BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (3)

Çatı katının o garip havası genzimi yakmış, öksürmeye başlamıştım. Boğuluyordum, sesim çıkmıyor yardım çağıramıyordum… Dilara ise kayıtsızdı… Tepkisiz ve gayesiz, ölüm gibi hareketsizdi. Yavaş yavaş bana doğru gelen gölge şekillenmeye başlamıştı, o sendin. Gözlerinin içi gülüyor fakat konuşmuyordu. Kaybetmişti nihavendini. Besteler birbirine karışıyordu. Boğuluyordum ve sen ellerinde bir kadeh içinde soğuk bir su karşımda duruyordun, ruhum üşüyor kalbim alevlere düşüyordu. Ne bu dünyanın aydınlığı nede Ahiret karanlığı… Bütün bu keşmekeş tavırlara ve yarını olmayan şaşkınlıklara, bir garip sevda sarhoşluğuna yol alırken hızla ben, sen ışık tutup yol göstermiyordun, kararıyordu dünyam.
Yalnızlık diz boyuydu, boğuluyordum…
Sen bu dünyanın karanlığına aşinaydın, ben aydınlığı arıyordum, inanç sistemim çökmek üzereydi. Aydınlık türküleri ile oyaladığım kendi garipliğimdi oysa… Kuklaydım işte, iplerim Tanrı’nın elinde takılı kalmıştı. Kul olmayı seçiyorsan oynamalıydın, oynatmalıydı! Ya reddedersen? O zaman sızılar dinecek miydi?
Yoksa büyük bir nezaketsizlikle aforoz mu edilecekti?
‘Sizin inandığınız benim ayağımın altında’ desem, recme mi uğratılırdım?
Ya kafamdan geçen asıl kervan! Kimse bilemeyecekti onları… Yunuslar saklanacak, Yusuflar kuyularda bulacaktı aşkı… Anlayanlarda sessizliğe müptela olacaklardı…
Tek kural vardı burada, sessizlikti…
Ellerin titriyordu, abı hayat değildi ellerindeki kadehte sallanan su… Zehrin pervasızlığıydı. Oysa şarap gibi kokardı ellerin… Ben zehre hibe etmiştim varlığımı, sen Dilara’ya… Dilara kor alevlerde dans ediyordu, ben ateşin koynunda can buluyordum…
Özgürlük, kendi ruhunun efendisi olmakta gizliydi. Satın alınamaz, okunamaz ve gözlemlenemezdi… Yakmak için yanmak, anlamak için isyan gerekliydi…
İradem O’nun ellerindeydi… Unuttuğu ve rüyaya daldığı evrede ben yapışmıştım ellerine… Kızsın istiyordum bana, kızsın ve azat etsin beni… Bıraksın! Kendi kuklamı kendim sahipleneyim, ‘Dilara; bak, dizlerim kanıyor hala… Düştüm kaderin ara sokaklarına kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, bak dizlerim kanıyor Dilara’…
Doğrularımla yanlışlarımla gelmiştim oysa… Kapıdaki gördüğüm ucube benliğim, çatı katına gizlenmiş masumiyetim ve sen! Doğrularımla, yanlışlarımla, öğretilmeden bana ahlak, kural, cennet, cehennem, kader, irade… Dizlerimin kanını silmek istiyordum…
Benliğimin derinliklerine, saklı gizli mahzenlerine girebilmeliydim. Ruhların efendiliğinde yaşanan bir hayat, Özgürlük değildi oysa intiharıydı. Kendini kafeslere kapatan bir ruhun nihayetsizliğiydi…
‘Dilara’ dedim… ‘Bak ve anlat bana gözlerindeki kan sızıntılarını… Daha küçücüksün sen, kim ağlattı seni… Kim hapsetti bu çatı katına?’
‘Var oluşumun esrarı’ dedi… Boğuluyordum ben, o devam etti… ‘ Köktencilik!’
‘Ya Tanrı? Tanrı değil mi bütün köklerin esası? Dilara, Tanrı nerde? Ortadan kaldırırsan Tanrıyı var oluşun tehlikeye girer. Tanrı, Dilara… O nerde?’
‘Nietzsche’ nin dilinde’ dedi…
Kanlı gözleriyle gözlerimin taa derinliğine alaycı bir bakışla bakmıştı Dilara… Gözlerinde ki hiddet yerini aşağılayıcı bir bakışa bırakmıştı, ezilmiştim… Nefesim kaçmıştı boğazıma, sesime ulaşamıyordum…
Ne yollarım kalıyordu gerilerde beni takip eden, nede yolculuklarım vardı mutlak bir sona giden. Aşk, kutsaldı Dilara’nın gözlerindeki Tanrı kadar kutsal… Dilara’nın Tanrısı ise isyan mıydı?
Aşk, isyan mıydı? Nietzsche’nin kalbini kim biliyordu?
Ruhum sessizlik bitti! Şimdi haykırma zamanı!
Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Perşembe, Mart 11, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR 2

Sabah şafak söküp, aydınlıklar açılınca ufuklara
Toprak el pençe, diz divan durunca dualara
Ne zaman, ne mekan kalır seninle aramızda
Ayrılığın kor olsa da, üşütse de yokluğun beni
Yaz olur kışlarım, yol alır giderim tarifsiz sevdalara.

Sen deyince, cennetini düşünürüm ahretin
En güzel düşler, en iyi dilekler hep senin için
Nasıl bilirsen bil söylemezsen söyleme
İçimde bir ses ‘seni seviyorum’ kemiği yok ya dilin.

Sabahları leblerinde, söylersin ezberinde
En hayırlısı rabbimden hep sensin diye
Ve bir yakarıştır semaya mutluluk sözlerinde
İşte ben veriyorum, yalnız senin, senin diye.
Yitirdiğim değerler döndüler birer birer
O eski günahlar sayende silindiler
Ruhum alev aldı, kül oldu tüm kötülükler
Umduğumu buldum sonunda kim ne derse desin
Mutluyum, seviyorum, benim oldu sevinçler.
01.11.1996

Cuma, Mart 05, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , | 0 Yorum »

BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (2)


‘ Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Rüzgârlara küskündüm ve rüzgârlardan çıkmış yoğunluktandı sanki sınırsızlığı anlatırmışçasına yaşadığım hayat ve sanki varlığımı sorgulayan bir caniye dönüşmüştü. İki ruh arasında kalmıştım şimdi, kalbim iki umut arasında kalmış, hayata dair nefes alma nöbetlerinde savrulmuşluğu yaşıyordu. Bu bir güçlülüktü, hayatın ayakta kalabilme güçlülüğü.
Bir kalp taşıyabilir miydi hem varlığı hem yokluğu? Barındıra bilir miydi hacminde sonsuzluğu? Yükselebilir miydi omuzlarına yüklenmiş ağırlıklarla beraber koskoca bir yolculuğun hikâyesini? Yürekler savrulmuştu o rüzgârın seferberliğinde. Yüreğim koskoca bir sevdanın içindeki küçük nefes alışlarına sığınan garip bir kızın ellerindeydi… Nefes verişleri yoktu…
Miskin bir yürek aralığında can bulan cesur ve kusursuz bir cesarete müptela yolculara gereksinimim vardı şimdi. Şimdi sevda türküleri söylemek gerekiyordu, yeniden ve hiç denenmemiş ahenkli bir besteyle… Ellerine dokunmaya kıyamadığın sunulan şiir gibi, belki bir bakire masumiyetiyle dinlenmeliydi bu yorgun yolcunun aşk bestesi…
Mum ışığına mahkûm etmiştim yarınlarımı, çatı katındaki küçük kıza eşlik eden haylaz bir çocuğun, haylazlıklarına tercüman olmalıydı zaman. Zaman, rüzgârların uçurduğu küllerden ziyade altındaki közlere de ışık tutabilmeliydi. Oysa ‘ Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Gözlerin Sevgilim, gözlerin mum alevinde ışıl ışıldı. Ben ki mum alevlerinden sıyrılmış gecelerin siyanürün de arıttığım hasretimle bekliyordum seni. Ateştim ben, deryaya dönüştüm sonra… Bir mum olmalıydın ve atılmalıydın ateş deryasına… Aşk o zaman büyütmeliydi bizi… Umutlarımızı, yarınlarımızı, inançlarımızı, ruhumuzu, mutluluklarımızı… Eritmeliydi aşkın ateşi… Gelmeden evvel birbirimize, erimeliydik aşk ateşinde!
Korkuyordum. Cesaretimi bir altın tasa armağan etmiştim… Şarabın kokusunda sarhoş olsa da Rehenâm, rüzgârlarda savrulan kuru yapraklar gibi halsizdim oysa…
Yaklaştım ocak başında oturan kıza… Gözleri, alev alev yanan ateşte sabit kalmıştı, yanaklarından kan sızıyordu… Dedim, ‘ben Dilara’yı arıyorum, sığınmalıyım onun masumiyetine, kaldırmalıyım eğik başını, sırrımı söylemeliyim ona ve hatta haykırmalıyım, ona aşkımı anlatmalıyım, de bana lütfen! Nerde Dilara?’
Sararmış yüzünde küçük kızın, güçsüz ve solgun bir ihtiyarın ihtiyatlı iç çekişleri ve gözyaşlarının eşlik etmesi gibi mazisine, gözyaşları eşlik ediyordu. Manasını algılayamadığım karmakarışık ifadeden yoksun yanaklarına gözyaşı diye kan sızıyordu… Kirli avuçlarında biriktirilmiş günahlarının aksine, temiz ve günahsız bir hikâye saklıyordu.
Ölüm… Sonsuzluğa kaçışın kilitli kapısıydı… Oysa Dilara! ‘ Benim dizlerim kanamıştı... Düşmüştüm, kaderin ara sokaklarında kaybolmuştum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanamıştı Dilara…’
Pencere aralığından süzülen ışığın esrarına kapılmıştım, ruhumun emirlerine boyun eğmenin hoşnutsuzluğuyla beraber ve huzura koşar adımlarla gitmek isterken sanki bacaklarım güçten düşmüştü… Yıkılmıştım, tutmalıydın ellerimden! Sığınmalıydım sana, isyanlarına, ruhuna ve varlığına… Titreyerek düşkünlüğümü kabul etmiştim… Titriyor sarsılıyordum…
Merhamet… Merhamet… Merhamet… Varlığıyla yokluğuna aşina eden kirli sakızdı merhamet… Çiğnendikçe, bir fahişenin şakırtılarına kulak kabartan öfkem gibi, midemi bulandıran yalan dönencesiydi, merhamet… Denizlerin içine zehri şırınga edip balıkları yok eden bir acılı siyanürdü, merhamet…
Karanlıklar içindesin küçük kız! Dört bir yanın gariplikler ve kötü cümlelerin kurbanı olan silinmişler ülkesi olmuş.
Bu gariplikler deryasında, hüznün şerbetini kendin mi aldın o minik ellerine?
Senin seçimin miydi bunca yaşadığın kaos sahneleri? İraden neredeydi, sen seçimlerini yaparken, ya engel olamayan duaların garip serzenişi?
Silahını mı kaybettin, yoksa dua yerine ettiğin o mısralar kocaman bir aldatmacamıydı?
Dizlerini kim kanattı Dilara… Kim…
Hikâyenin karanlığını takip eden ve geçmişten gelen terk edişlerin tortusunun temizlenmesi artık çok zordu. Uzanan ellerine yardıma koşan yürekler, yarınları özleyen gözler, küfürlü sözcüklerin kurbanı olmuştu… Sevgili, yorgun ve ihtiyar ruh! Seni ancak ölüm mü paklardı?
Ve Ölüm! Sonsuzluğa kaçışın kilitli kapısıydı… Dinmeyen çığlıkların, duyulmayan ülkesiydi… Simsiyah ve belirsiz bir kapıdan, aydınlık ve belirgin bir kapıya geçme isteği vardı her ruhun gizli istekler dosyasında. Aydınlık bir ölüm olmalıydı ruhunun asil arzusunda…
Ama korkuyordum Dilara, ‘ Benim dizlerim kanamıştı... Düşmüştüm, kaderin ara sokaklarında kaybolmuştum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanamıştı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Perşembe, Mart 04, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , | 0 Yorum »

HATIRLA VE SIKI TUT

Gemi yaklaşınca sahile doğru birer ikişer inmeye hazırlandılar.
Küçük olanı elini uzattı. Tutsunlar diye.
Tutmadı kimse.
Nasıl bindiğini de hatırlamıyordu. Ne yapacağını da bilemedi.
Sadece tutunması gerektiğini bilmeden biliyordu. Eline baktı. Tutunmak için olsa gerek diye.
Tutmadılar. Birkaç kez daha denedi. Yine aynı. Utandı. İçi burkuldu. Kendine acıdı.
Sonra beklemeye koyuldu.
Oturdu. Başını önüne eğdi. Bir daha hiç kaldırmadı.
Elini de uzatmadı.
Gemi tekrar yol aldı.
Yeni limanlar. Yeni fırsatlar. O hiç birine bakmadı. İlgilenmedi.
Sesleri duyabiliyordu. Konuşmaları.
Kalk üşüyeceksin. Hastalanırsın. Fırsatları kaçırıyorsun. Daha iyisini yapabilirsin. Bak insanlar neler yapıyorlar. Çalış. Oku. Öğren. Dinle. Mutlu olabilirsin. Bağlan. Sev. Korkma. Güven.
Bazen hafifçe kımıldatırdı başını.
Mırıldandığı olurdu.
Elleri izlerdi göz ucundan.
Elini uzatmak isterdi.
Gitmezdi yerinden. Elleri devinmezdi. Ağırlaşır da ağırlaşırdı. Gözleri yaşarırdı sonra.
Ağladığı bir gün yeni bir fonksiyonunu daha keşfetti ellerinin. Sadece tutunmak için değildiler. O zaman devindiler. Gözlerine uzanıp gözyaşlarına dokundular. Sildi sonra ellerinin tersiyle gözyaşlarını.
Ağlamak işe yaramıştı.
Diğerleri hala konuşuyorlardı. Kalk. Elin kolun var. Çalış. Çabala. Oturma.
Bir gün bir el başına dokundu. O zaman kaldırdı başını. Başka bir el okşuyordu onun başını. Önce ağladı sonra gülümsedi. Bir elin başka bir fonksiyonunu daha keşfetti o zaman. El başkalarına dokununca da iyi hissettiriyordu.
O zaman devindi. Önce bir kediyi okşadı. Sonra yağmura dokundu. Rüzgara tuttu sonra ellerini. Sonra başka bir baş aramaya koyuldu.
Buldu da. Çoktu kendisi gibi. Dokundu her birine. Dokunduğu her şeyi yüreğinde hissetti.
Sonra duymaları arttı. Fakat seslerden önce yürekleri duyuyordu. Yüreklerle konuşuyorlardı insanlar. Ses sadece sesti.
Elleri açık gezmeye başladı sonra. Öyle yapınca uzanmış küçük eller gördü. Tutabildiğince tuttu.
Tutmak güzeldi.
Tutmayı sevdi.
Peki bu özlem neydi?
Yüreğine sordu. Sen de tutun diyordu. Ara.
Özlediği tutunacak büyük ellerdi.
Çünkü yine bilmeden biliyordu.
Tutunmak da güzel olmalıydı.

