sürekli oynanmış. Örneğin Osmanlının çöküşü hep 1800’lü yılların sonları, 1900’lü yılların başları olarak nitelenir ve koskoca imparatorluğun parçalanma süreci anlatıla gelir hep. Ama 1900'lü yılların başları Osmanlıyı siyasal anlamda çöküşe götürmüştü, ama bana göre siyasal çöküşe sebep olan ahlaki, ekonomik ve kültürel çöküş 1700’lü yıllarda Osmanlının Lale Devrinde (zevkin ve kültürel girişimlerin 12 yıllık simgesi olarak nitelenen) batıya gönderdiği bilim adamlarımızın Avrupa kültürü sanatı ve ordusu örnek alınarak kopyalama yenilikler ortaya çıkarmasıyla başladı. Bilindiği üzere Osmanlıda mutlak güç padişahın elindeydi. Yani padişahın siyasal dizginleri elinde tutması sözünün kanun olması Osmanlı siyasal anlayışında devlet kurumlarının düzgün işlemesini sağlıyordu. Ancak Avrupaya açılmanın sonrasında oluşan değişimle birlikte 18.yy’da dışa dönük genişleme siyasetinden uzaklaşılmış padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkün olmamıştır. Lale Devri sonrasında, giden bilim adamlarımız beyinleri uyuşmuş bir halde, batının şehevi, müzikli, eğlenceli, vurdum duymaz edasıyla kavrulmuş, ilimlerini batıda bırakmış bir vaziyette dönüp, Dolmabahçe sarayları, Sadabat köşkleri ile medeniyeti yaşayalım fikriyle bir dizi ekonomik ve sanayi tedbirleri almışlardır. Bunlardan birisi bugünkü adıyla IMF olan ve 1854 yılında Avrupa da kurulan Düyunu Umumiye komisyonundan borç para alma politikasıdır. Bunun karşısında bu borçları takip edebilecek Islahatı Maliye komisyonu oluşturulması ve gelen paraların Islahatı Maliye komisyonunu yürüten batılı, devşirme bürokratların iç etmesidir. Bu bürokratlar mali zekalarıyla transfer edildiklerinden padişahlar üzerindeki yaptırım güçlerini kullanarak, saraylar, köşkler, yalılar yaptırarak, ülkenin gidişine yeni bir yön vermişlerdir. Artık Osmanlı yeni bir değişim sürecine girmiş Avrupalılaşmaya “Batılılaşmaya” başlamıştır. Osmanlı’da artık savaş yoluyla genişleme değil diplomasi yoluyla iyi geçinerek barış amaç ediniliyordu. Bir savaştan kaçan Osmanlı birdenbire kendini başka savaşların içinde buluyor Rusya ile başlayan ilk mağlubiyeti diğerleri izliyordu. 1730 yılında Patrona İsyanı ile Lale Devri kapanmış; ancak Osmanlı kurumlarının Batılı örneklere göre düzeltilmesi devam etmiştir. Ve 1900’lü yıllara gelindiğinde ekonomik, sınai ve savunma gücü olmayan Osmanlı dağılmış, küçülmüş ve batılılaşmış halde parçalanmayı beklemektedir. Ve maalesef Sultan Abdülhamit'in Osmanlıyı kurtarmak için yaptığı, ekonomik, kültürel, sosyal, sınai, bayındırlık, güvenlik ve ulaşım hamlelerindeki tüm gayretlerine rağmen, içeriden ve dışarıdan hasta adam algısı oluşturmak isteyen, olmadık entrikalar ve ayaklanmalar çıkaran güçler, koskoca imparatorluğu çöküşe götürmüştür.
Durum bugünde farklı değildir. Mesela AB-Türkiye ilişkileri. AB'ye üyelik sürecinin aşamalarını tartıştığımız bugünlerde ekonomik sıkıntıları aşmış, işsizliği azaltmış, istikrarı sağlamaya çalışan bir ülke olarak, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde üç problemin olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri çözüm süreci, diğeri yargı, emniyet ve işdünyası içinde iktidara karşı oluşturulan paralel yapı ve son olarak korkarım Avrupalıların hem hükümetler hem de halk seviyesinde, Avrupa Birliği'nde bir müslüman ülke görmek istememeleridir. Ben bunu bir iddia olarak ortaya koymuyorum, yalnızca olan bir şeyi söylüyorum. Bu meyanda benim söylediğim Türkiye'nin yeni bir yol çizebileceği ve gelecekte farklı bir rol üstlenmek isteyebileceğidir. Burada ana tema İslam Medeniyeti olacaktır. Ne yazık ki, İslam medeniyeti bir lider ülkeden yoksun; İslam ülkeleri Batılı ülkeler gibi dayanışma ve işbirliği içinde değil, arap baharı algısı islam toplumlarında bir bahardan ziyade, soğuk rüzgarları getirdi. Çelişki de bu noktada ortaya çıkıyor. Eğer dediğim gibi organize olamayan bir İslam medeniyeti sözkonusu ise böyle bir medeniyet Batı medeniyetine karşı nasıl tehdit oluşturacak? Hem batı, İslam ülkelerinin askeri teknolojiden, ekonomiden, enerjiden, gelişmişlikten ve öz kültüründen mahrum edilmelerini istiyor. Aynen geçmişte Osmanlıda istediği gibi.
Modernleşme Batılılaşmadan da mümkündür; modernleşme ve ekonomik kalkınma daima toplumun yerli kültürünün reddini ve Batı kültürünün alınmasını gerektirmemektedir. Belki Batı modernliği yarattı ama diğer toplumlar ve kültürler kendi kültürlerinden kendi modernleşme ve kalkınma tarzlarını geliştirebilirler. Demokrasiyi destekleyecek tek kültürün, Batı kültürü olduğuna inanmıyorum, şöyle ki "İslam'da, Kuran'da ve İslam geleneğinde demokrasi unsurlarının tamamı mevcuttur”, Asrı saadette en güzel örnekleri uygulanmıştır. Kendi dinamiklerimizi harekete geçirip, geçmişteki tuzaklara düşmeden, hareket edersek, kendi kültürümüzle, yapımızla, dinimizle, beynimizle, güven, disiplin ve çok çalışma ile Japonya örneğinde olduğu gibi batılılaşmadan modernleşebileceğimize inanıyorum.
Not: 1890 yılında Osmanlı ile Japonya arasında ortaklaşa başlatılan Batılılaşmadan Modernleşme çalışmaları daha ilk adımında Ertuğrul Fırkateyninin Japonya açıklarında bir tayfuna yenik düşerek alabora olmasıyla sona eriyor. (ki ben buna inanmıyorum, koskoca fırkateyn buradan okyanuslar aşıp Japonya’ya gidiyor, ama dönüş günü daha iskeleden ayrılır ayrılmaz batıyor, araştırılmalı ve altından başka tayfunların çıkıp çıkmadığına bakılmalı) Bugün de dünyanın sayılı ekonomileri arasında yer almaya çalışan, IMF'e borcu bitmiş, yaptığı çılgın projeler, ulaşım ağı ve enerji anlaşmalarıyla stratejik önemini arttıran bir Türkiye'nin hem de önemli bir seçim öncesi operasyonlar ve kavga ortamına sokularak istikrarsızlaştırılmaya çalışılması ve AB nezdinde itibarsızlaştırılması gayretleri Türkiyenin önünü kesmeye yönelik bir tayfun değilde nedir?

Salı, Şubat 04, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

DİN SİYASETE ALET OLURSA...

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki; Siyasete girmek ile oy vermek veya bir partiyi tercih etmek farklı şeylerdir. Kaldı ki, Risalei Nur talebelerinin toplu olarak bir partiye oy vermek için bir karar almaları da söz konusu değildir. Fakat ferasetleri ile hareket ettikleri için bu güne kadar bir partiye daha ziyade oy vermiş olabilirler ve de bundan sonra da verebilirler.

Hala maalesef takım tutar gibi parti tutmakta veya düne kadar eleştirdikleri halde Atatürkçülerin Atatürk’ü ilahlaştırdıkları gibi bazı dini gurupların liderlerini ilahlaştırdıkları hadiselere şahit oluyoruz. Daha önce “2013 Türkiye’sinde Vesayet ve Cemaat Kavramı” başlıklı yazımda yazmıştım. ‘Günümüzde ki cemaat ve tarikat liderlerine bağlılığın birçoğu bu türdendir. İşi şirke kadar götürüp kendini Müslüman sanan zavallılar hiçte az değildir. İstismarcılar lidere teslimiyet işinde başarılı olmak için, liderlerinin; “her dediğinin doğru olduğu” anlayışı ile bağlı olan şahısların iradelerini yok etmeye çalışıyorlar. Hatta sıkça kullanılan tabiriyle “şeyhin günahında bile keramet vardır” denilerek lider bir hata yaptığında veya günah işlediğinde bile kul ve beşer oldukları unutularak veya kasıtlı olarak unutturularak ‘şeksiz şüphesiz doğru ve bir hikmeti vardır’ mülahazasıyla bütün bir topluluk zan altında bırakılmaktadır.’ Bu siyasette de böyle.


Cuma, Ocak 31, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

BEN DE SİZİ NURCU ZANNETMİŞTİM!

Siyasetin kelime anlamı itibariyle iki tarifi vardır. Birisi “İdare etme, yönetme sanatı”, diğeri “insanları ıslah ve irşad sanatı”.
Yönetme sanatı, devletin politikasından, bir şirket müdürünün yönetim biçimine kadar uzanan çok geniş bir sahayı içine alıyor. İnsanları ıslah ve irşad sanatı ise peygamberi bir metod olarak amellerde sadece rıza-yı ilahiyi hedefleyen bir düstur içeriyor.
Bediüzzaman Said Nursi’nin Meyve Risalesinin 4.meselesinde konu ile ilgili olarak, “Küçük dairede büyük ve daimi vazife var, büyük dairede ise küçük ve ara sıra vazife bulunabilir.” deniyor. Burada muhatap Nur dairesi içinde dine hizmet eden şahıslardır. Yani sizin vazifeniz küçük birer bireyler olarak daimi vazifeniz olan imanı kurtarma meselesinde peygamberi ıslah ve irşad ile rıza-yı ilahiyi bırakmamanızdır. Büyük daire olan devlet yönetiminde ise içtimai ve siyasi hadiseler içinde boğulmadan, kalabalıklarda kendini kaybetmeden, kalbini ve ruhunu her zaman ön planda tutarak hareket etmek gerektiği belirtilmektedir.