"hatırla ve sıkı tut:
korkardın küçükken
serçe parmağın uçacak diye elinden.
diğer çocuklara benzerdim bense
benzemesi gibi, bir çinlinin diğerine.

şaşkınım, şehir açmıyor beni
ve namım yürümüyor burada
çünkü tuhaf burada her şey;
denizi sel basıyor hayret
hayret şehir sığmıyor taksiye
ve terör estiriyor rüzgar
kaldırıyor dağın eteklerini bile.

ve burada sensiz bahar
hem yatalak hem öpmeden geçiyor
bir jeton
yanağıma getiriyor da yanağını
kokunu rüzgara salsan
bana getirmiyor.

yoksun ya
güvercin avlıyor avluda kedi
kızlar gülüşüyor bahçede
gül üşüyor –gül üşür-
yoksun ya, bezden anne
yapıyor öksüz
öpmek için kendisine.(İbrahim Tenekeci)"

Dr Faik Özdengül
http://faikozdengul.wordpress.com

Salı, Mart 02, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , | 0 Yorum »

BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (1)


Rüzgâra sunduğum yüreğimin külleriydi. Yalnız bakışlardan yoksun yalnızlıkların acı iksiriydi… Acıklı hesaplaşmalardan muzdarip, gelen geçen bir seferberlik borusuydu zihnimde çalan. Ruhum, aşkın yorgun pusulasına takılmıştı, rotasını şaşırmışt. Savrukluğu, takdire gebe bir oluşumun ardı sıra yürürken, hayatın derbederliğine kapılmış, kuru bir yaprak gibiydi. Yalnızlıklarda dağıttı kendini… Vurdu yerlerden yerlere, bir asi çocuk gülüşü gelip yerleşti sonra hikâyeme, ‘ benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Oysa yalnızlığım seninle güzeldi. Yoksunluğum, acılarım, ızdırabım seninle yaşanası… Rüzgârlara küskündüm yüreğimi, ruhumu, varlığımı, varlığın kaynaklarını savurdu da, bir beynime çakılmış mıh gibi, akla ziyan sorgularımı savuramadı… Oysa ne çok istemiştim, sessizlikler kurgusunda can bulsaydı kalbim.
Seslerin bittiği anda büyüyen kalabalığa çevirmiştim gözlerimi… Kalabalık alıklaşmışken, etrafına alevler saçan yeni bir var oluşun çağrısına yönlenmiştim. Kalabalık silikleşmişti… Ayrışmıştı… Kaybolmuştu… Bir bina kalmıştı sonra tam ortada, merdivenleri dik, kapı nöbetçisinin dişleri çürümüş, salyaları akan bir ucube, etrafına hoşnutsuzluk yaratacak düzeyde bir iğretilik sahipti… Yaklaştım yanına, dedim; ‘ kimsin sen?’… ‘Sendeki sensizliğim’ dedi... Geçmek, adımımı içeri atmak için yeltendim ‘bu defalık izin var, sonrasında yüzleşmemiz gerek senle’ dedi. Ürkmüştüm bendeki benden, ‘yüzleşmek!’ tedirginliğimi artırmakla beraber, en azından o vakit gelene kadar kurtarmıştı beni. Basamakların her birinde bir tas vardı… İçi boş, içi dolu, yarısına kadar dolu, yarısına kadar yokluk kokusu… Her birinin bir adı vardı. Bilgeliğin tortusu…
Sen… Altın bir tastı, içi kırmızı şarap dolu… Uzattım elimi dokunmak için, şarap fokurdadı, kaynadı, tas’a uzanan elimi yaktı… Feveran etmek çare mi? Burada tek bir kural vardı, Sessizlik!
Merdivenleri tırmanıyordum… Her basamak yeni bir tas ve içerik demekti… Özlem… Mutluluk… Sevinç… Hiç… Varlık… Tanrı…
Sıyrılmıştım hepsinden. Şeffaf bir zar gibi kaldı varlığım… Ruhum dönüştü sonra Ruhenâya… ‘ benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Merdiven kıvrımlıydı… Nefes nefese kalmıştım… Çatı katına gelmiştim… Karanlıktı, küçük bir cam vardı, naif bir ışık huzmesi aydınlığında, gözlerim alışmaya başlamıştı, karanlıkta seçer olmuştum seni… Küçük bir kız çocuğu vardı ocak başında… Gözleri ışıl ışıldı. Gözlerinde yansıyan o enerji gerçek miydi? Ya aşk? Bendeki aşikar, onunsa bakışları isyankârdı. Kan sızıyordu yanaklarına. Hayatın yollarında savuracaktı bir rüziğar, anlamalıydım abı-ı hayattı içerime sızan… Bu gündeme gelen hayatın handikap’ı, sanki kaderin levhlerine kazınmış bir utançtı. Hayatın bu sergüzeşti, sanki rastlantıdan ibaret değildi. Kader neydi? Tanrı’nın unutarak bir rafa sakladığı dokümanlar yığını mı? Tanrı, hangi kader’e vakıf? Hangi insanın hayatını ne ölçüde takip edebiliyor? Edemiyorsa kaderi yürürlüğe koyan ne? Ediyorsa bu çile hangi kayıp türkünün bestelenmemiş sızısı? İşleten, döndüren, çarkları çeviren, yaşatan ne? Kader ne?
Bir kitabın kaybolmuşluğu, raflardaki karmaşa, unutulmuştu, unutturmuştum belki de. Terkedilmiş bir kaderin, kaybedilmiş bir ütopyasıydım… Yolculuklarım yokluğa açılmış bir dehlizdi… Yolculuğum, yollarını ortasından geçen sulara bırakmıştı. Islanmıştı kaderimin kirli defteri. Kan sızıyordu levhlerime. Ne temizlemeye kudretim vardı, ne de yeniden yazmaya…
‘ Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Çarşamba, Şubat 24, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , | 0 Yorum »

ZANNETME


Her yanımdan bir hatıran yükselir,
Sensiz geçen bir günü, vardır zannetme.
Yarınlar da seninle beraber gelir,
Sensiz mazi olur mu, dün var zannetme.

Beynimden ses gelsin başıma vur ki,
O sesi ömrümce dinlerim belki,
Sensiz yattığım gece yoktur ki,
Sensiz uyandığım an var zannetme.

Hasretine gayri gücüm yetmiyor,
Saatler geçiyor, ömrüm bitmiyor,
Yollar senden başka yöne gitmiyor,
Sana giden yolda son var zannetme.

Hayatımdan kopup giden her demde,
İki lokma bir şey yesem içsem de,
Gezip dolaşıp, gelip geçsem de,
Sen yokken, bedende can var zannetme.
20/03/1997
Salı, Şubat 16, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 1 Yorum »

"Sevgililer Gününde" AŞKIN ELİNDEN


“Aşk yolcularına bak, birinin hali nasıl ötekine uymuyor!
Biri varlığın bütün zerrelerinde parlak ve sönmez bir güneş görmekte, öteki varlık aynasında âlemin üstü kapalı güzelliklerini seyretmekte. Bir başkası her ikisini birden görebiliyor. Daha başkası bunları perdesiz ve engelsiz temaşaya koyulmuş.
Bahtiyar o âşıktır ki, aşk sultanıyla birlikte vuslatın son menzillerine doğru yol almıştır.” (Molla Cami)
Anlatılır ki, Mecnun’un yaşadığı dönemde, Leyla’dan daha güzel olanlar bulunmaktaydı. Lakin hiç birisi Mecnun’un sevgilisi değildi. Leyla’dan daha güzel olanları var, onları getirelim sana diye söylediler.
Mecnun’da:
- Leyla’nın şeklini sevmiyorum ki hem o bir şekil değil. Kadehe benzer Leyla elimde, o kadehle şarap içerim, ben içip durduğum şaraba aşığım.
Mecnun bunu söylerken aşka âşık olduğunu söylüyordu.
Sıkıca kilitlenen kapılara doğru koşarken Yusuf, üzerindeki gömleğini, tam arkadan iki omzunun ortasından yakalayarak yırtan Züleyha’nın tırnaklarının izi lekelemişti…
Yusuf’un üzerindeki gömlek, İbrahim’in ateşe atılırken ki giydiği gömlekti.
Hallac-ı Mansur, toplanan kalabalık tarafından taşa tutulurken, vücuduna değen taşlardan ruhu yaralanmıyordu fakat, o kalabalıktan kendisine atılan bir tek gülün, göğsüne isabet etmesiyle ah-u figan eyledi.
Önüne getirilen kanlı gömleği gördüğü andaki Yakup’un ah-u figanıydı bu.
Aşklar, bir kabuğun içindeki iki çekirdek gibi birlikte olgunlaşırlar.
Nisan yağmurlarının ağlayarak rahmetleştiği gibi.
“Aşk gizli söz söyleyendir, aşk çıplak vücudu örtendir.
Aşk hiç bir canlının değildir, aşıklık ancak olgun olana mahsustur.

Aşk, bedenin dört unsuru varken olmaz; olgun bir kuş kafesi kırandır.” (Senai)
Eyüp ÇELİK
13/02/2010-Meram

Pazartesi, Şubat 15, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 0 Yorum »

İLGİNÇ ZAMANLARDA YAZMAK


“ İnşallah ilginç zamanlarda yaşayasın.” Derlermiş Çinliler, kötülüğünü istedikleri kişiye beddua ederken.
Yazarlar, okurları kadar vardır. Onların olmadığı bir zamanda yazarlık yapmak, bir yazar için ne ifade eder.?
Yazar olmak, farkında olmak adına bir yer tutar. O yerden düşünür, konuşur, bakar ve görür. Ve dahası, o yerden öngörülerini okurlarına sunar.
Bazen tarafımız (okuyucu) yazılanları çok beğenir. Meftun olur yazılanları okudukça, bağlılık yapar.
Tutkuludur.
Yazı yazılmadığı zaman, zorlar yazarı. Didinir, çırpınır yazdırmak için.
Zorunlumudur, yoksa ihtiyari midir o an yazar için?
Yine bazen tarafımız (okuyucu) yazılanları anlamlandıramaz.
Durur öylece. Kaskatı. İfade edilenlerden anlam kargaşası yaşar.
İfade edilenlerin anlamlaşması için, yazara yazar.
Okuyucunun yazdıkları, yazar açısından ne karşılık bulur?
İşte ilginç zaman o anda başlar.
Her iki taraf, haset kuyusuna düşme noktasındadır.
Kuyudaki Yusuf’a bakmak ne acıdır.
Yusuf gibi kuyudan bakmak ne güzeldir.
Bertaraf olmadan, her taraf, hasetlerini kör kuyulara atmalıdır.
Eyvallah diyerek olgunlaşmalıdır.
Her taraf (yazar ve okuyucu) “Ölmeden önce ölmelidir.”
Çünkü;
“Yaşadığımız her an, kendi hakkını ister.”(Goethe)
EYÜP ÇELİK

Perşembe, Şubat 11, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 0 Yorum »

İSTEDİM Kİ YÜRÜDÜM!


Düşünürdüm;
Ölen, neden sevimli olur birdenbire diye...
Ona duyulan onca öfke, onca nefret hisleri nereye gider?
Hayatı boyunca düşmanlık beslenen insanlara ölünce mersiyeler düzülür.
İyi adamdı derler.
İyi tarafları görünür olur düşmanlarına bile birdenbire.
Düşmanlık, kin, nefret, sataşma biter.
Neden?
Çünkü ölmüştür, dedi.
Bumu dedim?
Bu mu sevimli yapan onu?
Bu dedi.
Sevilmek isteyen yığınla insanın bilmediği bu mu?
Bu dedi.
Ölmek.
Cenaze törenlerini, bu törenlerde yapılan konuşmaları hatırlıyorum. Kötü demez kimse kolay kolay.
Cenaze namazında sorar hoca. Nasıl bilirdiniz diye. Herkes rahmet diler.
Sağlığında dilenmeyen. Ölünce münasip görülür.
Öldü ve sevildi.
Öldü ve kurtuldu.
Garip, dedim.
Garip, dedi.
Sanırım sevgiyi esirgeten şey haset duygusu değil mi dedim.
Onayladı.
Varlık gösterene, büyüyene, meyve verene, saldırmak için bekleyen haset orduları var. Büyüyememiş, bodur kalmış, olgunlaşmamış, ilkel yok ediciler.
Sözle, davranışla, gıybetle, dedikoduyla, kötü bakışla, su yerine zehir taşıyan köklere.
Korktum.
Nasıl ölünür dedim.
Ölü taklidi yaparak başla dedi.
Sonra yola çık. Kaf dağına doğru.
Bir rehber bul. Tek başına kaybolursun.
Gizlice ve gece yol al en çok.
Sonra dedim.
Aşk dedi. En hızlı yol aldıran.
Sonra da tazarru ve niyaz yolunu seç.
İstedim ki yürüdüm…

DÜŞ VE DUA
yağmura,nisana ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim
ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara
bir derviş olup yürüdüm uzaklara
yanıldı denektaşım geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp
ipeksi bir sessizliğe büründüm:
bir hayat, mahcup ve duru.
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru. (İbrahim Tenekeci)

Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Salı, Şubat 09, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , , | 0 Yorum »

MUTLU OLMAK

Nedir mutlu olmak?
Birlikte bir hayatı kapsamak,
Aynı şeye gülüp, aynı şeye ağlamak.

Nedir mutlu olmak?
Gökyüzünü seyrederken,
Aynı manzarayı yakalamak,
Her kuşun kanat çırpışında
Hayatın coşkusunu yakalamak gibi.

Nedir mutlu olmak?
Sırmalı köşkler yerine,
Hasır sedir üzerine oturmak,
Sıcacık bir çorbaya,
Bayat ekmekleri banarak yemek.

Nedir mutlu olmak?
Kalabalık caddelerde,
Elele yürürken sevdiğinle,
Gürültünün, uğultunun içinde,
Konuşacak bir şeyler bulmak demek.