Perşembe, Ocak 30, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

NUH'UN (A.S) GEMİSİNDEKİ MA'ŞERİ VİCDAN...

Kıssadır anlatılır; Hz. Nuh (a.s) gemi inşa ederken inkârcılar, engel olmak için gemiye pislemeye başladılar ve her gün def’i hacetlerini gemiye yapar oldular. Bir zaman sonra gemiye pisleyen inkârcılar kaşıntılı bir hastalığa yakalandı. Fitneyi başlatanlardan biri hacetini gemiye yapayım derken ayağı kaydı ve pisliğe gömüldü. Birkaç gün sonra yaralarının iyileştiğini gördü. Bu durumu tüm inkârcılara bağırarak ilan etti. Bunu duyan hastalığa yakalanmış ne kadar inkârcı varsa gemiye hücum etmiş ve var güçleriyle daha önce pisledikleri yerleri elleriyle vücutlarına sürmeye, iyileşmek için kendilerini pislikle ovmaya başlamışlardı. Öyle ki gemideki tahta aralarında kalmış pisliği dilleriyle sıkıştıkları yerden çıkaranlar dahi olmuş ve gemide bir gram pislik bırakmamışlardı.
O zamanın ma’şeri vicdanına Hz. Nuh (a.s)’mı şikâyet eden inkârcılar kendi pisliklerini kendi dilleriyle temizlediler.
Bugün de dünya üzerindeki küresel krizlere, savaşlara, kuraklıklara tufan mülahazasıyla bakarsak, kurtuluş ve bir bakıma istiklal mücadelesi ile Türkiye gemisini inşa edenlerin var olduğunu görürüz. Ancak bu geminin yapılmasından rahatsız olan ya da gemiye kendi menfaatleri doğrultusunda ‘şekil vermeye’ çalışan ve yapamayınca da gemiyi kirletmek için ellerinden geleni ardlarına koymayanlarda var maalesef.

Salı, Ocak 28, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

TÜRKİYE'DE ALGI VESAYETİ

Son yıllarda sıkça kullanılan algı yönetimi kavramı aslında eski bir yöntemdir. Zira algı yönetiminin özünü “ikna ve inandırma faaliyetleri” oluşturmaktadır. Bu çerçevede tarih boyunca gerek fert gerekse de kurumsal bazda hedef kitleleri etkilemek için bu metot kullanılagelmiştir. Algı yönetimi yakın bir zaman diliminde Amerikan ordusu tarafından ortaya konmuş, ‘istihbarat sistemlerinin ve liderlerin resmi tahminleri, dış ilişkileri ve resmi eylemlerini etkilemenin yanında, toplumların duygularını, motivasyonlarını etkilemek amacıyla yapılan yayınlar ya da seçilen bilgiler ve göstergeleri inkâr etme eylemidir’ şeklinde izah edilmiştir. Algı, 'bireyler tarafından hisleri sayesinde edindikleri bilgileri anlamak ve içinde bulundukları dünyaya düzen vermek için, seçme, organize etme ve yorumlama işlemidir' biçiminde tanımlanmıştır. Psikolojik harekâtla aynı anlamda kullanılan algı yönetimi, Pentagon tarafından verilen tanıma göre ise; duygu, güdü ve muhakemelerini etkilemek amacıyla, izleyicilere, seçili enformasyonu ve sinyalleri taşıyan ya da inkar eden faaliyetler bütünü şeklinde geçmektedir. Yani psikolojik harpte maksat önce bir bataklık oluşturmak, ardından ‘bataklığı kurutmak için geldim’ deyip kurtarıcı aktörlüğe soyunarak popüler kültürle çevrenin desteğini almaktır. Yani asıl amaç bataklığı kurutmak değil, kandırılanları bataklığa çekmektir.
Perşembe, Ocak 23, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE CEMAAT KAVRAMI