Nedir mutlu olmak?
Kalan son sigarayı,
Nefes nefes bölüşmek,
Ömrün kalan yarısını,
Paylaşmak gibi.
Sitemleri iltifat kabul edip,
Kavgaları uykulara saymak gibi.
11.12.1996

Pazartesi, Şubat 08, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 1 Yorum »

BAHANE

Benimle bir ömür gülmek istesen,
Sonunda beraber ölmek istesen,
Sözlerimi nağmeyle bölmek istesen,
Meyvesiz ağaçta, bülbül bahane…

Gönül sarayıma girmek istesen,
Tahtımı yerlere sermek istesen,
Kötü huylarımı yermek istesen,
Gül dolu dallarda, diken bahane…

Semadan yedi renk almak istesen,
Göllerde yakamoz olmak istesen,
Yaprak gibi sararıp solmak istesen,
Gören gözlerinde, renkler bahane…

Bakarsın resmime, görmek istesen,
Sesimi duyarsın, duymak istesen,
Koşarak yanıma gelmek istesen,
Aramızda dağlar, yollar bahane…

Şiirimde nakıştan, ilmek istesen,
Beynimdeki her şeyi, bilmek istesen,
Beni hayatından, silmek istesen,
Ateşsiz ocakta, duman bahane…

Uzanıp elimi tutmak istesen,
Beni uzaklara atmak istesen,
Günahına sevap katmak istesen,
İftarsız oruçta, sahur bahane…

Vuslatta visale ermek istesen,
Güllerimi bir bir dermek istesen,
Hançerle bağrımı delmek istesen,
Hedefsiz ok için, yaylar bahane…

Aşkımdan sevgimden yılmak istesen,
Dua dua beni kılmak istesen,
Çölde bir başına kalmak istesen,
Sabırsız Leyla’ya, Mecnun bahane…

20.01.2010
Şener İşleyen

Çarşamba, Ocak 27, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 0 Yorum »

SEVDA KOKULU MEKTUPLAR 1

Bilir misin güzelim sen olmadan senli yaşadığım günleri
Bilir misin kavga ettiğimiz, sonra sarılarak barıştığımız dünleri
Bilir misin adlarını henüz koymadığımız altın saçlı bebekleri
Ben bunlarla yaşadım, avundum, güldüm, ağladım,
Seni tanıdığım o günden beri…

İşte o günleri ve dünleri yaşarken sensiz
Mutsuzluğum bana, mutluluğum sana
Gözyaşlarım bana, sevinçlerim sana
Kışlar, karlar bana, baharlar, yazlar sana
İsyanlarım bana, dualarım hep sanaydı.
Ben bunlarla yaşadım, avundum, güldüm, ağladım,
Seni tanıdığım o günden beri…
30.10.1996
Perşembe, Ocak 14, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , | 0 Yorum »

AŞK TESLİM OLMAKTIR


İnsan kendine sarılma ihtiyacı hisseder mi?
Dokunur mu kendine?
Sarar mı?
Dokunulmaya ihtiyacı var insanın. İster fiziksel ister başka türlü.
Var olduğunu bilmeye ihtiyaç duyar. Var mıyım yok muyum?
Hastalık hastası denilen guruptakiler örneğin, sürekli vücutlarının bir yerlerini kontrol ederler, kalbini dinler, nefesini kontrol eder, orasını burasını mıncıklar, nabız kontrolü, sık doktor ziyaretleri…
Var mı yok mu? Hayatta mı değil mi? Eksik mi tam mı?
Varlık insanın mayası.
Var olmak, mevcudiyetini korumak, görünmek, istenmek, arzulanmak, beğenilmek,kafayı kaldırmak, çiğnenmemek, ezilmemek, hep varlık mücadelesi.
Oysa tüm kadim öğretiler aksini söyler dururlar.
Yok et kendini.
Anlaşılması zor bir ikilem.
Son birkaç gündür eski arkadaşlarımla bir aradaydım. Çocuklaştım onların yanında. Bir anlamda aralarında kayboldum. Çok güldüm. Gerçeğin dışına çıktım. Gerçeğin dışı derken, kendi gerçeğimin. Varlık mücadelemin dışına. Oysa oda bir başka gerçeklikti.
Akşam apocalypto’yu yeniden seyrettim.( http://www.imdb.com/title/tt0472043/). Var olmanın korkuyla baş etmenin filmi. Varlık endişesi korkuyla birlikte. Eğer varlık endişeniz devam ediyorsa korku da var. Artık korkuyla yaşamak zorundasınız. Var olanlar ya giderse.
O zaman varlığınızın bir armağan olduğunu yeniden keşfetme zamanı. Sahip olduklarımız başta bedenimiz olmak üzere, sağlık, güzellik, mal, evlat…hepsi armağan.
Bunlar zaten verilmiş. Bir şey verildiyse alınabilir de. Emanet yani. Amaç varlık ve sürdürme endişesi değil, sizde olduğu sürece emanete göz kulak olmak olmalı değil mi?
Bize bu emaneti veren her halde bir amaç gütmüştür. Aldığı zaman da doğru zaman olacaktır. Alacağı zamana kadar da zaten koruma konusunda yardımını esirgemeyecektir.
O bize bu emaneti yüklediğine göre hızlıca bunu fark edip biz de bu emaneti O’na emanet etsek?
Var olma kaygısı yerine zaten varlığımızı, varlığımızın sahibine geri versek, adasak, şükran nişanesi yerine.
İşte buna yok olma diyorlar zannımca. Adı yok olmak sadece. İçine girince asıl var olmak gibi görünüyor.
Sahibi gibi görünmek yerine emanetçi gibi yaşamak daha faydalı gibi görünüyor.
Katılır mısınız bilmem.
Aşk teslim olmak diyelim mi?
Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Çarşamba, Ocak 06, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , , | 0 Yorum »

SES


Sessizliğin sesini dinledim daha gürültülü iniltilerden.
Duydum güneşteki patlamaları içimde dalga dalga,
Damarlarımda kanım çekiliyor, yanıyorum, kayboluyorum.
Uzun, et sarılı kemiklere sahip topuk tıkırtıları kaldırımların,
Beyin sinirlerime basmışçasına çıldırıyorum,
Ve hissediyorum sessizliği, ama duymuyorum…

Kalp ritmim, atmosfere dokunmasında hızla dönen dünyanın
Gün; batımlara gebe, gri bulutlar ve dağlar ardından
Gece; gün doğumuna, hızla koşmakta bir diğer yandan.
Bir yaprak düşüyor, koparılmamış bir meyve çürümüş dalından,
İçindeki tohum toprağa karışıyor, kök salıyor.
Ayrılıklar yıldız kayması gibi sararıp, ışıyıp
Tek başına, aniden, son kez en çok parlayıp yok olan.
İniltiler geliyor dört bir yandan,
Düşerken çürümüş dalından tohumu meyvenin
Gâlu Belâda alıkonulduğu özgürlükler aleminde gizli bir hazine iken,
Rahmı Mader mahpushanesine bir cenin düşüyor.
Çalınırken birilerinin özgürlüğü, seviniyor birileri,
Ve tam alıştım derken daracık hücremden,
Dünya hapishanesine açılıyor kapılar çığlık çığlığa
Duymuyorum çığlıkları, dokunuyorum sessizliğe...

Sessizliğin sesini dinledim, eyvahlar geldi mezarlıklardan,
Hu’lar karıştı rüzgar girdaplarına, yağmur damlalarına.
Göz kapaklarım hızlandı, gürledi bir açıldı bir daha…
Gök yerden aldıklarını verme telaşında,
Denizler alıkonulmuş kıyılarına sahip çıkmada,
Zemin bağırdı, gök inledi, kustu yer içindekileri,
Bir tufan, yıldırımlar daha çok ses çıkartırcasına
Nefesim, Cebrailin üflemesinde
Kalp atışlarım, kulak çınlamalarına karışıyor
Hu diyor sessizlik, hu diyor kainat yeniden.
Merhaba diyor sonsuz alem,
Ve ses veriyor dokunuyor ruhuma razıyım senden.
Beraatım okunuyor, alem sessizlikle dokunuyor.

Pazartesi, Ocak 04, 2010 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 0 Yorum »

HİÇLİK YARIŞI

İnsanı metafizik gerilime sürükleyecek üç temel unsurdan biridir hiçlik. Sevgi ve iyilik, ilk ikisidir ama, bizi hiçlik boyutuna hazırlayan bilinci veren sihirli duygulardır onlar yalnızca. Peki nedir hiçlik, nasıl bir düzeydir?
İşin madde boyutunu düşünecek olursak, milyarlarca galaksi içinden biri olan Samanyolu galaksisini, bilinen gezegenleri, güneşi, dünyayı, ülkenizi, bulunduğunuz mekân içinde kendinizi ve o milyarlarca galaksinin oluşturduğu evreni düşünün. İşte size hiçlik yani diğer bir deyişle sonsuzluk. Bizler bu sonsuzluğun içinde birer nokta bile değiliz. Ve bir ruh varlığı olarak, bu sonsuz yolculukta tekâmül ederek, Yaradan’a doğru gidiyoruz.
Bir spiritüel bilgi bakın bu sonsuzluğu nasıl anlatıyor:
“Enini bilmediğiniz bir genişlik, ucunu düşünemediğiniz bir uzunluktasınız. Ve biliniz ki, mutlaka şimdi sizin içinde bulunduğunuz o yer bile sınırlıdır, bir başka uçsuz bucaksızın içinde. Ve biliniz ki, öylesine uzanmıştır uzunluklar, genişlikler. Ve biliniz ki, en bilemeyeceğiniz yerin, en göremeyeceğiniz yerin en üstünde yalnız O, yalnız O’nun emri vardır. Ve şimdi siz küçüklüğünüzü böylece görüp, O’ndan, O’nun emrinden şüphe etmenin ne olduğunu düşünün.”
Manevi anlamda hiçliğin tarifi şudur; “Hiçlik, Allah’ın yüceliği ve bilgisi karşısında, O’na hayranlık ve saygı duyarak, kendi küçüklüğünün farkındalığını yaşama halidir.” Hiçlikte bilginin getirdiği büyük bir tevazu da vardır. Hiçlik aynı zamanda büyük bir bilgeliktir. Ayrıca hiçlikte kendini, yerini ve haddini bilme hali de vardır. Daha önceleri yazdığım “farkındalık” başlıklı yazımda “…Olgunluğun en derin tarafı saf, bilinçli, farkındalıktır bence. Eğer olgunluk mertebesine ulaşmışsak farkındalıklarımız, acı ya da zevk verici deneyimlerimiz arasında hiçbir ayrım yapmaz. Sadece bunların farkında oluruz. Çevremizde olup biten olayların içinde yer almadan ve onlarla özdeşleşmeden, tanık pozisyonundaki gözlemleme tutumu farkındalıktır. Eylemsizliktir. Farkında olmak; hiçlik, yalnızlık ve acziyetimizi itiraf etmek, diğer bir yönüyle dua etmek dışında hiçbir şey yapmamaktır. Bu bir şekilde bizim müdahalemiz olmadan her şeyi olduğu gibi görebilmektir. Nerede olursak olalım ve ne yaparsak yapalım devamlı bir şekilde tanık pozisyonumuzu korursak yeni bir varoluş düzeyine geçeriz. Aslında gerçekleştirmemiz gereken tek radikal bakış açısı da budur…” demiştim. Bu teoreme göre olgunluk farkındalığı, farkındalık da hiçliği getiriyor ardında. Yazar Mehmet Doğramacı’nın kalemiyle; “Hiçlik yarışının yolcuları bazı farkındalık halleri açıldıkça içe dönmek, kendi derinliğine dalmak, her şeyden el etek çekmek isteyecekler. Yaşamışsınızdır. Dayanılmaz biçimde yalnız kalmak hatta uzaklara çekip gitmek istersiniz. Çevre açmaz olur. Ve bunu sadece ilk zamanlar değil yolun çeşitli evrelerinde dönem dönem yaşarız. Garip ve acayip mi? Hayır. Oldukça normal. İçe dönmeden, iç dünyayı seyredemezsiniz. Resul ve Nebilerin yalnızlık süreçlerini hatırlayın. Efendimiz (sav)’in HIRA sürecini düşünün! Yalnızlık; doğacak manaların mayası. Yalnızlık; açılacak esmaların kapısı. Her idrak eşiğinde zaman zaman yalnızlık ihtiyacı doğması bu yüzden. İbadetlerde yalnızlık belli ölçülerle önerilmiştir. Ramazanın son 10 gününde İTİKAF, her gece yarısı TEHECCÜD, tek başına ZİKİR , bir köşede Hakkı TEFEKKÜR işte bu nedenle önemli. Tarikat disiplinlerinde 40 günlük çile (Erbain) çok önemsenen bir terbiye metodu. Mevlevilikte bu sürenin 1001 güne kadar çıktığını biliyoruz. Her işte olduğu gibi yalnızlık konusunda da ölçülü ve dengeli olmak sırat-ı mustakimde sebat için çok mühim! Bünye için diyet ne ise seyrin sıhhati için de yalnızlık odur.”
Evet, yalnızlık yaşamdır, yaşam da sonsuzluktur. Bunu bir bilebilsek!.. Korkularımızdan, kontrollerimizden, kendimizi “ben” dediğimiz duygularımızdan bir kurtarabilsek! Önce kendimizi, sonra herkesi, sonuçta hiçliği sevebilsek!.. Hiçlik kadar küçülebilsek, o noktaya varabilsek!.. O zaman neler olacağını, nerelere varabileceğimizi bir görebilsek!.. Bunu, şimdiki halimizle bir kıyaslayabilsek, bir karşılaştırabilsek! Ne makama ben geldim kalır, ne ben yaptım, ne de benim mülküm deme gafleti.
Söylemek kolay dediğinizi duyar gibiyim. Bir çalışanımın çocuğuna beyin kanseri teşhisi konulmuş. Tedavisi sürüyor. Bazen iyiye, bazen kötüye gidiyor çocuğun durumu. Ebeveyn perişan, teselli istiyorlar ve belki de neden biz sorusunu sorarak, tedavi mücadelesi yanında isyan dalgasıyla mücadele ediyorlar. Gözümün önüne kendi evlatlarım geliyor, Allah korusun onlara öyle bir durum olursa ne yaparım diye düşünüyorum, teselli verecek mecalim kalmıyor.
Bir dostum geliyor, eşinden boşanmış, mahkeme çocukları eşine vermiş. Dardayım, zordayım, çocuklarımı özledim, ruhum daralıyor, psikolojim bozuk, stresliyim, ne yapayım diyor. Kendime bakıyorum; derdim, sıkıntım herkesten çok. Kim verdi bunları diyorum, ben ne yaptım ki? Bir ingilizin intihar esnasında Allah’a yazdığı mektup geliyor aklıma. ‘Varsan bir mesaj gönder diyor, kapı çalıyor, adam boğazındaki ilmeği çözüp kapıyı açıyor, gelen kişi adama kutlu doğum haftası nedeniyle bir program için davetiye veriyor. Davetiyede “(Ey Muhammed!) Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik. Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım” Mealindeki ayet var. Hemen hem nefsime, hem dostuma sesleniyorum; aç kapıyı, Allah’la dost ol, derdini dinlemeye, sana teselli olmaya gelmiş, hadi O’na doğru yol al’ diyorum. Bizler de O’na doğru yol alan varlıklar değil miyiz? Bütün ruhsal çalışmalar bizi özümüze, Allah’a götürmüyor mu, hastalıklar, şifalar, doğumlar, ölümler bizim için değil mi zaten diyorum… Bütün narsistliğimden boşalıp, acizlikle doluyorum birden… Ve Sebahattin Zorlu’nun dizeleri geliyor aklıma:

Ey kendini küçük bir şey sanan,
İnsanda doğar, batar iki cihan,
Sen onu et kemik görürsün amma;
Ondan başkası değildir yaşayan.

Hiçliktir huzur, sessizliktir lisan,
Ne hikmetse bunu unutuyor insan,
Ne zaman dalıp meyil etsem dünyaya,
Hapishanem olur mekan, gardiyanım olur zaman.