İslâmi cemaatler bağlamında asrısaadetten günümüze tüm İslam coğrafyasında var olan, Kur’an-ın özüne dokunmadan yapılan yorum farklılıkları, amel, itikad ve mezhep ayrılıklarıyla doğan tasavvuf, tarikat, meşrep ve görüş topluluklarından bahsedebiliriz. Hem şeriat referansıyla yönetilen devletler hem de laik cumhuriyet temelinde yönetilen devletlerin neredeyse tamamında bu cemaatler mevcuttur. Bu toplulukların liderleri amelî, itikadî veya meşrebi geleneğe göre Şeyh, Mürşid-i Kâmil, Üstad, Efendi, Molla tanımlamalarıyla adlandırılır ve insanların intisâb veya biat etme yoluyla bağlandıkları kişilerdir. Genelinde liderin görevi, silsile itibariyle peygamber soyundan gelmiş, peygamberin ahlâkıyla ahlâklanan, yaşantısının tamamını Kur’an ve Sünnet ölçüsünde geçiren ve gayesi İslâmı tebliğ ve bireylerin imanının kurtarılması hususunda rehberliktir. Kur’an ve Sünnete göre, liderlik vasıflarını taşıdığı sanılan bir kimseye intisâb eden bir kimse hiç bir zaman bir peygambere bağlanır gibi bağlanmamalıdır. Adı ne olursa olsun İslâmi bir topluluğun başındaki lider kendisine vahiy gelen bir kimse değildir. Liderin kendisi dahi, Peygamber Efendimize tabi olduğu için, İslâm’ın kurallarına tabi olmak mecburiyetindedir. Bu sebepledir ki; bir kimsenin liderine bağlılığı, Kur’an ve Sünnet ölçüsü içinde olmalıdır. Aksi durumda böyle birinin dünya ve ahireti helak olur.

Salı, Ocak 21, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE ÖRGÜT KAVRAMI

             
Örgüt; günümüz dünyasında bütün ülkelerde değişik misyon, taraf, lobi, kulüp, din, dil, ırk, azınlık, cemaat, camia veya mezhep adı altında gerek iyi niyetli ve gerekse kötü niyetli menfaat perest kişi veya kişilerin bir araya gelmesiyle oluşturulmuş, genelde tüzel kişiliğe sahip, bir lideri ya da birden çok yöneticisi olan oluşumlardır. Kanuni yollarla kurulmuş Sivil Toplum Kuruluşu, vakıf, dernek, oda, birlik olarak faaliyet gösterenler yanında, gönüllülük esasına dayalı ortak din, dil, ırk, mezhep ve meşrebe bağlı insanların oluşturduğu birçoğu vatansever, yardımsever, bireyler topluluğu olarak faaliyet göstermektedirler. Bütün bu örgütlerde bulunan insanlar devletin her kademesinde, amir, memur, işçi, esnaf gibi halktan bireyler olup, vatanıyla, milletiyle, hükümetiyle hiçbir problemleri yoktur. Ta ki; makam, para veya hedefledikleri idealler noktasında devletin koyduğu kanunlar veya engellemelerle karşılaştıklarında doğru bildikleri kendi düşüncelerini ve faaliyetlerini her yolu mübah sayarak ve belki de bunu kanuni, örfi, kültürel veya dini motiflerle destekleyerek ne pahasına olursa olsun gerçekleştirme yoluna gidebilmektedirler.
Dünya üzerinde devletlerin kurulduğu günden bu güne terör gurupları, faiz ve rant lobileri diyebileceğimiz art niyetli ekonomik çevreler, azınlık psikolojisiyle ortaya çıkmış din, dil, ırk, mezhep temelli oluşumlar kendilerince hak mücadelesi için taraftar toplayarak devletleri içten ve dıştan yıkabilmenin yada ele geçirebilmenin mücadelesini vermişlerdir. Türkiye özelinde ele alındığında

Pazartesi, Ocak 20, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE KÜRESEL SERMAYE

               
Finans; kaynak ihtiyacı olan girişimciler ile birikim sahibi yatırımcılar arasındaki kaynak alış verişini sağlayan kurumların yatırım ve parasal araçları ile piyasaları düzenleyen kurallardan oluşan yapıya finans denir. Finansal piyasalarda yapılan yatırımlar ileride olacak olayların belirsizliğinden ötürü yatırılan paranın kaybedilme riskini içermektedir. Anaparanın geri dönmeme riskinden başka, faiz riski, döviz riski gibi yatırım aracının fiyatını ve dolayısıyla getirisini etkileyen riskler de bulunmaktadır. Genel olarak, beklenen getiri yükseldikçe, risk de artmaktadır.
Küresel finans ve sermaye boyutuyla dünyanın bugünkü haline baktığımızda, Batı hızla bir enkaza dönüyor, tarihe mal ettikleri, Nobel ödülleriyle onöre ettikleri iktisatçıların marifetiyle kurdukları ekonomik sistem tel tel dökülüyor. Kuruluş amaçlarının aksine silah sanayi baronlarının gizli patronları emrine geçmiş olan Birleşmiş Milletler ve NATO, güdümündeki askeri güçlere sert yaptırımlar emrediyor ki silah satarak krizden etkilenmesinler. Çok güvenilen, yıkılmaz kale sanılan uluslar ötesi bankaların her gün biri devlet kontrolüne geçiyor. ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi Batı dünyasını temsil eden ülkeler, krizle baş etme konusunda acz içinde kıvranıp duruyor.

Cuma, Ocak 17, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE YARGI

Yargı; seçilmiş yasama ve yürütme organlarının ortaya koyduğu hukuk sistemi içerisinde gücünü kanunlardan alarak görevini ifa eden üç ana erkten biridir. Demokraside Yasama ve Yürütme üzerinde Anayasal denetim olmasına rağmen Yargı üzerinde her hangi bir denetim mekanizması bulunmamaktadır. Bunun için bağımsız yargı olarak adlandırılır. Ancak bağımsız yargı, bağımsızlığını tarafsızlık için kullanamadığından, temel çıkış noktası olan ‘hukuk devleti’ prensibiyle topluma ve devlete yön vermeye çalışmaktadır. Hukuk toplum yaratmaz, toplum hukuk yaratır. Toplum hukuk için değil, hukuk toplum içindir. Hukuk sosyal bilimdir ama hukukun matematik ve mantık yönü de vardır. Herkese göre bir başka biçimde uygulamanın olduğu yerde hukuk yoktur, izafilik vardır. Aynı hukukun ilkeleri farklı davalar için ayrı biçimde uygulanıyorsa orada tarafsız ve bağımsız yargı yoktur. Demokrasilerde hukuk iktidardakiler için, yargı muhalefettekiler için değildir. Diğer yandan mahkemeler yahut yargıçlar her türlü hatadan münezzeh de değildir. Yargılamalarını eleştirenleri, tutuklama ile tehdit eden bir yargının kendisi demokratik değildir.


Perşembe, Ocak 16, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE MEDYA

Türkiye'de medya; 2009’dan beridir yandaş ve muhalif medya olarak ikiye bölünmüş ve fakat maddi veya manevi menfaatler söz konusu olduğunda taraf değiştirme yoluyla, gerektiğinde çirkinleşen, dün söylediğini bugün inkâr eden, yaptığı haberler ve yorumlarla tabiri caizse pornografik bir dil kullanarak tamamen güvenilmez bir hale gelmiştir. Neredeyse bütün medya, ‘iddia edildi’, ‘öne sürüldü’, ‘olacağı tahmin ediliyor’, ‘alınan bilgilere göre’ gibi ispatsız, isnatsız, bilgi ve belgeden yoksun ve hatta iftiralara kadar varabilen haberler yapmaya başlamıştır. İlk sayfa manşetinden büyük puntolarla verilen bir yalan haberin itiraz metnini bile, yaptıkları kara propaganda bozulmasın, çamur at izi kalsın düşüncesiyle tekzip olarak orta sayfalarda, kenarda, köşede yayınlama yanlışına girmişlerdir. Hatta öyle ki iki yıl önce iktidarın yaptığı icraatları ve çıkardığı kanunları destekleyici haber ve yorumlar yaparken, bugün o icraat ve kanunla ilgili bir husus işlerine gelmediğinde, menfaatlerine uymadığında iktidarı kötüleyen, olumsuz algı doğuracak girişimlerde bulunacak bir şekilde halk üzerinde bilinçaltı psikolojik baskı uygulayarak iktidarı itibarsızlaştırma görevini yapmaktadırlar. İktidar, yapılan yalan haberlere itiraz edip, medyayı eleştirdiğinde ise ‘medyaya sansür’ uygulanıyor kılıfına bürünerek halk üzerinde iktidara karşı olumsuz algı kurmayı sürdürmektedirler.

Çarşamba, Ocak 15, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

VESAYET, KUMPAS, PARALEL YAPI

Kral İngiltere’nin Troya arabasını çeken üç at ABD, İsrail ve Rusya’nın oluşturduğu küresel güçler ve devlet içindeki faiz ve rant çevreleri son zamanlarda Türkiye’de herkes tarafından kabul görmüş, sözü geçen, güvenilir bir cemaat vesayeti, yargı vesayeti, emniyet vesayeti, etnik köken ve mezhep farklılıkları nedeniyle örgütleşen azınlıklar vesayeti, medya vesayeti, finans vesayeti, ve bu vesayetleri iktidarla çarpıştırarak kurdukları kumpasla Türk halkı üzerinde olumsuz bir algı vesayeti oluşturma çabası içine girmişlerdir. Maksatları, mevcut iktidarı oluşturan hükümeti ve başbakanı yıpratma, görevden el çektirme, oy potansiyelini düşürme gibi görünse de asıl amaç Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkma idealidir. İşin garibi kullanılan bu çevreler, kullanıldıklarını çok geç anlamaktadırlar ve kullanıldıklarını anladıklarında ise iş işten geçmiş, hainler emellerine ulaşmış olmaktadır. Tıpkı Abdülhamid Han döneminde ordunun, yargının, medyanın, milliyetçilerin, şeriatçıların, Bediüzzaman, Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Akif Ersoy gibi âlimlerin ve padişaha muhalefet eden halkın geç anladıkları gibi.