Öyleyse; dua etmekten başka ne gelir elden. Dua hiçliğimizin itirafı değil mi ki zaten. Her şeyi veren O olduğu gibi, alacağı zaman bizi fiillerin sebepleriyle meşgul edip, kuluna kendini imtihan sırrına rağmen kabir başında yalnız tek başına kaldığımızda, yani en apansız, en zamansız bir anda kafamızı vurduğumuzda mezar çatısına, apaçık kendini aşikar gösteren de o değil mi?
Şimdi gelin baştan alalım isterseniz; şeksiz şüphesiz sevgi ve iyilik, ardından olgunluk mertebesi, daha sonra farkındalık, farkındalığın kendini bilme boyutunda yalnızlık, evren içinde yalnızlığın dayanılmaz hiçlik duygusu ve Allah karşısında acziyeti anlayıp O’na ram olma, dua dua yalvarma.
Bir hiçlik yolcusunun dizeleriyle son verelim isterseniz.

Öylesine çoktular ve aslında yoktular.
Kıl payı kaçırılmış zamanların ve bütün bir hayatın tortusu gibi,
hep yanı başımızda ve göz hizamızda kaldılar.
Sert kapaklı, ciltli ve kuşe kâğıda basılmış hayat hikâyeleri vardı her birinin.
Gözler her yerde onları aradı.
Var olmak biraz zaman alırdı, var kalmak bir anlık masal.
Ya hiçlik.
Bir ömür? Bir kaç ömür. Ömürler…
Yola çıkmakla ‘hiç’ olunmuyor üstâdım..
Yolcu daha hiç nedir bilmiyor.
Hiçlik O'na sunulmuş bir sırlı kapı.
Bu kapının ardında neler var bilmiyor.
Hiçlik zamanın çarklarından azâd edilmiş bir bilinmeyen,
kontrollü bir yolculuk,
hiç olabilme arzusu,
hiç kalabilme cesareti.
Hiç olma cesaretin var mı?
Dokunmasalar kelimelerine, görmeseler, bilmeseler, canın yanar mı?
Kalbin başka iklimleri arar mı?
Soru sormayınız…..
Hiçlikte yarışınız.

Salı, Aralık 29, 2009 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , | 1 Yorum »

BAKTIĞIMIZ GÖRDÜĞÜMÜZ MÜDÜR?


“Bazen tek çareniz bir hikâyeye inanmaktır ve ben kendi hikâyeme inanmaya başladım...” Çağan Irmak’ın Ulak filminden bir replik. Hatırlarsınız, birkaç yıl önce sinemalarda gösterilen ve konusu çok alışık olmadığımız bir filmdi. Onu bir masal tadında çocuk ruhumla izleyip içimden kötülere ve kötülüklere yakınmıştım. Hatta bazen onlara seyirci kalabilecek kadar zayıf olabildiğime de üzülmüştüm! Zamansız ve mekânsız bir filmdi, masaldı. Kötülüğün zamanı ve mekânı olmadığı gibi. Umutsuzlara umut saçıyordu olmayan bir Ulak’ın hikâyesinde. Umut aşınızı olmadıysanız ve izlemediyseniz mutlaka seyretmenizi tavsiye ederim. Çünkü Çağan Irmak'ın filminde aşı bedavaya geliyor.
Birkaç gün önce televizyonda yayınlandı, filmi tekrar özenle seyrettim.
Film, Mevlana'nın Mesnevisinin önsözüne çok benziyor. Mesnevi de diyor ya; 'Bu kitap hikâye olarak okuyanlara hikâye, hakikat olarak okuyanlara hakikattir.' Ulak da film olarak izleyenlere film, hakikat olarak izleyenlere hakikatti bir bakıma.
Fakat bir başka şey geldi aklıma bu kez. Hikâyeyi izleyenler bilir. Sakat oğlu ile yaşayan Hekim Zekeriya’nın yaşam hikâyesi ve başına gelenleri Ulak İbrahim adında bir haberciyle masallaştıran piri faninin uğradığı bir köyde yaşadıkları. Normal hekimken, yaşadıkları neticesinde masallar uydurarak toplum ve insan psikolojilerini bu masallarla terapi eden ve iyileştirmeye çalışan bir adam, kahraman olarak kimsenin tanımadığı bir ulak seçiyor kendine. Filmden sonra yatağıma yatınca düşündüm. Mesnevi’deki hikâyelerle karşılaştırdım. Yakup (as), Yusuf (as) ve Züleyha kıssası canlandı zihnimde. Ardından danışanı olduğum bir danışmanım, doktorum, dostum ve aynası geldi aklıma.
Hani bir söz vardır; “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” diye. Ben de danışmanımı sorguladım. Uzun yıllar bir şizofren ile yaşamak zorunda kalması, boşandıktan sonra kurtuluş umuduyla ikinci bir evlilik yapması, çocukları, annesi babası için katlandıkları, kendini ispata dair çabalamaları ve fakat bütün bunlara rağmen her şeyden izole etmeye çalışarak kendini, hastalarına yani bizlere uyguladığı terapisi ve ışık tuttuğu aynası geldi. İşte dedim filmdeki Hekim Zekeriya’nın aynısı. Masaldaki köy dünya, Ulak İbrahim Mesnevi, Ulak’ın getirdiği haberler mesnevi’deki hikâyeler, köylü biz hastalar, hekimde kendisi. Ama aslında hasta da, tedavi ettiği de kendisi, bizler sadece onun ayna tuttuğu köylüleriz. Aynanın bir tarafında biz diğer tarafında o. Aynada hep kendisini görüyor aslında. Ama köylülerin dertlerini, elemlerini, sorunlarını kendi derdine kamuflaj yaparak rahatlıyor, şükrediyor bir bakıma.
Hem Yakub’u Yusuf’un, mutlu sonu bildiği halde, elemlerle, kederlerle kaybedişine ağlayan, sızlayan, eleminden kör olan, hem de Züleyha’sı bir anlık heves uğruna hata yapan, iftira atan, sevdiğini zindanlara attıran. Kıssanın sonunu bilirsiniz Yakup’ta kavuşuyor, Züleyha da.. Hem de Mısırın sultanı olan Yusuf’a. O da farkında aslında, her hikayenin sonunda mutlu sona ereceğini biliyor mutlaka danışman olarak.
Aynaların fıtratı bozulmasın yeterki… Fıtrat bozulursa insan aynada kendini göremez. Anlatacak hikayeside kalmaz. İşte o zaman ayna da kırılır, kalpler de. Baktığımız gördüğümüz olmaz, aynalara suç buluruz.
Hayır. Aynalara suç bulma. Hiçbir ayna sünnetullahının dışına çıkamaz. İnsan âdemliğini kaybedince gönül aynasındaki görüntüsünü de kaybeder. Gönül aynasının göstermediğini göz aynası nasıl gösterir ki? Gönül aynası gerçeği görmezse kesret gelir. Kesrete düşmüş gönül, sırları dökülmüş ayna gibidir. Orada insan artık kendini de göremez; çünkü insanlıktan çıkmıştır. Gönül aynası kararanın, göz aynası kör olur. Âdemliğini kaybedenler filmin sonundaki gafiller gibi bir tufanla yok olurlar, kıyamete duçar olurlar.
Evet, Çağan Irmak filmde bunu anlatmaya çalışmış, Mevlana’nın Mesnevisinde ki her satırında anlattığı gibi. Danışmanlarda danışanlarına ve kendilerine aynı şeyleri anlatırlar. Ve aslında anlattıkları kendi nefisleri, ruhları ve yaşadıklarına aradıkları ilaçlardır bence.
Hepsinin ortak yönü, hayatta okuduğumuz bazı şeylerin satır aralarını da okumamız gerektiğine, bazen baktığımız şeylerin gördüğümüz şeyler olmadığına vurgu yapmalarıdır. Kimin kabı ne kadarsa, ihtiyacı olanda o kadardır. Değil mi ki hayat insanın kendi kabınca yaşadığı bir haldir zaten. Kalın sağlıcakla… 24.12.2009 Şener İşleyen

Perşembe, Aralık 24, 2009 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , | 0 Yorum »

EHLİYET SINAVI SORULARI, CEVAPLARI VE SONUÇLARI


Görmek istediğiniz sınav sorularının bulunduğu koyu renkli linklerin üzerine gelerek mouse'un sağ tuşuna tıklayabilir, "hedefi farklı kaydet"e (ya da sadece "farklı kaydet" şeklinde de olabilir.) tıklayarak bilgisayara kaydedebilirsiniz. Ya da normal tıklayarak açabilirsiniz. (Bazı dosyalar zip, rar gibi formatlara sahip olduğu için bu dosyaları sadece kaydetmenize imkan vardır.)

SINAV SONUCUNU ÖĞRENMEK İÇİN BURAYA TIKLAYIN. AÇILAN SAYFADA SİZİN SINAVA GİRDİĞİNİZ TARİHİN OLDUĞU LİNKE TIKLAYARAK TC KİMLİK NUMARANIZI GİRİN. SONUCA ULAŞIN.


26 Aralık 2009 Motorlu Taşıt Sürücüleri Sınavı, Sınav Yeri Bilgileri
26 Aralık 2009 Motorlu Taşıt Sürücüleri Sınav Yeri Bilgileri

24 Ekim 2009 Ehliyet Sınavı Soruları ve Cevapları

24 Ekim 2009 Tarihli Motorlu Taşıtlar Sürücü Adayları Sınavı Soruları ve Cevapları

22 Ağustos 2009 Ehliyet Sınavı Soruları ve Cevapları
22 Ağustos 2009 Tarihli Motorlu Taşıtlar Sürücü Adayları Sınavı Soruları ve Cevapları

04 Temmuz 2009 Ehliyet Sınavı Soruları ve Cevapları
04 Temmuz 2009 Tarihli Motorlu Taşıtlar Sürücü Adayları Sınavı Soruları ve Cevapları


18 Nisan 2009 Ehliyet Sınavı Soruları ve Cevapları
18 Nisan 2009 Tarihli Motorlu Taşıtlar Sürücü Adayları Sınavı Soruları ve Cevapları

14 Şubat 2009 Ehliyet Sınavı Soruları ve Cevapları
14 Şubat 2009 Tarihli Motorlu Taşıtlar Sürücü Adayları Sınavı Soruları ve Cevapları

Daha eski Tarihli Sınav Soruları ve Cevapları

Daha eski sınav soru ve cevapları için http://www.muhammedceylan.com/2009/03/ehliyet-sinav-sorulari-ve-cevaplari.html linkini tıklamanız gerekmektedir.

Herkese iyi çalışmalar.





Salı, Aralık 22, 2009 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 0 Yorum »

RÜZGAR ENERJİSİ ve ANALİZİ

RÜZGÂR ENERJİSİNİN TÜRKİYE’DEKİ DURUMU
Ülkemiz rüzgâr potansiyeli açısından dünyada üçüncü, Avrupa da birinci sıradadır. Türkiye’nin rüzgârla üretilecek elektrik enerjisine karşılık gelen kurulu kapasite gücü 83.000 MW’dır. Avrupa rüzgâr enerji birliğinin hazırladığı Avrupa rüzgâr atlası, Ege denizinin ve kıyıların, batı ve kuzey Avrupa bölgelerindeki rüzgâra eşit seviyede rüzgâr hızına sahip olduğunu göstermektedir. Tablo 2’nin incelenmesiyle Türkiye’nin 83.000 MW teknik potansiyeli ile Avrupa da en büyük potansiyele sahip iken 1999’da 9 MW olan kullanım gücü ile en küçük kurulu güce ve teknik potansiyelini kullanma oranına göre (%0,01) en az orana sahiptir.
Ek’li Türkiye Rüzgâr Haritasında görüleceği üzere rüzgârdan elektrik üretilmesi konusunda özellikle güney Ege ve Trakya bölgelerimiz uygundur. Bu bölgelerde yıllık ortalama rüzgâr hızı 6m/s dir. Konya il merkezi ve civarı harita incelendiğinde Türkiye’de 3.en yüksek hıza sahip bölge içerisinde görülmektedir. Yani bazı Akdeniz, Ege ve Karadeniz sahilleri ile aynı rüzgâr hızına sahiptir.
Ülkemiz rüzgâr potansiyelinin yoğun olduğu bölgelerde 2005 yılına kadar ülkemiz kurulu güç kapasitesinin % 2’sinin rüzgâr enerjisinden karşılanması hedeflenmektedir. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ilk başvurulara 20 yıllık ortalama 6,5 cent/kWh tarife uygulayarak rüzgâr enerjisinin gelişimini hedeflemiştir.

Yıl Kurulu Kapasite (KW) Kurulu kapasite (KW)
(Türkiye 1.Enerji Şurası Raporu) (ETKB.lığı 6.Komisyon Raporu)
2005 1.300.000 900.000
2010 2.900.000 1.300.000
2015 5.100.000 1.700.000
2020 7.800.000 2.200.000
Tablo : Türkiye’de enerji şura raporlarına göre rüzgâr enerjisi için hedefler
Ülkemizin ilk rüzgâr santrali (3*500 kW) Şubat 1998’de otoprodüktör sistemiyle İzmir-Çeşme’de işletmeye geçmiştir. Eylül 1999’da rüzgâr güç santralleri toplam proje sayısı 55’e çıkarak gerçekleşme aşamasına girmiş ve rüzgâr santrallerinin toplam kurulu gücü de 1700 MW’a ulaşmıştır. Ancak bu projeler 2000-2002 yıllarında Türkiye deki ekonomik krizler ve doğal gaz kullanımının zorunluluğu nedeniyle gerçekleştirilememiş olup bu yıllarda rüzgâr enerjisi kurulu gücü 9 MW olarak kalmıştır. Dolayısıyla Tablo 2’de 2003 yılı için öngörülen 650 MW kurulu güç hedefine ulaşılamamıştır. Ayrıca Tablo 4’te hedeflenen 2005 yılı rüzgâr enerjisine karşılık gelen elektrik enerjisi kurulu gücü değerlerinin de gerçekleşmesi mümkün görülmemektedir.