Pazartesi, Ocak 13, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

AKP İKTİDARI VE TÜRKİYE'NİN SON 11 YILI

AKP İKTİDARI VE TÜRKİYE’NİN SON 11 YILI
Müslümanlar üzerinde oynanan oyunların gerçek yüzünün görülmesi ve anlaşılabilmesi için gerçek tarihin iyi okunması gerektiği inancındayım. Asrısaadetten günümüze, Emeviler, Abbasiler, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı ve bugün itibariyle İslam Coğrafyasında yaşanılanların hep aynı düzen üzerine kurulmuş oyunlarla yıkıldığı, düşürüldüğü, sekteye uğratıldığı ve hep tekrarlardan ibaret olduğu açıktır. Bu yüzden son dönemde Türkiye üzerinde oynanan oyunların nasıl ve kimler tarafından tertip edildiğini göstermek için Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi padişahlarından Veliyullah Sultan Abdülhamid Hanı ve dönemini aktarmaya çalıştık.
Türkiye’de Menderes dönemi, Özal dönemi ve Erbakan dönemi darbelerle, ekonomik krizlerle aynı oyun ve komploların kurbanı olmuştur. Son 11 yıllık AKP ve Erdoğan döneminde yükselişi engellenemeyen Türkiye Cumhuriyeti üzerinde de senaryo ve aktörler değiştirilerek malum oyunlar defalarca uygulanmış ve uygulanmaktadır.
Kısaca 11 yılın özetini yapacak olursak;

Cuma, Ocak 10, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

(III) GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ BUGÜNKÜ ZAMAN, SULTAN ABDÜLHAMİD HAN OLUR BAŞBAKAN ERDOĞAN

İTTİHAD VE TERAKKİ CEMİYETİ
Geçmişin İttihad ve Terakki Cemiyeti, o dönemde milliyetçiler, şeriat isteyen Müslüman guruplar, batıyı savunan modernist masonlar gibi birbirine zıt gibi görünen, fakat Abdülhamid’i tahtan indirme gayesiyle dış güçler tarafından bir araya getirilmiş, İngilizlerin kurduğu bir cemiyetti. Ancak bu cemiyetteki vatanseverler esas amacın Osmanlıyı bitirmek olduğunu çok geç anlamıştı. Hatta öyle bir propaganda çalışması yürütmüşlerdi ki, büyük Mütefekkir Mehmet Akif ve İslam Âlimi Bediüzzaman bile bu oyunun gerçek yüzünü anlayıncaya kadar Cemiyete destek vermişlerdi.
Son 200-250 yıldır tüm dünyayı yöneten ülkedir Britanya (Biz ona yanlışlıkla hep İngiltere demişiz). Britanya ve onun bal yapmaz Kraliçeleri; Avustralya, Yeni Zellanda, Kanada, Güney Afrika gibi adını sayamayacağım bir çok ülkeyi siyasal ve kültürel hegamonyası altına aldı.
İslam düşmanlığı Britanya'da eskiden beri vardı, ta ki ne zaman bunu dikkatli ve özenli kullanabileceği 1800'lü yıllara gelinceye değin gizli gizli yaptı. Arabistan'da hain vâhhabi mezhebini kuran İngiliz ajanlarıdır. Bu mezhep sayesinde İngiltere Mekkeyi kuklası Suudi Kral üzerinden işgal edebilmektedir. Bu da Arap Baharının neden oralara vurmadığını açıklamaktadır.
İngiltere, II. Abdülhamid döneminde de sinsi planlarını hep icra etti. Bir yandan Abdülhamid’le güler yüz politikası güderken bir yandan da onun kuyusunu kazdı.

Pazartesi, Ocak 06, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

(II) GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ BUGÜNKÜ ZAMAN, SULTAN ABDÜLHAMİD HAN OLUR BAŞBAKAN ERDOĞAN

Sultan Abdülhamid, tarihin kanunlarına uyarak, Osmanlı Devleti’ni yıkılmaktan ve parçalanmaktan kurtulmak için, Bediüzzaman’ın yerinde ifadesiyle, "mecburî, cüz’î ve yanlış olarak tamamen kendisine isnâd olunan hafif istibdâd’"a mecbur kalmıştır. Peki 30 yıl devam eden ve dünyanın muazzam bir parçası üzerinde hâkim olan bu şahsî idarenin özellikleri nelerdir?
Evvela, yanlış anlaşılan bir hususun altını çizmemiz gerekmektedir. Eğer Abdülhamid’in hükümetlerinin ve devlet ricalinin yaptığı bir istibdad varsa, bunu, dünyadaki baskı idareleri ile ve özellikle de İttihâd ve Terakki Partisinin uyguladığı oligarşik istibdad ile kıyaslamak mümkün değildir. Zira batıda istibdad deyince, bir şahsın veya grubun yargı, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplaması manası anlaşılır. Halbuki II. Abdülhamid devrinde, yargı tamamen şer’î hükümler çerçevesinde ve kadılar veya hâkimler tarafından yürütülmüştür. II. Abdülhamid’in yürütme gücünü, kendi kontrolündeki Meclisi Vükelâ (Bakanlar Kurulu) ve özellikle de devleti korumak için kurduğu Hafiye Teşkilâtı (Milli İstihbarat Teşkilatı) ile birlikte yürüttüğü doğrudur. Ayrıca sadrazamı ve nazırları, kimseye danışmadan azil ve nasb etmesi, yürütmedeki tek güce misâl olarak verilebilir. Bu noktada, Meclisi Meşveret usulüne riayet etmediği için, bazı İslâm âlimleri de onun zamanındaki icrââtlara istibdad yaftasını vurmuşlardır. Netice olarak, Abdülhamid’in devrini, bütün hak ve hürriyetleri askıya alan bir baskı rejimi manasında istibdad devri diye vasıflandırmak mümkün değildir.