RÜZGAR ENERJİSİ İLE DİĞER ENERJİ KAYNAKLARININ FİYAT / MALİYET ANALİZİ
GİRİŞ :
Bilindiği gibi yeryüzünde mevcut bütün enerji kaynaklarının kullanılarak elektrik enerjisine dönüştürülmesi o kaynağın kendine özgü niteliği, zenginliği ve cinsine göre değişmektedir. Bu kaynakların kimine ulaşmak için çok büyük masrafları göz önüne almak gerektiği gibi hiçbir maliyet gerekmeden ulaşılabilen kaynaklar da mevcuttur ancak bu kaynakların her birini işlemek için ayrı bir yol ve her bir yolun da ayrı bir maliyeti mevcuttur.
Dışa kapalı, plancı ekonomilerde enerji üretimi çoğu zaman “Olmazsa olmaz” zihniyeti ile çok fazla derinlemesine inilip maliyet/fayda analizleri yapılmadan hemen erişilebilir ve üretim teknolojisi hazır kaynaklara dayandırılmaktaydı. Ancak dünya genelinde bütün ülke ekonomilerinin ister-istemez liberalleşmeye (serbest piyasa ekonomisine) doğru gittikleri 1990’lı yıllardan beri elektrik üretimi için kullanılan enerji kaynaklarının çok detaylı fiyat/maliyet analizleri yapılarak toplam maliyeti en düşük olan enerji kaynaklarına doğru bir yönelme olmuştur.
Bu gelişim içinde devletlerin rolü hangi enerji türünün kullanılacağından ziyade, hangi enerji türünün kullanımının desteklenmesi ve hangi üretim enerjisi türünün teknolojisinin hükümet destekli bilimsel araştırma ve geliştirme çalışmaları ile ilerletilmesi yönünde olmuştur.
Nitekim yüzyılın başında üretilen enerjinin % 90’ı kömürden elde ediliyordu. 1950’lerden sonra bu oran %60’a indi. Günümüzde enerjinin hemen hemen yarısı petrolden, %35’i kömürden, %15’i ise gaz, güneş, rüzgar, nükleer v.s gibi alternatif enerjilerden elde ediliyor.
MALİYET ANALİZİ KRİTERLERİ :
Liberal ekonomilerde mevcut risklerden biri de ticari şirketlerin yalnızca kendi gelir ve giderleri ile ilgilenmesi, dolayısıyla çevrelerine veya bulundukları sektöre verdikleri zararları göz önüne almamalarıdır. Bu bağlamda hükümetlerin üstlendikleri rolün getirdiği sorumluluk kesinlikle geçmişteki karar verip, uygulayan taraf rolünden daha az değildir. Liberal ekonomilerdeki bu başıboşluk riskini, tarafsız ve objektif bir oyuncu olarak devletin bertaraf etmesi, diğer bir deyişle ekonomik faaliyetlerdeki bütün ilgili tarafların ne oran ve ne şekilde zarar veya fayda gördüğünün belirlenerek maksimum fayda sağlayacak faaliyetlerin desteklenmesi ve bu faaliyetlerin kurallarının koyulması beklenmektedir. Devletin bu rolü üstlenmek istememesi veya bu rolünü layıkıyla yerine getirememesi durumunda Liberal ekonomilerin o toplumun insanlarına fayda getirmesi mümkün olamamaktadır.
Mevcut kaynakların elektrik enerjisine dönüştürülmesi için gereken masrafları dört ana başlık altında toplayabiliriz;
Sermaye ve Sermayenin Maliyeti : Mevcut teknolojiye göre tesis edilmesi gereken santralın ve bu santralın inşaası için gerekli olan finansmanın fiyatı (faizi, geri ödeme planı, vadesi v.s.)
İşlenecek Kaynağın Maliyeti : Enerji kaynağının erişilebilirliğine, kullanıma uygun hale getirilebilmesine bağlı olarak değişen giderler.
İşletme Maliyeti : Mevcut tesislerin bakım, onarım ve işletmesi için karşılanacak giderler.
Dış Maliyetler : Direk olarak üretim veya tesisle ilgisi olmayıp çevreye ve/veya enerji sektörüne veya diğer sektörlere verilen zararlar ile ilgili masraflar.

MUHTELİF ENERJİ KAYNAKLARININ MALİYET ANALİZLERİ :
Maliyet analizlerinin ekonomik istikrarın sağlandığı ve dolayısıyla finansman paketlerinin tutarlı ve istikrarlı olduğu ülkeler dikkate alınarak yapılmasında büyük fayda vardır. Aksi takdirde bu gün için yapılan maliyet analizinin ileriye dönük bir planlama için kullanılması mümkün olmamaktadır. Bu bağlamda Avrupa Birliği üyesi ülkelerdeki maliyet analizlerinin dikkate alınması kanaatimizce daha sağlıklı neticeler verecektir. Avrupa Komisyonunun hazırladığı Enerji Rehberindeki Rüzgar Enerjisi kısmında konuyla ilgili bölümün çevirisi aynen aşağıdaki gibidir [1];
“Avrupa Birliği genelinde kömür, gaz, hidrolojik, linyit ve petrolden elde edilen elektrik enerjisi üretim fiyatları çok çeşitlilik arz etmektedir. Herhangi bir enerji kaynağı için tek bir fiyat verebilmek mümkün değildir. Termik ve hidrolojik kaynaklardan elde edilen enerji fiyatlarını sıkça belirleyen en önemli faktörler olan faiz oranları ve amortisman süreleri kurumsal oluşumlara göre değişmesine rağmen tesis ve kullanılacak yakıtın maliyeti de önemli bir rol oynamaktadır. Nükleer ve kömür endüstrilerine sağlanan devlet desteği gerçek üretim maliyetlerinin gözüktüğünden daha fazla olduğunu göstermektedir.
Örneğin, Almanya’da kömürün ocak çıkış fiyatı dünya piyasasındaki fiyatın üç katıdır, dolayısıyla kömürden sağlanan enerji üretiminin gerçek fiyatı kilowatt saat başına 9cECU daha fazladır (Esasen üretim tesisleri bu yüksek fiyatı ödemiyorlar ancak kömür endüstrisine vergi mükelleflerinin parasıyla yıllık 7400 milyon DM’lik destek yapılmaktadır. Bu klasik bir “gizli” veya “dış” maliyet örneğidir.) Büyük kombine-dönüşümlü gaz türbinleri maliyetleri İngiltere ve diğer yerlerde yoğun rekabet sonucu düşmektedir. Ancak gaz fiyatları artmaktadır. İleride bütün kömür santralleri desülfürizasyon gaz bacası santralleri ile donatılacak ve emisyonlar üzerine getirilen artan orandaki kısıtlamalar tesis maliyetlerini artıracaktır. “Temiz Kömür” teknolojisi ilerlemektedir ancak kısa vadede üretim fiyatlarında büyük değişiklikler beklenmemektedir.
Nükleer enerji fiyatı ve maliyeti öteden beri bir münakaşa konusudur. Burada önemli bir husus, bir seri Basınçlı Su Reaktörüyle “olgun” tesis (en popüler tesis seçeneği) maliyeti ile çok yüksek bedeli olan “ilk defalık” maliyet ile aradaki farktır. Fransa dışında, nükleer santral “üretim akışları” pek görülmemektedir. Dolayısıyla nükleer enerjiden elektrik enerjisi üretim fiyatları çok büyük farklılıklar göstermekte ve 1995 yılındaki İngiliz Hükümeti verilerine göre 5.2-8.5cECU/kWh olmaktadır (1990 yılı fiyat seviyesine göre). Nükleer enerji fiyatları, kaza riski gibi devletler tarafından üstlenilen ve tesisleri sigorta pirimi ödemekten kurtaran, gizli dış maliyetleri içermemektedir.
Tablo 1’de termik santral maliyetleri ve durumları gösterilmiştir. Enerji fiyatları – rüzgar santrallerindeki bir kısım fiyat tahminlerindeki hataları bertaraf etmek için- %5 düşürülmüştür;
Tablo 1
Santral Sermaye Maliyeti Yakıt Maliyeti İşletme Maliyeti Toplam
ECU/kW cECU/kWh cECU/kWh cECU/kWh
Gaz 450-700 1.7-2 0.4-0.6 3.1-4
Kömür 1000-1300 1.8-2.3 0.7-1 3.7-5.5
Nükleer 1200-2000 0.7-0.9 0.8-1 3.3-8
...”
RÜZGAR ENERJİSİ MALİYET ANALİZİ :
Rüzgar Enerjisi halihazırda mevcut üretim teknolojileri ile kilowatt başına yüksek sermaye gerektiren ancak yakıt ve işletme maliyeti en düşük olan bir enerji kaynağıdır. Yoğun sermaye gerektiren her yatırımda olduğu gibi Rüzgar Enerjisi Santrallerinin karlılığı sermayenin fiyatına, yani tesislerin öz sermaye ve kredi finansman koşullarına çok duyarlıdır. Örneğin faiz, geri ödeme planı ve vade gibi unsurlar kredi finansmanının maliyetini belirlediği gibi tesis amortisman dönemi ile özsermaye geri ödeme süresi de özsermaye finansmanının maliyetini etkilemektedir. Avrupa Komisyonunun hazırladığı rapora göre Avrupa Birliğine üye ülkelerin Rüzgar Enerjisi için finansman koşulları kimi zaman uygulamaya konan kanunlar ile çok büyük değişiklikler gösterebilmektedir. Örneğin tesislerin amortisman dönemi İngiltere’de Fosil Yakıt Olmayan Yakıtlar Yükümlülüğünün (Non Fossil Fuel Obligation – NFFO) kabulünden sonra uzatılmıştır. Dolayısıyla özsermaye maliyeti önemli ölçüde düşürülmüştür. Bu rapora göre aşağı Tablo 2’deki finansman koşullarına göre oluşan rüzgar enerjisi maliyetleri Tablo 3’de verilmiştir [2];
Tablo 2
Ülke Faiz Oranı Vade
Danimarka %7 20 yıl
Almanya Değişken, %5 üstü 10 yıl
Hollanda %5
Portekiz %10
İngiltere Girişimci belirliyor 15 yıl

Tablo 3
Santral Sermaye Maliyeti Yakıt Maliyeti İşletme Maliyeti
ECU/kW cECU/kWh cECU/kWh
Rüzgar 1000 0 1

Kıyaslama yapılabilmesi maksadıyla dünyanın bir diğer ucunda Amerikan Rüzgar Enerjisi Birliğinin yayınladığı ve Kaliforniya Enerji Komisyonun 1996 yılı Enerji Teknolojileri Durum Raporuna göre muhtelif enerji kaynaklarının maliyetleri aşağıda sunulmuştur;
Yakıt Yeni Kapasite Maliyeti (sent/kWh)

Kömür 4.8-5.5
Gaz 3.9-4.4
Hidrolik 5.1-11.3
Biomas 5.8-11.6
Nükleer 11.1-14.5
Rüzgar 4.0-6.0
Amerikan Rüzgar Enerjisi Birliğine göre bir çalışmada rüzgar santralleri gaz santralleriyle aynı koşullarda finanse edilebilse maliyetlerin %40 düşebileceği hesaplanmıştır.
Ülkemizde kullandırılan kredi faizleri ve vadelerinin dış kaynaklı kredi bile olsa hem ABD’de kullandırılan ve hem de Avrupa Birliğine üye ülkelerde kullandırılan kredilerden daha kötü koşullarla sağlandığı, dolayısıyla Türkiye’deki Rüzgar Enerjisi Santrallerinin Sermaye Maliyetinin daha yüksek olacağı bir gerçektir.
Yukarıdaki açıklamalardan da görüldüğü gibi halihazırda iyi finansman koşullarıyla Rüzgar Enerjisi Santralleri, Gaz, Hidrolik, Kömür, Biomas ve Nükleer Enerji Santrallerine göre dış maliyetler göz önüne alınmasa bile çok daha ucuzdur.
Rüzgar enerjisi sektöründeki teknolojik gelişmelerin mevcut hızıyla devam etmesi halinde ileride Rüzgar Enerjisi Santrallerinin maliyetlerinin önemli ölçüde düşmesi beklenmektedir [3].

DIŞ MALİYETLER :
Yukarıda, dış maliyetleri direk olarak üretim veya tesisle ilgisi olmayıp çevreye ve/veya enerji sektörüne veya diğer sektörlere verilen zararların maliyeti olarak tanımlamıştık. Bu bağlamda enerji santrallerinin mevcut dış maliyetlerini iki ana başlık altında toplayabiliriz;
İnşaat alanı : Her enerji santralının işgal edeceği bir toprak parçası vardır. Bu alanın diğer amaçlarla kullanımının, enerji santralı olarak kullanımından daha faydalı olması durumunda bir dış maliyet oluşmuş demektir. Aynı şekilde enerji santralına tahsis edilecek alan üzerinde daha önceden yapılan faaliyetlerin iptal edilmesi de çok ciddi bir dış maliyet unsurudur.
Çevresel Etkiler : Kimi enerji santrallerinde kullanılan yakıtlar, atmosfere veya çevresine düzenli olarak atık maddeler bırakmaktadırlar. Bu maddelerin santralın yakın ve uzak çevresine verebileceği olumsuz etkiler birer dış maliyet unsurudur. Ayrıca enerji santralında olabilecek doğal felaketler veya arızalar sebebiyle çevreye verilebilecek zararların da riskini çevredeki doğal yaşam veya tesisler taşımak zorundadır. Bu riskin sigorta şirketlerince taşınması durumunda belirli bir prim ödenmesi gerekmektedir. Bu risk primi de diğer bir dış maliyet unsuru olarak karşımıza çıkmaktadır.
1. İnşaat Alanı
Genellikle Rüzgar Enerjisi santralleri, rüzgarın çokluğu sebebiyle çıplak ve yüksek tepe ve tepeciklere kurulmaktadır. Bu tepeler ancak küçük ekonomik faaliyetler, hayvancılık, veya tarımsal faaliyetler için kullanılabilen yerlerdir. Genel olarak rüzgar enerjisi santralleri için dikilen türbinlerin her biri en fazla 100 m2’lik bir alan kaplamaktadırlar. Her bir türbinin birbirlerinden uzaklıkları ise kanat çapına ve rüzgar rejimine bağlı olarak 50 ila 200 metre arasında değişmektedir. Rüzgar türbinleri arasında kalan arazinin ise başka faaliyetler için kullanılmasında hiçbir sakınca yoktur. Nitekim yurt dışında bu alanların tarımsal ve hayvancılık faaliyetleri için sıkça kullanıldığı görülmektedir. Ayrıca dünya genelinde Rüzgar Santrallerinin Offshore tabir edilen deniz üstünde kurulan tipleri oldukça yaygınlaşmaktadır. Bu durumda santral inşaatı için alan kaybı söz konusu bile olmamaktadır.
Hidroelektrik Santrallerin barajlı tiplerinde ise gövde önünde oluşturulan yapay göl yüzünden ne kadar büyük bir alanın kaybedildiği herkesçe bilinmektedir. Bu alanda daha önceden yapılan ekonomik faaliyetler ve varsa yerleşim yerleri hatta tarihi değeri sebebiyle paha biçilemeyen arkeolojik varlıklar da tamamen baraj gölünün altında kalmakta ve çok büyük bir dış maliyet ile karşılaşılmaktadır [4]. Bu alanların başkaca ekonomik faaliyetler için kullanılması gibi bir alternatif de ortadan kalkmaktadır. Maalesef hidroelektrik santrallerin inşaat maliyetinde bu husus genellikle dikkate alınmamaktadır.
Termik veya Nükleer enerji santrallerinde ise genellikle inşaat alanının kaynağın bulunduğu yere yakın olması veya inşaat konusunda kolaylık sağlayabilecek alanların seçimine dikkat edilmektedir. Bu aşamada da söz konusu yerlerde daha önceden yapılan faaliyetler ile bu alanların başka amaçlarla daha faydalı kullanımı olabileceği konusu pek dikkate alınmamaktadır.
2. Çevresel Etkiler
Konvansiyonel enerji kaynaklarıyla çalışan elektrik santrallerinde kullanılan teknolojiye göre, düzenli olarak çevreye bırakılan atık miktarı değişebilmektedir. Bu bağlamda ABD orta-ileri teknoloji kullanan bir ülke olarak adlandırılabilir. Amerikan Rüzgar Enerjisi Birliği verilerine göre hazırlanan muhtelif enerji kaynakları için hazırlanan ABD’deki emisyon miktarları aşağıda sunulmuştur;

Karbon Dioksit (CO2) Emisyonu (Küresel ısınmada, sera etkisi yaratan başlıca unsur):
Yakıt Salınan CO2/kWh 1997 Üretimi kWh Toplam CO2 Emisyonu
(paund) (milyon) (milyon paund)
Kömür 2.13 1,804 3,842
Doğal Gaz 1.03 283.6 292
Petrol 1.56 77.8 121
ABD Ort. 1.52 3,494 5,312
Rüzgar 0 3.5 0

Sülfür Dioksit (SO2) Emisyonu (Asit yağmurlarını doğuran başlıca unsur):
Yakıt Salınan SO2/kWh 1997 Üretimi kWh Toplam SO2 Emisyonu
(paund) (milyon) (milyon paund)
Kömür 0.0134 1,804 24,173
Doğal Gaz 0.000007 283.6 2
Petrol 0.0112 77.8 871
ABD Ort. 0.0080 3,494 27,952
Rüzgar 0 3.5 0

Nitrojen Oksit (NOx) Emisyonu (Asit yağmurlarını doğuran diğer bir unsur ve dumanlı sisin temel maddesi):
Yakıt Salınan NOx/kWh 1997 Üretimi kWh Toplam NOx Emisyonu
(paund) (milyon) (milyon paund)
Kömür 0.0076 1,804 13,710
Doğal Gaz 0.0018 283.6 510
Petrol 0.0021 77.8 163
ABD Ort. 0.0049 3,494 17,120
Rüzgar 0 3.5 0
Bütün bu atıkların yanı sıra doğal felaketler veya ihmal sonucu Nükleer veya Hidroelektrik Santrallerde meydana gelebilecek hasarlar sonucu çevreye verilebilecek zararın büyüklüğü herkesçe çok iyi bilinmektedir [5]. Bu tür bir risk eğer sigorta şirketlerine yüklense maliyetlerin ve ödenecek primin ne olacağı meçhuldur.
Rüzgar enerjisi santrallerinde oluşabilecek tek çevresel etki olarak gürültü gösterilmektedir. Ancak rüzgar enerjisi santralleri, rüzgar rejimine bağlı olarak, genelde yerleşimin olmadığı veya rakım farklılıkları sebebiyle gürültünün etkilerinin daha az hissedildiği yerlerde kurulmaktadır. Diğer yandan türbin teknolojisindeki gelişmeler doğrultusunda gürültü emisyonları gün geçtikçe düşürülmekte ve hatta türbinlerden 150-200 metre uzaklıkta 40 dB (Fısıltı seviyesi)’nin altına inilmektedir. Dolayısıyla gürültü etkisiyle oluşacak bir çevresel kirlenme Rüzgar Enerjisi Santralleri için göz ardı edilebilecek orandadır.
Yukarıda bahsedilen emisyon miktarları ile risk primlerinin toplamının kilowatt saat başına ne kadarlık bir maliyet getireceğinin hesaplanması oldukça zordur. Bu aşamada gelişmiş ülkelerin yukarıda bahsedilen emisyon miktarları ve risk primleri için kurumlara ek vergiler getirmeyi düşündüklerini görmekteyiz. Örneğin Avrupa Birliğine üye ülkelerde kömür santrallerinden kWh başına 1.6 cECU, gaz ile çalışanlardan 0.8 cECU ve nükleer enerji ile çalışan santrallerden de 0.7 cECU ek vergi toplanması düşünülmektedir [6].
Dolayısıyla Rüzgar Enerjisi hariç diğer enerji kaynaklarından üretilen elektrik enerjisinin maliyeti göz önüne alınırken en azından 0.7 ile 1.6 cECU/kWh’lık bir dış maliyetin varlığı göz önüne alınmalı ve yukarıdaki bölümlerde verilen enerji maliyetlerine eklenmelidir. Türkiye şartları dikkate alındığında (yakıt kalitesi ve teknoloji düzeyi) bu dış maliyetin 2-2.5 cECU/kWh’dan az olmaması beklenmelidir.
SONUÇ :
Avrupa Rüzgâr Enerjisi Birliğinin (EWEA) 2002 yılındaki bir raporuna göre ortalama rüzgâr hızının yükselmesi rüzgâr enerjisi birim fiyatını düşürmektedir. Ortalama rüzgâr hızı 7,5 m/s üstünde olan ve birim güç maliyeti 700 €/kWh olan rüzgâr enerjisi birim maliyeti, bütün diğer sistemlerin en ucuzu olup yıllık elektrik enerjisi birim maliyeti 4 cent/kWh’in altındadır. En pahalı rüzgâr enerjisi olarak görülen deniz üstü rüzgâr santralleri birim güç maliyeti 1400 €/kWh olarak düşünüldüğünde bile yıllık elektrik enerjisi birim maliyeti 8 cent/kWh olarak en pahalı elektrik enerjisi kaynaklarından nükleer enerji birim maliyeti ile eşit miktardadır. Hatta nükleer enerji, kömür ve doğal gaz ile çalışan santrallerin toplumsal ve çevresel maliyetleri ve işletme maliyetleri hesaba dahil edildiğinde rüzgâr enerjisinin en ucuz birim maliyete sahip olduğu görülecektir.
Rüzgâr santrali yatırım maliyeti toplam maliyetin %75 ila %90’ını oluşturmaktadır. Türbin maliyeti kWh başına halen 600-900 €’dur. Projenin hazırlanması ve tesis etme maliyetleri kWh başına 200-250 € daha eklemektedir. Rüzgâr türbinlerinin kWh başına birim maliyeti min.800 € ile max.1200 € arasında değişmektedir.
Dünya ekonomisi gittikçe küreselleşen ve serbest piyasa ekonomisinin gün geçtikçe daha yaygın hale geldiği bir atmosferde gelişmektedir. Uzun vadede de bu yöndeki gelişimin devam etmesi beklenmektedir. Ancak ekonomik liberalleşmenin, ülke ekonomisinde bir başıbozukluk ve sosyal dengeleri alt üst etme gibi bir riski de beraberinde getirdiği çok açıktır. Bu aşamada gelişime karşı konulamayacağı için devlete çok büyük bir rol düşmektedir; Piyasaları ve sektörleri topluma en çok fayda sağlayacakları şekilde yönlendirmek ve kuralları koyup uygulamaları izlemek. Bu rol kesinlikle devletin kapalı ekonomilerde karar verici ve uygulayıcı olarak üstlendiği rolden daha az bir sorumluluk getirmemektedir. Bilakis devletin artık piyasaları derinlemesine analiz etmesi, maliyetleri derinlemesine tetkik etmesi ve hassas bir değerlendirme ile sektörlere nasıl yön vereceğini bilmesi gerekmektedir. Bu aşamada kararsız veya kuralsız bir devlet topluma büyük zararlar verebilecektir.
Rüzgar Enerjisi, özelliği gereği çevreye en az zarar veren, dolayısıyla dış maliyetleri en düşük enerji kaynağıdır. Rüzgar Enerjisini elektrik enerjisine dönüştüren teknoloji maalesef büyük sermaye gerektirmektedir, ancak yakıt ve işletme giderlerinin çok düşük olduğu da bir gerçektir. Bu aşamada finansman koşullarının iyi olması Rüzgar Enerjisinden elde edilecek elektrik enerjisinin diğer bütün bilinen enerji kaynaklarından elde edilenden çok daha ucuza mal edileceğini göstermektedir. Her halukarda dünya genelinde Rüzgar Enerjisinin Santrallerinin diğer konvansiyonel enerji kaynakları ile çalışan santrallere göre çok daha geniş bir alanda desteklendiği ve diğerlerine göre çok daha kolay ve iyi şartlarla finansman bulduğu gözlemlenmektedir.
Başta Almanya olmak üzere Danimarka, Hollanda, İspanya gibi belli başlı Avrupa Birliğine üye ülkelerin temiz enerji kaynağı olan Rüzgar Enerjisinden daha fazla faydalanılması maksadıyla yatırımları ve araştırma geliştirme faaliyetlerini destekledikleri ve Rüzgar Enerjisi Santrallerinin de en çok bu ülkelerde tesis edildiği görülmektedir. Rüzgar enerjisinin İngiltere, İrlanda ve Fransa gibi ülkelerde de çok fazla desteklenmediği ve dolayısıyla da kurulu kapasitelerin diğer ülkelere göre daha düşük olduğu gözlemlenmektedir [7]. Ancak bütün ülkelerdeki uygulamalarda belirli bir enerji politikasının varlığı dikkate çarpmaktadır. Kanaatimizce benzer bir politikanın ülkemizde de belirlenmesi ve devletin bütün kurumlarınca misyon olarak kabul edilerek, duyurulması hem ekonomik faaliyetlerin daha sağlıklı yürümesi ve hem de gereksiz zaman ve para kaybının önlenmesi bakımından hayati önem arz etmektedir.
Türkiye’de Rüzgar Türbinleri üretilmesi için yeterli kaynak ve bilgi birikimi mevcuttur. Devletin Rüzgar Enerjisi Santrallerini desteklemesi durumunda oluşacak bu yeni sektörde yeni iş imkanları yaratılacak ve hatta işçilik ve nakliye avantajları sebebiyle Türkiye ekonomisine yeni bir ihraç ürününün daha katılacağı söylenebilir. Bu durumda ekonomideki dinamik dengelerin ne kadar büyük bir katma değer yaratacağını da göz ardı etmemek gerekir. Ayrıca milli kaynaklara dayanan bu enerji türüyle sektörün dışa bağımlılığı da tümüyle ortadan kaldırılabilecektir.
İlk çağlardan beri ülkemizin üzerinden akıp geçen bu muazzam rüzgar enerjisi kaynağını artık toplumumuzun hizmetine sunmanın zamanının geldiğini düşünmekteyiz. Bu yönde sarf edilecek bütün gayretlerin ülke çıkarları için çok değerli olacağı kesindir.
KAYNAKLAR
- www.eie.gov.tr
- MMO Konya Şube Bülteni Sayı 9
- ‘Wind Energy in Europe-The Facts’, Volume II – Price, Cost and Values, European Commision, Directorate-General for Energy, 1999.
- ‘Comparative Cost of Wind and other Fuels’, American Wind Energy Association, 2000.
- ‘Comparative Air Emissions of Wind and other Fuels’, American Wind Energy Association, 2000.
- ‘Wind Power and the REFIT Model’, by Andreas Wagner, Wind Directions, March 1999.

Çarşamba, Aralık 16, 2009 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 0 Yorum »

İYİLİK ENERJİSİ


Enerjinizi kullanmayı öğrenin...
Beyin öyle bir güçtür ki, neyi düşünürseniz dua oluverir tevilinde bir hadis bile var, beyin gücü ile ilgili...
Kafadan geçen her düşüncenin Allah katında bir talep olduğuna inanıyorum. İyi şey ister, güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir. Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız. Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın…
Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz –onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor – Neden acaba? Bu tıpkı (yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu?
Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği, keyfi kalmadı. Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.
Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup çağırıyorsanız size onu getirir.
Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir bir de bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan, hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlarda olabilir.
Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz.
Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir. Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.
Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine değdirsin. Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın.
Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin. Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler. Neden? Ne zaman göstereceksiniz? Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ?
Beyin öyle bir güçtür ki, insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir. Yeter ki beynini şartlandırabilsin. Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır. Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir. Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum:
Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerini göstererek vücudunu buna uyduruyor.
Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin. Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bu laftan çok korkarım, eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Ne doğru bir laf değil mi?
Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.
Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .
Ama şu anımı biliyorum,ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekilde değerlendiririm.
Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.
Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün.
Dün, bugün, yarın diye… Biz ani stresleri çok severiz.
Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur.
Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.
Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz. Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?
Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.
Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın.
Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi azalsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.
Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.
Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim.
Prof. Yıldız Batırbaygil

Salı, Aralık 15, 2009 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır , , | 0 Yorum »

NAZLI YAR


Küstüm! Ey dostlar kedere küstüm,
Yaralı bağrıma yavrumu bastım,
Eşim yok, dünyadan ümidi kestim,
Gözyaşımı silenim yok nazlı yar.

Yürüdü de gözyaşlarım yürüdü,
Genç ömrüm de dertler ile çürüdü,
İçim yandı, ağzım dilim kurudu,
Bir yudum su verenim yok nazlı yar.

Aylarca bekledim kalkmadı hasta,
Haberim gitmedi ne yâre, dosta,
Gündüz kederliyim, geceler yasta,
Hallerimi bilenim yok nazlı yar.
Şener İŞLEYEN
04/01/1989
Salı, Aralık 08, 2009 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 1 Yorum »

YAZ


Ah be yazım,
Bittin ya, tükenmedi hiç ayazım.
Yastayım,
Gecenin karanlığındaki kadar beyazım.
Dokun taşlanmış kalbime,
Gülmek ne ki, tebessüme hasret yüzüm.
Kafamda neden gittiğine dair sorular,
Beynime vur ki, yap bir darbe yazım.
Dermanım yok,
Üşüyorum,
Ellerim titriyor,
Biliyorum okunmayacak bu yazım.
Anlatacaklarım kâğıda sığmayacak kadar, dar be yazım.
Ah be yazım,
Gittin ya,
Bilmem ki, bahardan sonra mı tutacak bu niyazım.

Şener İŞLEYEN
24/11/2009 Konya
Salı, Kasım 24, 2009 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 0 Yorum »

DEĞİŞKEN DEBİLİ SİSTEMLER VE POMPALARA YOLVERME METODLARI


DEĞİŞKEN DEBİLİ SİSTEMLER
Çok çeşitli nedenlerden ötürü, kullanıcılar genellikle aşırı büyük motorlar satın alırlar. Proseslerde gerçekleştirilen testlerde ve uygulamalarda, büyük seçilen motorların nominal yüklerinin sadece yüzde 50-60 oranlarında çalıştığı gözlenmiştir. Kayıplar ve enerji sarfiyatı gibi diğer dezavantajlarının yanında bir motorun nominal yükünün altında çalıştırılması verimsizlik olarak tanımlanır. Çok düşük yükte çalışan motorların daha küçük boyutlu motorlarla değiştirilmesi sistem verimliliğini arttırır.
Hydraulic Institute tarafından yapılan bir araştırmada gelişmiş ülkelerde tüketilen enerjinin % 20 si pompalar tarafından tüketilmektedir. İyi bir sistem dizaynı ve uygun pompalar kullanılarak pompaların tükettiği enerjinin % 30 azaltılabileceği aynı yayında belirtilmektedir. Bizlerin görevi pompaların enerji tüketimini en az düzeye getirmek ve enerji tüketiminin çevreye etkilerinin azaltılmasına katkıda bulunmaktır.
Pompa seçiminde ilerideki ihtiyaçları da göz önüne almak için pompa debisinin %25, basma yüksekliğinin %10 arttırılarak sipariş edilmesi yaygın bir uygulamadır. Bu uygulama ile pompalar en iyi verim noktalarından uzaklarda çalıştırılmakta, debi fazla geldiği için de vana kısılarak debiyi ayarlamak mecburiyeti doğmaktadır.
Frekans konvertörleri ile yakın zamanlarda güç elektroniğindeki gelişmelerle enerji kayıpları azaltılıp fiyatları izafi olarak ucuzladığı için pompaların değişken devirli olarak kullanılması yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu uygulamada devir sayısını azaltmak ve arttırmakta mümkün olduğundan pompa seçiminde ilerideki ihtiyaçları göz önüne almak için büyük debili pompa seçmektense kullanma şartlarına uygun pompa seçilerek sistem karakteristiğini değiştirmeden konvertör yardımıyla dönme sayısı ayarlanan elektrik motoru ile tahrik edilen pompalarla istenen debinin sağlanması mümkün olmuştur.

DEĞİŞKEN DEBİ ELDE ETME USULLERİ
• Pompayı ihtiyaç olunca çalıştırmak. (Kesintili Çalıştırma)
• Sistemi bir depodan besleyerek pompayı depo seviyesine göre bir zaman saati vasıtasıyla veya elle kesintili çalıştırmak.
• Pompayı devamlı çalıştırarak akışkanın bir bölümünü depoya geri döndürmek. (by-pass)
• Pompa çıkışındaki debi kontrol vanası ile sistem karakteristiğini değiştirerek debiyi ayarlamak.
• Sabit devirli elektrik motoru ile pompa arasına hidrolik veya elektriki kavrama koyarak pompa devrini debi veya basınç ihtiyacına göre ayarlamak.
• Çalışan pompa sayısını değiştirmek. (paralel pompalar)
• Normal asenkron motorun frekans değiştirici yardımı ile uygulanan gerilim ve frekansı değiştirerek
pompanın sistem gereksinimini karşılayacak devirde dönmesini sağlamak.

Pompalarda debi değişimi çeşitli yöntemlerle sağlanabilir. Kontrol vanası, by-pas vanası, çalışan pompa sayısının değiştirilmesi, pompaların kesintili çalıştırılması gibi pompa dışı yöntemlerin yanında; pompa performansını değiştiren değişken devirli pompa kullanımı gelmektedir. Frekans konvertörleri devir sayısı ayarlanabilen veya değişken güçlü motorlarla tahrik edilen pompalarda, değişken debi sağlanması için olduğu gibi teknolojik mecburiyetler dolayısı ile de kullanılır. Eğer değişken debi ve basınç (pompa ve fan uygulaması) altında çalışılması gerekiyor ve bu itibarla yüksek güçlü motor tercih edilmesi gerekiyorsa frekans konvertörü (hız kontrol sürücüleri) kullanılması hem motorun korunması, hem de işletme koşullarına sağlanan kontrol kolaylığı açısından temel gereklilik olmuştur. Hız kontrol cihazları, üst sınır motor tork değerini %400’e kadar arttırabilirler ve hızlanma-yavaşlama periyotlarında tam bir kontrol sağlarlar.

STATİK BASMA YÜKSEKLİĞİ DEĞİŞİMİNİN HIZ KONTROLUNA ETKİLERİ
Statik basma yüksekliğinin hız kontroluna etkisini değerlendirebilmek için aynı pompanın üç değişik sistemde statik basma yüksekliğinin 0-60-100 m. olarak değiştirerek aynı debi ve basma yüksekliğinde (Q=250 m3/h, Hm=100 m.) çalışmakta olduğunu varsayalım. Diğer bir deyişle statik basma yüksekliği, toplam basma yüksekliğinin % 0 ile %100 arasında değişsin.
Bir pompanın çalışma noktası pompa karakteristiği ile sistem karakteristiğinin kesişme noktasıdır. Değişik statik basma yüksekleri için (Hs=0 Hs=60 Hs=100) sistemlerin ve pompanın karakteristiğini birlikte düşünelim. Bu eğriler Q=250 m3/h ve Hm=100 m. noktasında kesişmektedir. Pompanın devir sayısını % 20 azalttığımızda:
Statik basma yüksekliğinin bulunmadığı Hs=0 durumunda pompanın maksimum verim eğrisi sistem karakteristiği ile üst üste geldiği için pompa daima en iyi verim noktasında (%84) verimle çalışacak ve pompa debisi Q=200 m3/h ve basma yüksekliği Hm=65 m olacaktır.
Devir sayısı %80 ve Hs=60 durumunda pompa debisi 150 m3/h ve basma yüksekliği Hm=75 m olmakta fakat pompa verimi %75 e düşmektedir.
Sürtünme kayıplarının bulunmadığı Hs=100 durumunda ise pompa çalıştığı halde hiç su basamamakta ve adeta bir su ısıtıcısı gibi çalışmaktadır. Statik basma yüksekliğinin fazla olduğu sistemlerde devir sayısının azaltılması sırasında böyle duruma düşmemek için dikkatli olunmalıdır. Böyle çalışma pompanın ciddi bir hasar görmesine sebep olabilir.

SİSTEM DEBİSİNİN KARAKTERİ
Sistem gereksinimleri çok çeşitli olabilmektedir. Örneğin, bir sistem sabit ve devamlı bir debi isterken, bir diğeri iki sınır değer arasında devamlı değişen bir debi veya başka bir sistem sabit veya değişken debili ve kesintili bir işletme isteyebilir. Bu sistemlerin kombinasyonları da söz konusu olabilir. Her bir sistem kendi içinde değerlendirilmeli ve ona göre çözüm aranmalıdır. Bir sistem için uygun olan çözüm bir başkası için uygun olmayabilir.
Debi kontrolünün en çok kullanılan yöntemi vana ile kısma yapıp sürtünme kayıplarını arttırarak sistem karakteristiğini değiştirmek suretiyle istenen debiyi sağlamaktır.
Diğer bir yol ise pompanın devrini azaltarak benzeşim kuralları gereğince pompa karakteristiğini değiştirerek sistem karakteristiği ile kesim noktasını ayarlamaktır. Örneğin pompa %80 hızda çalıştırıldığında karakteristiğin kesim noktası sistem eğrisini 200 m3/h ve Hm=65 m noktasında keser.
Sabit devirli pompanın 250 ve 200 m3/h te çektikleri güçler 82,87 ve 76,3 kW tır. Elektrik motorunun verimini %92 olarak kabul edersek şebekeden çekilen güç 90,07 ve 82,93 kW olacaktır.
Halbuki devir düşürülerek yapılan ayar sonucu 200 m3/h debide mil gücü belirgin bir biçimde azalacaktır.
(43,35 kW) . % 80 hızda motor ve sürücü veriminin %88 olduğunu göz önüne alarak tüketilen enerji 82,93 kW’tan 48,22 kW düşecektir ki bu vana ile kısmaya gore % 41,85 azalmaya tekabül etmektedir.
İşler maalesef her zaman bu kadar kârlı ve basit değildir. Frekans değişimi ile debi kontrolü, basma yüksekliğinin tamamen sürtünmelerden oluştuğu sistemlerde başarı ile kullanıldığı halde statik basma yüksekliği payının artmasıyla olay daha karmaşık hale gelmektedir.
Değişken devirli pompalarda konvertörlerin tam yükteki kayıpları % 2-6 arasındadır. Devir sayısı azaltılınca yüklerde büyük ölçüde azalacağından hem elektrik motorunun hem de frekans değiştiricinin verimleri azalmaktadır.
Değişken devirli pompaya karar vermeden önce aşağıdaki hususların hatırlanması yerinde olur.
Sabit devirli pompalar en iyi verim noktalarından uzakta çalıştırıldığında verimi düşük olur. Eğer çalışma noktası en iyi verim noktasından uzakta değilse sistem veriminiz iyi olacak ve pompaj probleminiz ekonomik olarak sabit devirli pompalarla çözülmüş olacaktır. Sürtünme kayıplarının az olduğu sistemlerde, debisi Q olan bir pompa yerine Q/2 debili iki pompa size hem Q/2 de hem de Q debisinde maksimum verimde çalışma olanağı verecektir. Seçimde pompa sayısının çoğaltılması, kesintili çalışma, depolama yöntemleri de göz önüne alınmalıdır. Burada paralel pompalar kullanılmalı ve birine takılacak frekans konvertörü ile debi değişimi sağlanarak, diğer pompalar softstarter yardımıyla sürülerek istenen debi sağlanmalıdır.
Değişken devirli pompalar, debinin az olması istendiği sürece, basma yüksekliğinde azalma meydana geldiği için sistem veriminde iyileşme sağlar.
Seçim yapılırken daima “sabit devirli pompalarla bu problem çözülebilir mi? “sorusu göz önünde tutulmalıdır.
Toplam basma yüksekliğinde statik basma yüksekliği payının çok olduğu durumlarda verimli bir debi kontrolü paralel pompalar kullanarak sağlanır. Debi değişken değil ise teknolojik mecburiyet olmadıkça en iyi çözüm en iyi verim bölgesinde çalışan sabit devirli pompadır ve bu pompalarda softstarter kullanımı en uygunudur.
Bugünlerde pompaların seçiminde ömür boyu maliyet göz önüne alınmaktadır. Satınalma kararı verilirken aşağıdaki hususların göz önüne alınması tavsiye edilmektedir.
• Yatırım maliyeti (pompa-sistem-borular-yardımcı servisler)
• Montaj ve işletmeye alma maliyeti.
• Enerji maliyeti.
• İşletme maliyeti.
• Bakım-onarım maliyeti.
• Arıza süresinde üretim kaybı maliyeti.
• Çevresel maliyet. (pompalanan akışkanın yaratacağı çevresel zararı onarım maliyeti)
• Ömrü biten pompanın söküm ve atım maliyeti.

FREKANS KONVERTÖRLERİ
Sürücüler motorları tasarruflu çalıştırmak için değil, iyi kontrol edebilmek için tasarlanmışlardır. Normal bir AC motoru, sabit yükle, sabit bir kondansatör gurubuyla kompanze edebilmeniz mümkünken, sürücülü durumda sürücünün kendi handikapları yüzünden kompanze etmek zorlaşır. Bir defa sürücü anahtarlama yapan bir cihazdır bu nedenle bol bol harmonik üretir. Bunun için seçilecek sürücüde mutlaka (genelde opsiyon olarak sunulur) harmonik ve EMC filtrelerin olmasına dikkat edilmelidir.
Hemen her sürücüde büyük alüminyum soğutucular ve fanlar görürsünüz, bunlar ısıya dönüşen kayıp enerjiyi devreden uzaklaştırmak içindir. Ayrıca her sürücü güç faktörü kolaylıkla düzeltilebilecek motoru, daha karmaşık sistemlerle çözülebilecek duruma sokar. 0.9 cos φ değeri bile bir sürücü için iyi bir değerdir. Güç faktörü 1’e yakın bir değerde istenirse girişte kompanzasyon yapmak uygun olacaktır. Elektronikçiler Power factor correction denen konuyla uzun süredir uğraşılmaktadır. Bu sistem sürücü ve benzeri cihazlarda güç katsayısının kötüleşmesini önlemektedir. Dolayısıyla güç faktörünün düşük olduğu durumlarda ilave olarak kompanzasyon yapmak kaçınılmazdır.
Özetle sürücüde temel üç tür kayıp vardır.
1. Açma kaybı
2. Kapama kaybı
3. İletim kaybı
Sürücüler bir motoru kalkış ve duruş anında yapılan yumuşak kalkış haricinde daha tasarruflu hale getirmezler, kontrolünü kolaylaştırırlar. Kontrol kolaylığı haricinde işletme yöntemi nedeniyle basınç, debi, hız, kontrolü özelliğinden dolayı bir tasarruf sağlıyorsa sağlanacak ilave tasarruf budur. Direkt tork kontrolü, yükteki değişimlere çok hızlı bir şekilde tepki verir ve prosesi her hız seviyesinde korurlar. Yük yükseklidiğinde ya da düştüğünde, hız kontrol cihazı çok hızlı bir şekilde, hızla ilişkili olarak torku karşılaştırır ve otomatik olarak olması gereken seviyeye getirir.
Eğer basınç kontrolü ve devir kontrolü yapmayacaksanız konvertöre gerek yok softstarter işinizi görecektir. Pompalar daimi hızda çalışarak işi bitince duracaksa frekans konvertörü pahalı bir çözümdür. Eğer pompanız çok ise kontrol kartı ile ya da gelişmiş bir frekans konvertörü yardımı ile tek pompayı, sıralı olarak diğer pompaları soft starterlerle çalıştırarak eşit yaşlanma yapılabilir. Softstarter gerilim kırpma mantığı ile çalıştığı için kalkış esnasında motor gücünü düşürür, sürücüler ise frekans ayarı yaptığı için gücü pek fazla etkilemez. Her ikisi de kalkış ve duruş esnasında düşük akım çekildiğinden tasarruf aynıdır.

Yol Verme Yöntemleri ve Kalkış Akımları
Yol Verme Tipi --------------------------------------Kalkış akımı (Tam Yük Akımının (FLA) %’si)
Frekans Konvertörü ile Yol Verme -------------------%100
Softstarter ile Yol Verme---------------------------------%100-250
Yıldız-Üçgen Yol Verme----------------------------------%150-450
Oto-trafo ile Yol Verme-----------------------------------%400-500
Kısmi sargı ile Yol Verme-------------------------------%400-500
Doğrudan Yol Verme-------------------------------------%600-800

Sürücüler motorların gerilim veya akımı ile oynamazlar, frekans ile kontrol ederler bu yüzden motorlar zarar görmez tam tersine faydası görülür. Çünkü diğer yol verme yöntemlerinde birden hızlanamaz ve şebekeden 1,5 – 8 katı arasında fazla akım çeker ve bu motor sargılarına zarar verir, zamanla sargılar aşınır ve yanar.


HIZ DEĞİŞİM FORMÜLÜ
Hız (d/d) = Frekans (Hertz) x 120/Kutup sayısı

Frekans ----------2 kutuplu motorlar ------------4 kutuplu motorlar
50 Hz ----------------------3000 d/dk-------------------------1500 d/dk
45 Hz ----------------------2700 d/dk-------------------------1350 d/dk
40 Hz ----------------------2400 d/dk-------------------------1200 d/dk
35 Hz ----------------------2100 d/dk-------------------------1050 d/dk
30 Hz ----------------------1800 d/dk--------------------------900 d/dk
25 Hz ----------------------1500 d/dk--------------------------750 d/dk

Fan Hızındaki Değişimin Etkileri aşağıdaki gibi gerçekleşmektedir.
Akış; hızla doğru orantılı olarak değişir Debi2=Debi1x(RPM2/RPM1)
Basınç; hızın karesine göre değişir Basınç2=Basınç1x(RPM2/RPM1)²
Güç; hızın 3.kuvvetine göre değişir Güç2=Güç1x(RPM2/RPM1)³

Formülü ise;

P1 / P2 = (n1 / n2)³

Örnek 1; Yuvarlak rakamlar kullanacağım!
100kW, 1000 d/dk olan bir motor, yıldız üçgende 1000 devirde döner ve 100 kW enerji harcar diyelim.
Siz bunu frekans konvertörü ile 900 devirde çalıştırdığınızda 73kW enerji harcayacaktır.
Formülde yerine koyarsak bu değerleri:

100 / P2 = (1000 / 900)³
100 / P2 = (1.11)³
P2 = 100 / 1,37
P2 = 73 kW
Sonuç olarak 100 kW bir motor, 900 devirde 73 kW enerji harcayacacak, bu sayede %27’lik tasarruf sağlanmış olacaktır.

Örnek 2; Başka bir örnek verecek olursak;
Frekans: 50 Hz -- Basınç: 5,0 bar -- Debi: 400 lt/sn -- Tüketilen güç: 300 kW/h
Frekans: 40 Hz -- Basınç: 3,2 bar -- Debi: 320 lt/sn -- Tüketilen güç: 150 kW/h
Şebekenin 5000 m³ suya ihtiyaç olduğunu düşünürsek;
50 Hz’de 400 lt/sn ile 3,5 saatte 1050 kWh enerji harcayarak ihtiyacı karşılarken,
40 Hz’de 320 lt/sn ile 4,3 saatte 651 kWh enerji harcayarak ihtiyaç karşılanmış olacaktır.
Kaba bir ifadeyle akışı yüzde 20 azaltmak, gücü yüzde 50 düşürmektedir.

Örnek 3; 132 kw'lık bir pompa motoru sabit Hm değerlerinde ve sabit debide çalışmaktadır. Konvertör bağlanırsa ne kadarlık bir verim elde edilir, bunu nasıl hesaplayabiliriz.
Çok kaba tabirle devirde %10'luk bir azalma, enerji tüketiminde %27 kadar bir tasarruf sağlıyor.
Bu hesaplar yükün karakteristiğine de bağlı. Fan uygulaması mı yoksa pompa uygulaması mı? Mekanik kısmın devir-yük eğrisini inceleyerek hangi devirlerde ne kadar güç ihtiyacı olduğunu çıkarabilirsiniz.
Biz küçük güçler için konsinye bir cihazla sürücüsüz ve sürücü ile %90 devirde çalıştırıp iki ölçümü kıyaslıyoruz. Sonra çıkan sonuca göre sürücüyü ya da soft starteri kalıcı olarak monte ediyoruz.
Büyük güçler için tabi bunu yapmak nispeten zor.
Bir de günde kaç defa durup-kalkış yapmasına da bağlı tabii ki.
Verim hesabına baktığımızda, neticede şebekeden yinede 132 kw. enerji çekilecektir, ama; yol verme esnasındaki darbeleri önleyecektir. Sadece bu özellik kullanılacaksa softstarter işinizi görebilir. Fan, pompa gibi yüklerde devirde %30’luk artışın, 100% güç artışına denk geldiği de bir gerçektir. Bu hem motora, pompaya hem de sürücüye zarar verebilmektedir.
Bu itibarla, 300 dakikada dolabilecek bir depo pompa devri azaltılınca anlık güçte düşüşe neden olacak ancak daha çok süre çalışarak dolacak yani akımı az çekecek ama daha çok çalışacağından dolayı toplam çekilen güç yine aynı olacaktır. Bu tür uygulamalarda softstarter kullanımı daha uygun bir seçim olacaktır. Ancak fan ve pompa uygulamalarında hız, momentin küpü ile orantılıdır. Yani hız düşünce kazanç çok daha fazladır. Çeşitli pompa ve fan uygulamalarında akışı düzenlemek için hala ilkel metotlarla kısık vana ayarı yapılmaktadır. Sadece düşük hız gerektiren durumlarda motorların tam hızda çalıştırılması, tamamıyla savurganlıktır. Hız kontrol sürücüleri optimal hız ve kontrol hassasiyeti ile önemli boyutlarda enerji tasarrufu yapılmasına olanak sağlar.

Örnek 4; Uygulamalı bir örnekte,
Sistem pompa istasyonu öncesindeki depodan gelen suyun, pompalar vasıtasıyla şebekeye verilmesi esasına dayanmaktadır. Toplama kuyularından isale hattı ile depoya getirilen su, her biri 315 KW gücünde 380 V. Enerjiyle çalışan 7 adet asenkron motora akuple (Q=420 lt/sn. Hm= 50 mSS. +/- %10 ) pompalar ve elektrikli kelebek vanalardan geçerek şebekeye verilmektedir.
Pompa istasyonunun enerjisi kendisine ait 2*1250 KVA TR postasına ait TR binasından karşılanmakta olup, transformatör AG çıkışındaki ana panoda, iç ihtiyaç şubeleri çıkışlarından başka bir sistemi çalıştırmak üzere pompa binasında bulunan 2 adet (yedekli) frekans konvertörü panosu ile 7 adet soft starter panosuna aynı güçte 9 adet müstakil çıkış sağlanmıştır. Çalışma prensibi olarak hız kontrolünü sağlayacak ekipman frekans konvertörü olup, softstarterlar yumuşak duruş ve kalkış için motorlara bağlanmıştır. Frekans konvertörlerinden biri yedek olup, devredeki konvertörün herhangi bir nedenle arızalanıp devre dışı olduğu takdirde devreye girecektir. Frekans konvertörü 7 adet motordan herhangi birine alınabilmekte, 0-50 Hz arasında frekansı değiştirerek motor devrini 0-1500 d/dk arasında tutarak büyük oranda enerji tasarrufu sağlamaktadır. Ayrıca sistem 400 V AC enerji ile beslendiğinden yüksek gerilimden doğacak çeşitli manevra güçlükleri, frekans konvertörü ile softstarterin PLC üzerinden PC ile haberleşme kolaylığı ayrıca yüksek gerilimdeki malzeme temin ve montajı gibi zorluklar aşılmıştır.
Pompa istasyonu PLC ile bilgisayara bağlanmış sonucunda tam otomasyon sağlanarak sistem prosesi bilgisayar monitöründen izlenmekte hem PC üzerinden hem de konvertör ve softstarter panolar üzerinden kumanda ve kontrol ile parametrelerin girilebilmesi set edilerek değiştirilebilmesi sağlanmıştır.
Sistemin çalışmasında ana parametre basınç olup, bilgisayara set edilen basınç değerini sağlamak üzere ilk önce frekans konvertörü kendisine bağlı motoru devreye almakta, devir 1500 d/dk ulaştığında basıncı istenilen değere getiremediği takdirde, soft starter üzerinden sabit devirli ikinci motoru devreye almaktadır. Örneğin konvertöre bağlı motor 25 Hz de 750 d/dk ile sabit devirli motor 50 Hz de 1500 d/dk hızla gerekli basıncı sağlayamadığı takdirde konvertöre bağlı motor devrini arttırmaya devam ederek 1500 d/dk ya ulaşır. Eğer şebeke basıncı set basıncına ulaşmamışsa, ikinci soft starter üzerinden sabit devirle üçüncü motoru çalıştırarak kendi devrini aşağıya çekmektedir. Şebeke basıncının düşmesi halinde (suya ihtiyacın azalması) kendiliğinden sabit devirli motorları devreden çıkarmaktadır. Eğer depo seviyesi, gece gündüz farklılığı gibi sebeplerle basıncın değişmesi isteniyorsa bilgisayar otomatik olarak girilen sınırları içerisinde set değerini değiştirmektedir.
Frekans konvertörleri seçilirken, en son teknolojiyi sağlayan IGBT (yalıtılmış kapılı bipolar transistör) tüm güç yarı iletkenleri ile harmonik bozulma (distorsiyon) yüzdeleri ile elektro manyetik kirliliği en alt düzeye indiren filtrelere haiz olanlar tercih edilmiştir. Sistemde pompa ve motorların eşit yaşlanmasını temin için bilgisayara girilecek çalışma saatleri ile motorların dönüşümlü olarak konvertörle çalışması sağlanmalıdır.
Frekans konvertörüyle sürülen 315kW bir motorda fan ve pompa için verilen devirdeki değişim, debide lineer, basınçta karesi ile orantılı, güçte küpü ile orantılı teoremi bire bir doğru.
315kW motor 1470rpm de 1600m3/h basmakta ve 305 kW çekmekte idi. 1300rpm'e çekince 1400m3/h bastı ve 225kW güç çekti. Buradan hesap yapınca yılda 75.000 TL enerji tasarrufu hesapladık ve 315kW sürücü kendini yaklaşık 5-6 ayda amorti eder duruma geldi. Diğer motorlar softstarterler vasıtasıyla çalıştığından kalkış-duruş anındaki tasarruflar ve mekanik faydaları ortalama %7 tasarruf sağlamış oldu.

YUMUŞAK YOLVERİCİLER (SOFT STARTERLER)
Motor kalkışı sırasındaki ani deşarjı azaltmak için yıldız-üçgen, kısmi sargı, oto-trafo ve elektronik kontrollü yol vericiler yaygın olarak kullanılır. Bu yol vericilerin hepsi gücü motora sabit frekansta iletir ve bu nedenle motora uygulanan gerilim kontrol edilerek akım belli bir sınır içinde tutulmalıdır. Yıldız-üçgen, kısmi sargı ve oto-trafo yol vericiler gerilimi düşürmek için özel elektrik bağlantıları kullanırlar. Elektronik yol vericileri ise gerilimi düşürmek için SCR’ler kullanırlar. Motorun hızlanmak için belli bir torka ulaşması ge¬rekir ve bunun için yeterli gerilime ihtiyaç vardır. Bu nedenle gerilim düşür¬me ancak belli bir sınıra kadar mümkündür. Mümkün olan en fazla gerilim düşürme ile bile motor kalkış sırasında iki ya da dört kez tam yük amperi (FLA) çeker. Buna ek olarak yıldız-üçgen yol verme ile ilişkili hızlı ivmelenme kayış ve diğer güç aktarma elemanlarında aşınmaya neden olur.
Direk yolvermede motorlar doğrudan başlatıldıkları zaman, motorun nominal akımının 8 katı değerinde çok yüksek bir sargı akımı oluşabilir. Bu akım, önlenemez bir şekilde kaynak iletkenlerini, kaynak sistemini ve seri bağlı şalt tesisini yükleyebilir. Ayrıca, direk yolvermede zaman aşırı derecede bir dönme momenti oluşur. Bu sarsıntı sürülen motora baskı yapmakla kalmaz aynı zamanda makine mekaniklerini yükler. Örneğin öncelikli güç ileten kısımları (V kayışı, dişliler, vb)
Bu başlama akımını azaltmak için önceden yıldız-üçgen kombinasyonları kullanılıyordu. Yıldız-üçgen devresinde, motor akımı üçgen bağlantıya göre üçte bir akım değerindedir. Motorun nominal dönme momenti değerine nominal akım değerinde ulaşmasını sağlamak için, belirli bir kurma zamanı sonrasında, yıldızdan üçgene anahtarlama gerekir. Bu kaynak sistemini etkileyen akım piklerine sebebiyet verir. Ayrıca, sürücüyü aşırı derecede yükleyen dönme momenti pikleri de vardır. Bu etkileri önlemek için soft starterleri kullanmak daha duyarlı bir davranıştır. Terminal gerilimi sürekli artırılarak, motor dönüşü sarsıntısız olarak ivmelendirilir. Motorda olduğu gibi kaynak sistemi en uygun yolla çalıştırılır. Yani soft starterler paradan kazandırır, motoru korur (ömrünü uzatır), kurulum masraflarından kazandırır ve azalan başlama akımına bağlı olarak daha az yer kaplayan kaynak iletkenlerini önerir.

SOFT STARTERLERİN ÇALIŞMASI
Tristörler kullanılarak bir faz açısındaki kesme gerilim kontrolü gerçeklenir. Bu faz kontrolü, motor terminal geriliminin kurulabilir başlangıç değerinden sistem kaynak gerilimine yükseltilmesine olanak sağlar. Sonuçta ilgili başlama akımı ve dönme momenti sürme şartlarına en uygun olarak ayarlanabilir. Yıldız-üçgen kombinasyonlarına göre, bu çözüm sadece daha küçük yük besleyici büyüklüğü avantajını önermez, ayrıca, sadece üç motor çıkışının kurulmasına öncülük eder. Daha önce vurgulandığı gibi, üçgenden daha yüksek bir anahtarlama oluşmadığında dönme momenti ve akımda aşırılılık oluşmaz. Sonuçta kaynak sistemi ve motor korunmuş olur.
Soft starter, motor ile şebeke arasına direkt bağlanır. Motor akımı ve gerilimi soft starter tarafından kontrol edilir. Soft starter motorun devreye girmesi sırasında şebeke voltajını, %30 değerinden başlayarak %100 değerine kadar, kontrol ederek motora tatbik eder. Soft starter voltajı küçüldükçe motor voltajı şebeke voltajına yaklaşır. Motorun devreden çıkarılması durumunda şebeke voltajını %100 değerinden %30 değerine kadar kontrol ederek şebekeden ayrılmasını sağlar.
Motora soft starter ile yol vermede ilk önce şebeke geriliminin %30’u uygulanır, bu sırada motor şebekeden fazla akım çekecektir. Motorun nominal akım bilgisi mikro işlemciye daha önceden girilmiş olacağından, mikro işlemci motor voltajını yükseltecektir.
Motorun momenti (Tork) ; Md = k x U olduğundan voltajın zamana bağlı olarak yükselmesi ile motorun torku da yavaş yavaş yükselecek ve motor dönmeye başlayacaktır. Motor voltajı şebeke voltajına eşit olduğundan motor nominal hıza ulaşacaktır. Böylece motor şebekeye ve işlemcilere darbe yapmadan devreye girecektir. Bu olayın tersinde motor yumuşak duruş yapacaktır.
Ani duruş ve kalkışlar olmadığından koç darbesi, aşırı akım, mekanik kilitleme ve pompa su yük etkilerinden kurtularak motorun ve pompanın ömrü uzamış olacaktır.

SOFT STARTERLERİN AYARLANMASI
Soft starterler temelde en az üç olası kurulum önerir.
Bunlar; sistem gerilimini yüzdesi olarak başlangıç başlama gerilimi veya – saniye cinsinden başlama tırmanma zamanı veya – durma iniş zamanı. Başlatma gerilimi, kurulu başlama tırmanma zamanı içinde nominal motor gerilimine yükseldiği değerdir. Bağlı motor pürüzsüz ve hızlı bir şekilde tam hıza ulaşır. Durma iniş zamanı, nominal motor geriliminin kapama gerilim değerine (kurulu başlatma gerilimi ile genelde aynıdır) kapanma komutu verildiğinde düşürüldüğü zamandır.
Softstarter seçimi ve nerelerde kullanılacağına ilişkin örnekler frekans konvertörü örnekleri içinde detaylı olarak geçmektedir. Şimdi burada softstarter bağlanmış bulunan, direkt depoyu besleyen 55 kW gücünde bir dalgıç pompalı kuyudaki değişikliklere göz atalım.
Bilindiği üzere şamandra ile depolara çalışan kuyularımızda pompalar sıklıkla durma ve kalkma gerçekleştirmektedir. Kuyumuza takılan soft starter cihazının yumuşak kalkış ve durdurma özelliğinden dolayı önceki çalışma düzeninde dalgıç pompa üzerinde meydana gelen koç darbeleri dolayısıyla pompa deformasyonu ile yatak parçalanmaları önlenmiş olmaktadır.
Sistemdeki gerilim dalgalanmaları daha iyi gözlenebilmekte gerektiği takdirde aşırı gerilim yükselmesi ya da düşmelerinde cihaz pompayı devre dışı yapmaktadır.
Cihaz üzerinde aşırı akım açtırma değerleri ile arıza parametrelerinin set edilebilme imkânı dolayısıyla sistemin daha iyi gözlenerek kontrol altında tutulması sağlanmaktadır.
Yapılan endeks takibi neticesinde soft starter sistemi, kalkış-duruş anındaki kontrolü ve aşırı akım korumaları nedeniyle eski çalışma düzenine nazaran %7 oranında enerji tasarrufu sağlamaktadır.

Pazartesi, Kasım 16, 2009 tarihinde ŞENER İŞLEYEN tarafından yazılmıştır | 3 Yorum »