Cumartesi, Ocak 04, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

(I) GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ BUGÜNKÜ ZAMAN, SULTAN ABDÜLHAMİD HAN OLUR BAŞBAKAN ERDOĞAN

Son dönemde ülkemde yaşanan olaylarla ilgili olarak “tarih tekerrürden ibarettir” hususunu dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Bu büyük komploda dış güçler ve Müslüman Türkiye Cumhuriyeti arasında bir ‘güç ve istiklâl mücadelesi’ yaşanmaktadır. Ülke içinde ise dış güçlerin oyununa gelmiş iki taraf vardır. Ben bu mücadelede taraf olacaksam eğer pek tabiî ki ülkemden yana tavır alarak, ülke içinde kavgaya tutuşmuş tarafların arasını bulmak için dış güçlerin oyununu bozma gayretinde olmam gerekir. Bu itibarla tarihi eserlerden ve gündemdeki olaylardan derlediğim yazıyı paylaşmak istiyorum.
Dünya üzerinde yüzyıllardır sömürü düzeni kurmak için çabalayan ABD, İngiltere ve bağlı uşaklarının I. Meşrutiyetin İlanından itibaren 1876 yılında hazırlayarak, 30 yıllık bir uğraş sonunda 1908 yılında Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak için uyguladığı ve kısmen başarılı olduğu kirli bir senaryoyu, tozlu raflardan indirerek tam yüz yıl sonra 2008 yılından itibaren tekrar uygulamaya koyduğunu görmemek için kör olmak gerekir.
O zamanın Osmanlı Padişahı, Cennet Mekan, Veliyullah Sultan II. Abdülhamid’in dönemine bakmadan bu günleri anlamak mümkün değildir.
Sultan II.Abdülhamid Han, tarihimizin en talihsiz idarecilerindendir. Onun talihsizliği daha tahta çıkar çıkmaz başlamıştır. "Kaht-ı Rical" tabirinin tam olarak kullanılabileceği bir devrede tahta oturmuştur. Otuz üç yıllık saltanatı müddetince, koca bir devleti bütünüyle parçalanmaktan kurtarmasına, vatan parçasının Ermeniler ve diğer Avrupalı devletlerce parça parça edilmesini önlemesine, perişan bir vaziyetteki ekonomiyi rayına oturtmasına, çok şümullü kültür ve eğitim seferberliğini başlatmasına rağmen "gelenin keyfi için geçmişe sövmeyi" âdet edinenlerin kaza oklarından kurtulamamıştır. Öyle ki günümüze kadar uzanan bir zaman diliminde Sultan II.Abdülhamid gerçek yönüyle ele alınmaktan ısrarla kaçınılmıştır. Hakkında gerçekçi bir inceleme yapılmadan Yahudilerin, Ermenilerin ve emperyalist emellerine mani olduğu için Avrupalıların yakıştırdığı "Kızıl Sultan" yaftası bazı yerli tarihçiler tarafından ısrarla kullanılmıştır.


Cuma, Ocak 03, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

HAFIZLAR! OL KİTAB-I MÜBİN'İN BÜLBÜLÜ NADANLARI...

Hafızlara emanet, Hafız "eman" demektir.
O düşünerek okur, maveraya yol bulur,
Bu âlemden kurtulur Hakk'da "mihman" demektir.

İlahi rahmetten kovulmuş şeytanın şerrinden,
Tüm vesvese ve ayartmalarından Allah’a sığınır önce.
Çünkü O, bu davetin sahibi ve duaları kabul eden yegâne Zât’tır.
Rahman ve Rahim isimleri birer kandil olur besmele çeken dudaklarda,
Gözlerin alamayacağı parlaklıktaki aydınlığın, tevhid şifreli anahtarıyla başlar,
Ve gark olur kulak kapısı, dil kilidine teslim ederken kendini…
Ardından gelen her bir harf,
İlahi mesajdır kulak kapısından ruh odasına giren.
Hem okuyan diller nurlanır, hem dinleyen kulaklar.
Yüreklere sevgi ve aşk tohumları ekerek Rabbine giden yolu bulmanın,
Yolcu olmanın ve yolculara kaptan olmanın şerefini taşır O’nu okuyan diller.


Çarşamba, Kasım 13, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

KURBAN UMUTTUR...

KURBAN, SİZİ BEKLEYENLERİN UMUDUDUR
Hayatında hiç et yememiş ya da yiyememiş insanlar var.
Sizin verdiğiniz iki kilo eti güneşte kurutup, havanda döverek toz haline getirerek siz bir daha gönderene kadar (ki eğer gönderirseniz) kaynamış suya tuz atar gibi bir tutam atarak aylarca belki yıllarca iki kilo eti katık yapanlar var.
"Kurban bayramı gelse de yine evimize tanımadığımız dostlarımız gelip halimizi hatırımızı sorsa" diye bekleyenler var.
Duymuşsunuzdur, Çanakkale Savaşında iki metre aralıklı iki siperden, düşman safları kısmında vurulmuş arkadaşını kurtarmak için kendi bulundukları siperden yeltenen askere komutanı; "gitme, hayatını tehlikeye atma, O zaten birazdan şehid olacak" der. Fakat asker dinlemez şarapnel parçalarının kaldırdığı toz bulutu içinde karşı sipere gider, arkadaşını omuzlar ve komutanının bulunduğu sipere getirir. Komutan şehid olmuş askeri görünce "bak arkadaşın ölmüş zaten, hayatını tehlikeye atmana değer miydi?" der. Şehid arkadaşı başında göz yaşı döken askerin cevabı sarsar tüm cepheyi... "Değer Komutanım. Yanına vardığımda arkadaşım yaşıyordu, gözlerimin içine bakarak 'geleceğini biliyordum kardeşim' dedi ve tebessümle gözlerini kapadı" der.
Belki malınızdan, mülkünüzden, çocuğunuzun harçlığından kısarak kesip dağıtacağınız veya bağış yapacağınız kurbanlar, maddi olarak sizi biraz sıkıntıya sokabilir. Hatta dağıtılan kişilerin ihtiyaçlarını bile karşılamayabilir, yaralarına merhem olmayabilir, dünyanın her hangi bir yerinde açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğa ulaşsa bile onun hayatını kurtaramayabilir de... Ama onlar geleceğinizi biliyor ve bekliyorlar din kardeşleri olarak sizleri...
Belki; İbrahim, Allah'a verdiği söze olan bağlılığı ve sadâkatiyle oğlunu kurban edecekti fakat, İsmail kaderi ilâhiyeye olan teslimiyetiyle beraber uzatırken boynunu bıçağın önüne, Cebrail'in geleceğini biliyordu tevekkülüyle... Kimbilir?


Pazartesi, Ekim 14, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

AĞLAMASIN PEYGAMBERLER

Rabia düşerse incinir Esma’nın kalbi
ve yanar dümenleri Nuh gemilerinin.
Sesine taht kurar bütün putlar, halkına
Nil kıyısında gülüşünden vurulmuş kasabanın.
yıkılır Yusuf’un diktiği beyaz güvercin dolu kaleler,
hançeresine kan doğranır firavun eliyle,
kırmızılaşır gözyaşları Musa’nın.
İpek urganlar asılı hazır darağacının
kusmuk kokan adalet ayinleri yanında
avuçlarından kan damlar havarilerin
bükülür kırılmasa da kalem.
Müfteri yargıcın kirli elleriyle
saplanan sarhoş dikenler beynine İsa’nın,
ayaklarında Rabia’nın ve her yerinde.
Atılır Vahşi; ‘ben yaptım’ der
‘ilişmeyin Gül Yüzlüye…’
Rabia düşerse üşür ve isyana meyleder çocuk,
ıslanır yanakları tüm peygamberlerin…

Çarşamba, Ekim 02, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SOBEDEN SONRA

Kırk yıldır ebeyim
Büyümedim daha
Bir nefes saklambaç
Uzaklaşma n’olur
Henüz bitirmedim saymayı
Nerdesin ki?
Bir kitap olmuş,
Gözlerimi kâinat okuyor
Bakıyorum ben sadece.
Sobelemeye varlığın aşikârken
Adının altın yazıldığı
Yaldızların kara taşlı duvarlarını
Arıyorum kadife örtülü.
Gündüz sesleniyorsun görmüyorum,
Duymuyorum gece dokunuşlarını…
Ve biliyorum yaslandığım
İşaret ediyor her şey seni
Ama dışım beni bırakmıyor
Bir çocuk ruhu zaman,
Tiktaklarda ömür,
Pili bitecek saatin
Miliamper nedir ki?
Önüm arkam sağım solum
Sen sobe desen,
Ben dayasam gözlerimi
Tekrar kapatarak sana
Yeniden başlasa hiç bitmeyecek oyun
Değilim çünkü ben oyunbozan… 19/09/2013
Çarşamba, Eylül 25, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

SANA YANDIM...

Ben seni görmeden öyle bir aşkla sevdim Yâr,
İbâdım naçar olsa da aşkından abâdım.
Uçamadım buhranlarım var, yasak ki rüzgâr,
Aldandım, günah denizlerine daldım… Yandım!

Hayalînin bile sâyesi düştü aklıma,  
O anda öleyazdım, aklım çıkacak sandım.
Adını andığımda, ruhum gülistan amma,
Sensizlikten taşlaşmış kalbim kanıyor sandım…

Hatırını sormak ne haddine dudağımın,
Heyhat! Sohbetine, muhabbetine muhtacım.
Tüllenen ufkumda gelsen, kırık kanadımın,
Her çırpışında harlanan nurunla yanardım.

Hasretin ağır, cehennem nârı ne ki Ey Yâr!
Bendimi sana attım söndüm, ben sende candım.
Ağladım, sızladım, her sayha gönlüm bahtiyar,
Vuslatını şahit yaparak Hakk’a yakardım.

Nura dönsün nârın Yâr, tahammül yok ki bende,
Bak yüzüstü bir günahkâr, babına dayandım.
Ahdin var biliyorum, kavuşuruz cennette,
Sûretini göreyim diye, düşlere daldım. 20.08.2013

Salı, Ağustos 20, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »