BU KADAR ZOR MU?

1. Hadi kabul edelim…
Siz paralel yapı değilsiniz.
Dinlemediniz, dinlendiniz.
İzlemediniz, izlendiniz.
Kumpas kurmadınız, size kumpas kurdular.
Emniyette, yargıda, eğitimde, orduda art niyetli olarak kadrolaşmadınız, fakat art niyetli kadrolar kendilerini sizdenmiş gibi gösterdiler.
Siz ajan değilsiniz, ajanlık yapmadınız, fakat devlet üzerinde emelleri olan ajanlar içinize girip sizin saflığınızdan da faydalanarak sizi kötü emellerinde kullanmaya çalıştılar, ama siz müsaade etmediniz, tehdit edildiniz, santaj gördünüz.
Sizin burs, yardım, sadaka, zekât adı altında gönüldaşlarınızdan makbuzsuz, belgesiz aldığınız paralar yardım, ama başka vakıf, cami, okul veya derneklere başkaları tarafından yapılan parasal yardımlar ise ihale rüşveti veya yolsuzluk aklama parası.
Sizin iş adamlarıyla, sermayeyle hiç işiniz olmaz, ama onlar size yardım, sponsorluk veya burs parası vererek, ülkemizin fahri elçileri olarak kabul gören sizin yurtdışı öğretmenlerinizden, bazı ihalelerinde yardım etmeleri için ricacı oldular, ama siz yine de istediklerini yapmadınız. Gönüllerini almak için ananas gönderdiniz, tespih hediye ederek “bizim işimiz sadece Kur’anı tebliğ ve zikrullahtır” mesajı verdiniz. Buna da tamam dedik.
Beddua etmediniz, talebelerinize de ettirmediniz, 
“Peygamber Türkçe Olimpiyatlarına geldi” demediniz, O’nu dizilerinizde miraç hadisesiyle kullanmadınız, 
Hatta Hoca Efendi geçmiş sohbetlerinde “hakimde kiralarsınız, savcıda kiralarsınız, amacınıza ulaşmak için bir verip bin alırsınız” diye sizi yönlendirmedi, PKK sempatizanları için “evlerine uyuşturucu koyup, ihbar edip yakalanmalarını sağlayabilirsiniz” demedi, "bu davanın selameti için gerekirse Türkiye feda edilir" diye söylemedi. 
Zaman zaman verilen dine ve itikadi zorunluluklara aykırı fetvalarda Hoca Efendi tarafından söylenmedi. Kabul edelim bunların hepsi montajdı, dublajdı.
Ve daha yaptığınız iddia edilen yanlışları hiç yapmadınız ya da bize aktarıldığı gibi yanlış değil, siz doğru yaptınız, birileri yanlış gösterdi bize.



Çarşamba, Mart 05, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

YA HER GÜNAH SARHOŞ ETSEYDİ?

Zamanında bir evliyanın dergâhına sarhoş olarak gelen adamı, evliyanın talebeleri tartaklamış ve ''nasıl bu kapıya bu halde gelirsin'' diye hesap sormuşlar. Evliya gelmiş ve adamı tartaklayan talebelerine dönüp şöyle demiş;
''Bu adam içki içmiş ve sarhoş olmuş, size ne oluyor ki sarhoş gibi hareket edip sağa sola sataşıyorsunuz. Eğer her günah sarhoş etseydi ne olurdu? Siz kendi halinizi düşünün.''
Öncelikle şunu söylemek gerek. Ben kesinlikle sarhoşlar kötü demek istemiyorum. Yani sarhoşluğun değil Allah’ın emri ilahisiyle içkinin düşmanıyım.

Evet, öyle çok çeşitli günahlara müptelayız ki, aşina olduğumuz bu günahların farkına bile varamaz olduk. Veya birlikte yaşamaya alıştığımız bu günahların ayyaşı olduğumuz halde, sıradan hareketler ve meşru işler zannetmeye başladık. Şer’i hükümleri referans almamız gerekirken, kendi bozuk yaşantımızı referans almaya başladık. Bizim yaşantımıza uymayanları da kınar ve dışlar olduk.

Cuma, Şubat 14, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

ANDIKLIK ORMANINA GİDEN BİR YOL HİKAYESİ

        
Uzak diyarlarda memleket hasreti çekenler için sılayı rahim yaptığında mahallesinden yayılan tezek kokusu bile güli-ranâ gelir ki, özlemi hicret ettiği diyarlarda burnunun kemiklerini sızlatmıştır kim bilir defalarca.
Televizyonda veya radyoda çıkan memleket haberleri veya hareketli bir memleket türküsüyle duygulanır, belki gözleri dolar, çelik çomak oynadığı zamanlar, misketlerinin çamurluyken bile pırıl pırıl geldiği günler gelir aklına memleketinden uzakta yaşayanların. Pınarbaşı’ndaki iri baş kurbağa yavruları, rahmetli Deli Aliye’nin çamaşır tokmaklarken söylediği ağıtlar gelir ve saplanır kalır zihninde. 
Yıllar önce erozyon bayramı diye yapılan kutlamalarda, gölgelenirken altlarında, dallarına çıkılan ve kırılan ağaçlar gelir ve o ağaçlar hiç ölmeyecek zannedersin aklının en çorak yerlerinde. 
İlköğretimden ortaöğretim sonuna kadar her yıl kum sivri eteklerinde ziraat bahçesi denen yüz ağaçlık küçücük alana binlerce fidan dikilişi ve bakımsızlıktan hiç birinin tutmayışı sarsar bedenini sıtma nöbeti gibi her baharda. Belediye başkanlarının onca araştırmalar yaptırarak cadde ve sokaklara diktirdikleri, Karapınar toprağına ve mevsimine uygun yüz binlerce fidan ve o fidanları koyunlarına aç kalmasınlar diye yediren hayvan sever komşu fotoğrafları belirir zihninde. Burnuna alt dalları koyunlar tarafından yenmiş ölmek üzere olan küçücük akasya fidanlarından püfür püfür rayihalar gelirken, hayvan sever komşulara ettiğin küfür küfür kelimeler dökülür dilinden yeniden.

Pazartesi, Şubat 10, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BATILILAŞMA MI, MODERNLEŞME Mİ?


Avrupa Birliği yolunda Türkiye serüveni gitgide hızlanırken derinleşiyor. Türkiye modernleşiyor, teknolojik alt yapısıyla, eğitim politikası, bayındırlık, ulaşım ve ekonomi politikalarıyla, demokrasisiyle bunu göstermeye gayret ediyor. Peki Türkiye gerçekten modernleşiyor mu, yoksa batılılaşıyor mu? Geçmişini, kültürünü ve batı karşısında tuttuğu potansiyel din gücünü terk mi ediyor?
Meselâ Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Yeni Dünya Düzeni'nde siyasetin yönünü belirleyen önemli etkenlerden birisi uygarlıklar arasındaki çatışmalardı. Bu çatışmaların soğuk savaş sonrasına rastlaması tesadüf müydü? Yoksa İslam dünyasına karşı soğuk savaş stratejisi mi başlatılmıştı? Komünizmin çökmesinden sonra Batı'nın karşısında tek potansiyel güç, İslam mıydı? Türkiye, İslam Dünyasının en güçlü paydaşı ve İslam Medeniyeti eksenli uygarlıkların mirası olmasına rağmen Batının onu kabul etmesi şüpheleri üzerine çekmesi bakımından sorduğumuz sorularla çelişmiyor mu?
Bu soruların cevapları günler dolusu araştırma ve sayfalar dolusu sonuçlar doğurur, ancak ülkemizin bugüne geldiği noktada Osmanlı’dan günümüze batının etkisi ne oldu veya batı örneği modernleşme için tek alternatif mi sorusuna cevap aramaya çalışacağım. Avrupa Topluluğu, Avrupa kültürü ve Batı Hıristiyanlığının paylaştığı temele dayanır. Buna karşın, İran, Pakistan, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan ve Afganistan gibi Arap olmayan 10 müslüman ülkeyi biraraya getiren Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın temelini de kültür ve din teşkil ediyor. Ama kendi halinde bir ülke olan Japonya, kendine has bir toplum ve uygarlık olduğu için Doğu Asya'da buna benzer bir ekonomik birlik sağlayamadı.
Japonya, Singapur, Tayvan, Güney Kore gibi birçok Doğu Asya ülkesi Batılı olmadan modernleştiler ve çok zenginleştiler. Başarılarının kaynaklarını düzen, disiplin, aile sorumluluğu, çok çalışma, toplumculuğun bireyselliği bastırması, kanaatkarlık olarak gördüler. Bunlara zıt değerler olan bencillik, şüphecilik, bireycilik, otoriteye saygısızlık, düşük eğitim ve yaygın suç işleme gibi değerler, Batı'ya has özelliklerdi.
Mesela batılı bazı siyaset bilimciler, her şeye zanla yaklaştıklarından "ABD yıkılmak istemiyorsa her zaman yeni bir düşman bulmak zorunda" tezini attılar ve bu düşmanın 11 Eylül 2001'de bulunduğunu düşündüler. Tezlerini güçlendirirken "Usame bin Ladin, Batı uygarlığına, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etti. Dünyadaki müslüman topluluklar Bin Ladin'in peşinden giderse, bu 'uygarlıklar çatışması’ anlamına gelir” dediler. Halbuki bu tezleriyle kendileri uygarlıklar çatışmasını başlattılar ve güya saklamaya çalıştıkları Ortadoğu’daki Arz-ı Mevud emellerine alet ettiler. Bu çatışma ortamında dünyaya batının, modernizmin medeniyet çekirdeği olduğunu, buna karşılık İslam’ın, Müslümanlığın gerici, anti demokratik, çağdışı ve terör yanlısı bir sistem olduğunu yaymaya çalıştılar.
Geçmişte de bu tür oyunlar aynı siyasi bilimcilerin dedeleri tarafından sürekli oynanmış. Örneğin Osmanlının çöküşü hep 1800’lü yılların sonları, 1900’lü yılların başları olarak nitelenir ve koskoca imparatorluğun parçalanma süreci anlatıla gelir hep. Ama 1900'lü yılların başları Osmanlıyı siyasal anlamda çöküşe götürmüştü, ama bana göre siyasal çöküşe sebep olan ahlaki, ekonomik ve kültürel çöküş 1700’lü yıllarda Osmanlının Lale Devrinde (zevkin ve kültürel girişimlerin 12 yıllık simgesi olarak nitelenen) batıya gönderdiği bilim adamlarımızın Avrupa kültürü sanatı ve ordusu örnek alınarak kopyalama yenilikler ortaya çıkarmasıyla başladı. Bilindiği üzere Osmanlıda mutlak güç padişahın elindeydi. Yani padişahın siyasal dizginleri elinde tutması sözünün kanun olması Osmanlı siyasal anlayışında devlet kurumlarının düzgün işlemesini sağlıyordu. Ancak Avrupaya açılmanın sonrasında oluşan değişimle birlikte 18.yy’da dışa dönük genişleme siyasetinden uzaklaşılmış padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkün olmamıştır. Lale Devri sonrasında, giden bilim adamlarımız beyinleri uyuşmuş bir halde, batının şehevi, müzikli, eğlenceli, vurdum duymaz edasıyla kavrulmuş, ilimlerini batıda bırakmış bir vaziyette dönüp, Dolmabahçe sarayları, Sadabat köşkleri ile medeniyeti yaşayalım fikriyle bir dizi ekonomik ve sanayi tedbirleri almışlardır. Bunlardan birisi bugünkü adıyla IMF olan ve 1854 yılında Avrupa da kurulan Düyunu Umumiye komisyonundan borç para alma politikasıdır. Bunun karşısında bu borçları takip edebilecek Islahatı Maliye komisyonu oluşturulması ve gelen paraların Islahatı Maliye komisyonunu yürüten batılı, devşirme bürokratların iç etmesidir. Bu bürokratlar mali zekalarıyla transfer edildiklerinden padişahlar üzerindeki yaptırım güçlerini kullanarak, saraylar, köşkler, yalılar yaptırarak, ülkenin gidişine yeni bir yön vermişlerdir. Artık Osmanlı yeni bir değişim sürecine girmiş Avrupalılaşmaya “Batılılaşmaya” başlamıştır. Osmanlı’da artık savaş yoluyla genişleme değil diplomasi yoluyla iyi geçinerek barış amaç ediniliyordu. Bir savaştan kaçan Osmanlı birdenbire kendini başka savaşların içinde buluyor Rusya ile başlayan ilk mağlubiyeti diğerleri izliyordu. 1730 yılında Patrona İsyanı ile Lale Devri kapanmış; ancak Osmanlı kurumlarının Batılı örneklere göre düzeltilmesi devam etmiştir. Ve 1900’lü yıllara gelindiğinde ekonomik, sınai ve savunma gücü olmayan Osmanlı dağılmış, küçülmüş ve batılılaşmış halde parçalanmayı beklemektedir. Ve maalesef Sultan Abdülhamit'in Osmanlıyı kurtarmak için yaptığı, ekonomik, kültürel, sosyal, sınai, bayındırlık, güvenlik ve ulaşım hamlelerindeki tüm gayretlerine rağmen, içeriden ve dışarıdan hasta adam algısı oluşturmak isteyen, olmadık entrikalar ve ayaklanmalar çıkaran güçler, koskoca imparatorluğu çöküşe götürmüştür.
Durum bugünde farklı değildir. Mesela AB-Türkiye ilişkileri. AB'ye üyelik sürecinin aşamalarını tartıştığımız bugünlerde ekonomik sıkıntıları aşmış, işsizliği azaltmış, istikrarı sağlamaya çalışan bir ülke olarak, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde üç problemin olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri çözüm süreci, diğeri yargı, emniyet ve işdünyası içinde iktidara karşı oluşturulan paralel yapı ve son olarak korkarım Avrupalıların hem hükümetler hem de halk seviyesinde, Avrupa Birliği'nde bir müslüman ülke görmek istememeleridir. Ben bunu bir iddia olarak ortaya koymuyorum, yalnızca olan bir şeyi söylüyorum. Bu meyanda benim söylediğim Türkiye'nin yeni bir yol çizebileceği ve gelecekte farklı bir rol üstlenmek isteyebileceğidir. Burada ana tema İslam Medeniyeti olacaktır. Ne yazık ki, İslam medeniyeti bir lider ülkeden yoksun; İslam ülkeleri Batılı ülkeler gibi dayanışma ve işbirliği içinde değil, arap baharı algısı islam toplumlarında bir bahardan ziyade, soğuk rüzgarları getirdi. Çelişki de bu noktada ortaya çıkıyor. Eğer dediğim gibi organize olamayan bir İslam medeniyeti sözkonusu ise böyle bir medeniyet Batı medeniyetine karşı nasıl tehdit oluşturacak? Hem batı, İslam ülkelerinin askeri teknolojiden, ekonomiden, enerjiden, gelişmişlikten ve öz kültüründen mahrum edilmelerini istiyor. Aynen geçmişte Osmanlıda istediği gibi.
Modernleşme Batılılaşmadan da mümkündür; modernleşme ve ekonomik kalkınma daima toplumun yerli kültürünün reddini ve Batı kültürünün alınmasını gerektirmemektedir. Belki Batı modernliği yarattı ama diğer toplumlar ve kültürler kendi kültürlerinden kendi modernleşme ve kalkınma tarzlarını geliştirebilirler. Demokrasiyi destekleyecek tek kültürün, Batı kültürü olduğuna inanmıyorum, şöyle ki "İslam'da, Kuran'da ve İslam geleneğinde demokrasi unsurlarının tamamı mevcuttur”, Asrı saadette en güzel örnekleri uygulanmıştır. Kendi dinamiklerimizi harekete geçirip, geçmişteki tuzaklara düşmeden, hareket edersek, kendi kültürümüzle, yapımızla, dinimizle, beynimizle, güven, disiplin ve çok çalışma ile Japonya örneğinde olduğu gibi batılılaşmadan modernleşebileceğimize inanıyorum.
Not: 1890 yılında Osmanlı ile Japonya arasında ortaklaşa başlatılan Batılılaşmadan Modernleşme çalışmaları daha ilk adımında Ertuğrul Fırkateyninin Japonya açıklarında bir tayfuna yenik düşerek alabora olmasıyla sona eriyor. (ki ben buna inanmıyorum, koskoca fırkateyn buradan okyanuslar aşıp Japonya’ya gidiyor, ama dönüş günü daha iskeleden ayrılır ayrılmaz batıyor, araştırılmalı ve altından başka tayfunların çıkıp çıkmadığına bakılmalı) Bugün de dünyanın sayılı ekonomileri arasında yer almaya çalışan, IMF'e borcu bitmiş, yaptığı çılgın projeler, ulaşım ağı ve enerji anlaşmalarıyla stratejik önemini arttıran bir Türkiye'nin hem de önemli bir seçim öncesi operasyonlar ve kavga ortamına sokularak istikrarsızlaştırılmaya çalışılması ve AB nezdinde itibarsızlaştırılması gayretleri Türkiyenin önünü kesmeye yönelik bir tayfun değilde nedir?

Salı, Şubat 04, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

DİN SİYASETE ALET OLURSA...

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki; Siyasete girmek ile oy vermek veya bir partiyi tercih etmek farklı şeylerdir. Kaldı ki, Risalei Nur talebelerinin toplu olarak bir partiye oy vermek için bir karar almaları da söz konusu değildir. Fakat ferasetleri ile hareket ettikleri için bu güne kadar bir partiye daha ziyade oy vermiş olabilirler ve de bundan sonra da verebilirler.

Hala maalesef takım tutar gibi parti tutmakta veya düne kadar eleştirdikleri halde Atatürkçülerin Atatürk’ü ilahlaştırdıkları gibi bazı dini gurupların liderlerini ilahlaştırdıkları hadiselere şahit oluyoruz. Daha önce “2013 Türkiye’sinde Vesayet ve Cemaat Kavramı” başlıklı yazımda yazmıştım. ‘Günümüzde ki cemaat ve tarikat liderlerine bağlılığın birçoğu bu türdendir. İşi şirke kadar götürüp kendini Müslüman sanan zavallılar hiçte az değildir. İstismarcılar lidere teslimiyet işinde başarılı olmak için, liderlerinin; “her dediğinin doğru olduğu” anlayışı ile bağlı olan şahısların iradelerini yok etmeye çalışıyorlar. Hatta sıkça kullanılan tabiriyle “şeyhin günahında bile keramet vardır” denilerek lider bir hata yaptığında veya günah işlediğinde bile kul ve beşer oldukları unutularak veya kasıtlı olarak unutturularak ‘şeksiz şüphesiz doğru ve bir hikmeti vardır’ mülahazasıyla bütün bir topluluk zan altında bırakılmaktadır.’ Bu siyasette de böyle.


Cuma, Ocak 31, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

BEN DE SİZİ NURCU ZANNETMİŞTİM!

Siyasetin kelime anlamı itibariyle iki tarifi vardır. Birisi “İdare etme, yönetme sanatı”, diğeri “insanları ıslah ve irşad sanatı”.
Yönetme sanatı, devletin politikasından, bir şirket müdürünün yönetim biçimine kadar uzanan çok geniş bir sahayı içine alıyor. İnsanları ıslah ve irşad sanatı ise peygamberi bir metod olarak amellerde sadece rıza-yı ilahiyi hedefleyen bir düstur içeriyor.
Bediüzzaman Said Nursi’nin Meyve Risalesinin 4.meselesinde konu ile ilgili olarak, “Küçük dairede büyük ve daimi vazife var, büyük dairede ise küçük ve ara sıra vazife bulunabilir.” deniyor. Burada muhatap Nur dairesi içinde dine hizmet eden şahıslardır. Yani sizin vazifeniz küçük birer bireyler olarak daimi vazifeniz olan imanı kurtarma meselesinde peygamberi ıslah ve irşad ile rıza-yı ilahiyi bırakmamanızdır. Büyük daire olan devlet yönetiminde ise içtimai ve siyasi hadiseler içinde boğulmadan, kalabalıklarda kendini kaybetmeden, kalbini ve ruhunu her zaman ön planda tutarak hareket etmek gerektiği belirtilmektedir.

Perşembe, Ocak 30, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

NUH'UN (A.S) GEMİSİNDEKİ MA'ŞERİ VİCDAN...

Kıssadır anlatılır; Hz. Nuh (a.s) gemi inşa ederken inkârcılar, engel olmak için gemiye pislemeye başladılar ve her gün def’i hacetlerini gemiye yapar oldular. Bir zaman sonra gemiye pisleyen inkârcılar kaşıntılı bir hastalığa yakalandı. Fitneyi başlatanlardan biri hacetini gemiye yapayım derken ayağı kaydı ve pisliğe gömüldü. Birkaç gün sonra yaralarının iyileştiğini gördü. Bu durumu tüm inkârcılara bağırarak ilan etti. Bunu duyan hastalığa yakalanmış ne kadar inkârcı varsa gemiye hücum etmiş ve var güçleriyle daha önce pisledikleri yerleri elleriyle vücutlarına sürmeye, iyileşmek için kendilerini pislikle ovmaya başlamışlardı. Öyle ki gemideki tahta aralarında kalmış pisliği dilleriyle sıkıştıkları yerden çıkaranlar dahi olmuş ve gemide bir gram pislik bırakmamışlardı.
O zamanın ma’şeri vicdanına Hz. Nuh (a.s)’mı şikâyet eden inkârcılar kendi pisliklerini kendi dilleriyle temizlediler.
Bugün de dünya üzerindeki küresel krizlere, savaşlara, kuraklıklara tufan mülahazasıyla bakarsak, kurtuluş ve bir bakıma istiklal mücadelesi ile Türkiye gemisini inşa edenlerin var olduğunu görürüz. Ancak bu geminin yapılmasından rahatsız olan ya da gemiye kendi menfaatleri doğrultusunda ‘şekil vermeye’ çalışan ve yapamayınca da gemiyi kirletmek için ellerinden geleni ardlarına koymayanlarda var maalesef.

Salı, Ocak 28, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

TÜRKİYE'DE ALGI VESAYETİ

Son yıllarda sıkça kullanılan algı yönetimi kavramı aslında eski bir yöntemdir. Zira algı yönetiminin özünü “ikna ve inandırma faaliyetleri” oluşturmaktadır. Bu çerçevede tarih boyunca gerek fert gerekse de kurumsal bazda hedef kitleleri etkilemek için bu metot kullanılagelmiştir. Algı yönetimi yakın bir zaman diliminde Amerikan ordusu tarafından ortaya konmuş, ‘istihbarat sistemlerinin ve liderlerin resmi tahminleri, dış ilişkileri ve resmi eylemlerini etkilemenin yanında, toplumların duygularını, motivasyonlarını etkilemek amacıyla yapılan yayınlar ya da seçilen bilgiler ve göstergeleri inkâr etme eylemidir’ şeklinde izah edilmiştir. Algı, 'bireyler tarafından hisleri sayesinde edindikleri bilgileri anlamak ve içinde bulundukları dünyaya düzen vermek için, seçme, organize etme ve yorumlama işlemidir' biçiminde tanımlanmıştır. Psikolojik harekâtla aynı anlamda kullanılan algı yönetimi, Pentagon tarafından verilen tanıma göre ise; duygu, güdü ve muhakemelerini etkilemek amacıyla, izleyicilere, seçili enformasyonu ve sinyalleri taşıyan ya da inkar eden faaliyetler bütünü şeklinde geçmektedir. Yani psikolojik harpte maksat önce bir bataklık oluşturmak, ardından ‘bataklığı kurutmak için geldim’ deyip kurtarıcı aktörlüğe soyunarak popüler kültürle çevrenin desteğini almaktır. Yani asıl amaç bataklığı kurutmak değil, kandırılanları bataklığa çekmektir.
Perşembe, Ocak 23, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE CEMAAT KAVRAMI

İslâmi cemaatler bağlamında asrısaadetten günümüze tüm İslam coğrafyasında var olan, Kur’an-ın özüne dokunmadan yapılan yorum farklılıkları, amel, itikad ve mezhep ayrılıklarıyla doğan tasavvuf, tarikat, meşrep ve görüş topluluklarından bahsedebiliriz. Hem şeriat referansıyla yönetilen devletler hem de laik cumhuriyet temelinde yönetilen devletlerin neredeyse tamamında bu cemaatler mevcuttur. Bu toplulukların liderleri amelî, itikadî veya meşrebi geleneğe göre Şeyh, Mürşid-i Kâmil, Üstad, Efendi, Molla tanımlamalarıyla adlandırılır ve insanların intisâb veya biat etme yoluyla bağlandıkları kişilerdir. Genelinde liderin görevi, silsile itibariyle peygamber soyundan gelmiş, peygamberin ahlâkıyla ahlâklanan, yaşantısının tamamını Kur’an ve Sünnet ölçüsünde geçiren ve gayesi İslâmı tebliğ ve bireylerin imanının kurtarılması hususunda rehberliktir. Kur’an ve Sünnete göre, liderlik vasıflarını taşıdığı sanılan bir kimseye intisâb eden bir kimse hiç bir zaman bir peygambere bağlanır gibi bağlanmamalıdır. Adı ne olursa olsun İslâmi bir topluluğun başındaki lider kendisine vahiy gelen bir kimse değildir. Liderin kendisi dahi, Peygamber Efendimize tabi olduğu için, İslâm’ın kurallarına tabi olmak mecburiyetindedir. Bu sebepledir ki; bir kimsenin liderine bağlılığı, Kur’an ve Sünnet ölçüsü içinde olmalıdır. Aksi durumda böyle birinin dünya ve ahireti helak olur.

Salı, Ocak 21, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE ÖRGÜT KAVRAMI

             
Örgüt; günümüz dünyasında bütün ülkelerde değişik misyon, taraf, lobi, kulüp, din, dil, ırk, azınlık, cemaat, camia veya mezhep adı altında gerek iyi niyetli ve gerekse kötü niyetli menfaat perest kişi veya kişilerin bir araya gelmesiyle oluşturulmuş, genelde tüzel kişiliğe sahip, bir lideri ya da birden çok yöneticisi olan oluşumlardır. Kanuni yollarla kurulmuş Sivil Toplum Kuruluşu, vakıf, dernek, oda, birlik olarak faaliyet gösterenler yanında, gönüllülük esasına dayalı ortak din, dil, ırk, mezhep ve meşrebe bağlı insanların oluşturduğu birçoğu vatansever, yardımsever, bireyler topluluğu olarak faaliyet göstermektedirler. Bütün bu örgütlerde bulunan insanlar devletin her kademesinde, amir, memur, işçi, esnaf gibi halktan bireyler olup, vatanıyla, milletiyle, hükümetiyle hiçbir problemleri yoktur. Ta ki; makam, para veya hedefledikleri idealler noktasında devletin koyduğu kanunlar veya engellemelerle karşılaştıklarında doğru bildikleri kendi düşüncelerini ve faaliyetlerini her yolu mübah sayarak ve belki de bunu kanuni, örfi, kültürel veya dini motiflerle destekleyerek ne pahasına olursa olsun gerçekleştirme yoluna gidebilmektedirler.
Dünya üzerinde devletlerin kurulduğu günden bu güne terör gurupları, faiz ve rant lobileri diyebileceğimiz art niyetli ekonomik çevreler, azınlık psikolojisiyle ortaya çıkmış din, dil, ırk, mezhep temelli oluşumlar kendilerince hak mücadelesi için taraftar toplayarak devletleri içten ve dıştan yıkabilmenin yada ele geçirebilmenin mücadelesini vermişlerdir. Türkiye özelinde ele alındığında

Pazartesi, Ocak 20, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE KÜRESEL SERMAYE

               
Finans; kaynak ihtiyacı olan girişimciler ile birikim sahibi yatırımcılar arasındaki kaynak alış verişini sağlayan kurumların yatırım ve parasal araçları ile piyasaları düzenleyen kurallardan oluşan yapıya finans denir. Finansal piyasalarda yapılan yatırımlar ileride olacak olayların belirsizliğinden ötürü yatırılan paranın kaybedilme riskini içermektedir. Anaparanın geri dönmeme riskinden başka, faiz riski, döviz riski gibi yatırım aracının fiyatını ve dolayısıyla getirisini etkileyen riskler de bulunmaktadır. Genel olarak, beklenen getiri yükseldikçe, risk de artmaktadır.
Küresel finans ve sermaye boyutuyla dünyanın bugünkü haline baktığımızda, Batı hızla bir enkaza dönüyor, tarihe mal ettikleri, Nobel ödülleriyle onöre ettikleri iktisatçıların marifetiyle kurdukları ekonomik sistem tel tel dökülüyor. Kuruluş amaçlarının aksine silah sanayi baronlarının gizli patronları emrine geçmiş olan Birleşmiş Milletler ve NATO, güdümündeki askeri güçlere sert yaptırımlar emrediyor ki silah satarak krizden etkilenmesinler. Çok güvenilen, yıkılmaz kale sanılan uluslar ötesi bankaların her gün biri devlet kontrolüne geçiyor. ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi Batı dünyasını temsil eden ülkeler, krizle baş etme konusunda acz içinde kıvranıp duruyor.

Cuma, Ocak 17, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE YARGI

Yargı; seçilmiş yasama ve yürütme organlarının ortaya koyduğu hukuk sistemi içerisinde gücünü kanunlardan alarak görevini ifa eden üç ana erkten biridir. Demokraside Yasama ve Yürütme üzerinde Anayasal denetim olmasına rağmen Yargı üzerinde her hangi bir denetim mekanizması bulunmamaktadır. Bunun için bağımsız yargı olarak adlandırılır. Ancak bağımsız yargı, bağımsızlığını tarafsızlık için kullanamadığından, temel çıkış noktası olan ‘hukuk devleti’ prensibiyle topluma ve devlete yön vermeye çalışmaktadır. Hukuk toplum yaratmaz, toplum hukuk yaratır. Toplum hukuk için değil, hukuk toplum içindir. Hukuk sosyal bilimdir ama hukukun matematik ve mantık yönü de vardır. Herkese göre bir başka biçimde uygulamanın olduğu yerde hukuk yoktur, izafilik vardır. Aynı hukukun ilkeleri farklı davalar için ayrı biçimde uygulanıyorsa orada tarafsız ve bağımsız yargı yoktur. Demokrasilerde hukuk iktidardakiler için, yargı muhalefettekiler için değildir. Diğer yandan mahkemeler yahut yargıçlar her türlü hatadan münezzeh de değildir. Yargılamalarını eleştirenleri, tutuklama ile tehdit eden bir yargının kendisi demokratik değildir.


Perşembe, Ocak 16, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE MEDYA

Türkiye'de medya; 2009’dan beridir yandaş ve muhalif medya olarak ikiye bölünmüş ve fakat maddi veya manevi menfaatler söz konusu olduğunda taraf değiştirme yoluyla, gerektiğinde çirkinleşen, dün söylediğini bugün inkâr eden, yaptığı haberler ve yorumlarla tabiri caizse pornografik bir dil kullanarak tamamen güvenilmez bir hale gelmiştir. Neredeyse bütün medya, ‘iddia edildi’, ‘öne sürüldü’, ‘olacağı tahmin ediliyor’, ‘alınan bilgilere göre’ gibi ispatsız, isnatsız, bilgi ve belgeden yoksun ve hatta iftiralara kadar varabilen haberler yapmaya başlamıştır. İlk sayfa manşetinden büyük puntolarla verilen bir yalan haberin itiraz metnini bile, yaptıkları kara propaganda bozulmasın, çamur at izi kalsın düşüncesiyle tekzip olarak orta sayfalarda, kenarda, köşede yayınlama yanlışına girmişlerdir. Hatta öyle ki iki yıl önce iktidarın yaptığı icraatları ve çıkardığı kanunları destekleyici haber ve yorumlar yaparken, bugün o icraat ve kanunla ilgili bir husus işlerine gelmediğinde, menfaatlerine uymadığında iktidarı kötüleyen, olumsuz algı doğuracak girişimlerde bulunacak bir şekilde halk üzerinde bilinçaltı psikolojik baskı uygulayarak iktidarı itibarsızlaştırma görevini yapmaktadırlar. İktidar, yapılan yalan haberlere itiraz edip, medyayı eleştirdiğinde ise ‘medyaya sansür’ uygulanıyor kılıfına bürünerek halk üzerinde iktidara karşı olumsuz algı kurmayı sürdürmektedirler.

Çarşamba, Ocak 15, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

VESAYET, KUMPAS, PARALEL YAPI

Kral İngiltere’nin Troya arabasını çeken üç at ABD, İsrail ve Rusya’nın oluşturduğu küresel güçler ve devlet içindeki faiz ve rant çevreleri son zamanlarda Türkiye’de herkes tarafından kabul görmüş, sözü geçen, güvenilir bir cemaat vesayeti, yargı vesayeti, emniyet vesayeti, etnik köken ve mezhep farklılıkları nedeniyle örgütleşen azınlıklar vesayeti, medya vesayeti, finans vesayeti, ve bu vesayetleri iktidarla çarpıştırarak kurdukları kumpasla Türk halkı üzerinde olumsuz bir algı vesayeti oluşturma çabası içine girmişlerdir. Maksatları, mevcut iktidarı oluşturan hükümeti ve başbakanı yıpratma, görevden el çektirme, oy potansiyelini düşürme gibi görünse de asıl amaç Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkma idealidir. İşin garibi kullanılan bu çevreler, kullanıldıklarını çok geç anlamaktadırlar ve kullanıldıklarını anladıklarında ise iş işten geçmiş, hainler emellerine ulaşmış olmaktadır. Tıpkı Abdülhamid Han döneminde ordunun, yargının, medyanın, milliyetçilerin, şeriatçıların, Bediüzzaman, Elmalılı Hamdi Yazır, Mehmet Akif Ersoy gibi âlimlerin ve padişaha muhalefet eden halkın geç anladıkları gibi.


Pazartesi, Ocak 13, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

AKP İKTİDARI VE TÜRKİYE'NİN SON 11 YILI

AKP İKTİDARI VE TÜRKİYE’NİN SON 11 YILI
Müslümanlar üzerinde oynanan oyunların gerçek yüzünün görülmesi ve anlaşılabilmesi için gerçek tarihin iyi okunması gerektiği inancındayım. Asrısaadetten günümüze, Emeviler, Abbasiler, Endülüs, Selçuklu, Osmanlı ve bugün itibariyle İslam Coğrafyasında yaşanılanların hep aynı düzen üzerine kurulmuş oyunlarla yıkıldığı, düşürüldüğü, sekteye uğratıldığı ve hep tekrarlardan ibaret olduğu açıktır. Bu yüzden son dönemde Türkiye üzerinde oynanan oyunların nasıl ve kimler tarafından tertip edildiğini göstermek için Osmanlı İmparatorluğunun son dönemi padişahlarından Veliyullah Sultan Abdülhamid Hanı ve dönemini aktarmaya çalıştık.
Türkiye’de Menderes dönemi, Özal dönemi ve Erbakan dönemi darbelerle, ekonomik krizlerle aynı oyun ve komploların kurbanı olmuştur. Son 11 yıllık AKP ve Erdoğan döneminde yükselişi engellenemeyen Türkiye Cumhuriyeti üzerinde de senaryo ve aktörler değiştirilerek malum oyunlar defalarca uygulanmış ve uygulanmaktadır.
Kısaca 11 yılın özetini yapacak olursak;

Cuma, Ocak 10, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

(III) GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ BUGÜNKÜ ZAMAN, SULTAN ABDÜLHAMİD HAN OLUR BAŞBAKAN ERDOĞAN

İTTİHAD VE TERAKKİ CEMİYETİ
Geçmişin İttihad ve Terakki Cemiyeti, o dönemde milliyetçiler, şeriat isteyen Müslüman guruplar, batıyı savunan modernist masonlar gibi birbirine zıt gibi görünen, fakat Abdülhamid’i tahtan indirme gayesiyle dış güçler tarafından bir araya getirilmiş, İngilizlerin kurduğu bir cemiyetti. Ancak bu cemiyetteki vatanseverler esas amacın Osmanlıyı bitirmek olduğunu çok geç anlamıştı. Hatta öyle bir propaganda çalışması yürütmüşlerdi ki, büyük Mütefekkir Mehmet Akif ve İslam Âlimi Bediüzzaman bile bu oyunun gerçek yüzünü anlayıncaya kadar Cemiyete destek vermişlerdi.
Son 200-250 yıldır tüm dünyayı yöneten ülkedir Britanya (Biz ona yanlışlıkla hep İngiltere demişiz). Britanya ve onun bal yapmaz Kraliçeleri; Avustralya, Yeni Zellanda, Kanada, Güney Afrika gibi adını sayamayacağım bir çok ülkeyi siyasal ve kültürel hegamonyası altına aldı.
İslam düşmanlığı Britanya'da eskiden beri vardı, ta ki ne zaman bunu dikkatli ve özenli kullanabileceği 1800'lü yıllara gelinceye değin gizli gizli yaptı. Arabistan'da hain vâhhabi mezhebini kuran İngiliz ajanlarıdır. Bu mezhep sayesinde İngiltere Mekkeyi kuklası Suudi Kral üzerinden işgal edebilmektedir. Bu da Arap Baharının neden oralara vurmadığını açıklamaktadır.
İngiltere, II. Abdülhamid döneminde de sinsi planlarını hep icra etti. Bir yandan Abdülhamid’le güler yüz politikası güderken bir yandan da onun kuyusunu kazdı.

Pazartesi, Ocak 06, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

(II) GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ BUGÜNKÜ ZAMAN, SULTAN ABDÜLHAMİD HAN OLUR BAŞBAKAN ERDOĞAN

Sultan Abdülhamid, tarihin kanunlarına uyarak, Osmanlı Devleti’ni yıkılmaktan ve parçalanmaktan kurtulmak için, Bediüzzaman’ın yerinde ifadesiyle, "mecburî, cüz’î ve yanlış olarak tamamen kendisine isnâd olunan hafif istibdâd’"a mecbur kalmıştır. Peki 30 yıl devam eden ve dünyanın muazzam bir parçası üzerinde hâkim olan bu şahsî idarenin özellikleri nelerdir?
Evvela, yanlış anlaşılan bir hususun altını çizmemiz gerekmektedir. Eğer Abdülhamid’in hükümetlerinin ve devlet ricalinin yaptığı bir istibdad varsa, bunu, dünyadaki baskı idareleri ile ve özellikle de İttihâd ve Terakki Partisinin uyguladığı oligarşik istibdad ile kıyaslamak mümkün değildir. Zira batıda istibdad deyince, bir şahsın veya grubun yargı, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplaması manası anlaşılır. Halbuki II. Abdülhamid devrinde, yargı tamamen şer’î hükümler çerçevesinde ve kadılar veya hâkimler tarafından yürütülmüştür. II. Abdülhamid’in yürütme gücünü, kendi kontrolündeki Meclisi Vükelâ (Bakanlar Kurulu) ve özellikle de devleti korumak için kurduğu Hafiye Teşkilâtı (Milli İstihbarat Teşkilatı) ile birlikte yürüttüğü doğrudur. Ayrıca sadrazamı ve nazırları, kimseye danışmadan azil ve nasb etmesi, yürütmedeki tek güce misâl olarak verilebilir. Bu noktada, Meclisi Meşveret usulüne riayet etmediği için, bazı İslâm âlimleri de onun zamanındaki icrââtlara istibdad yaftasını vurmuşlardır. Netice olarak, Abdülhamid’in devrini, bütün hak ve hürriyetleri askıya alan bir baskı rejimi manasında istibdad devri diye vasıflandırmak mümkün değildir.

Cumartesi, Ocak 04, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

(I) GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ BUGÜNKÜ ZAMAN, SULTAN ABDÜLHAMİD HAN OLUR BAŞBAKAN ERDOĞAN

Son dönemde ülkemde yaşanan olaylarla ilgili olarak “tarih tekerrürden ibarettir” hususunu dikkatlerinize sunmak istiyorum.
Bu büyük komploda dış güçler ve Müslüman Türkiye Cumhuriyeti arasında bir ‘güç ve istiklâl mücadelesi’ yaşanmaktadır. Ülke içinde ise dış güçlerin oyununa gelmiş iki taraf vardır. Ben bu mücadelede taraf olacaksam eğer pek tabiî ki ülkemden yana tavır alarak, ülke içinde kavgaya tutuşmuş tarafların arasını bulmak için dış güçlerin oyununu bozma gayretinde olmam gerekir. Bu itibarla tarihi eserlerden ve gündemdeki olaylardan derlediğim yazıyı paylaşmak istiyorum.
Dünya üzerinde yüzyıllardır sömürü düzeni kurmak için çabalayan ABD, İngiltere ve bağlı uşaklarının I. Meşrutiyetin İlanından itibaren 1876 yılında hazırlayarak, 30 yıllık bir uğraş sonunda 1908 yılında Osmanlı İmparatorluğunu yıkmak için uyguladığı ve kısmen başarılı olduğu kirli bir senaryoyu, tozlu raflardan indirerek tam yüz yıl sonra 2008 yılından itibaren tekrar uygulamaya koyduğunu görmemek için kör olmak gerekir.
O zamanın Osmanlı Padişahı, Cennet Mekan, Veliyullah Sultan II. Abdülhamid’in dönemine bakmadan bu günleri anlamak mümkün değildir.
Sultan II.Abdülhamid Han, tarihimizin en talihsiz idarecilerindendir. Onun talihsizliği daha tahta çıkar çıkmaz başlamıştır. "Kaht-ı Rical" tabirinin tam olarak kullanılabileceği bir devrede tahta oturmuştur. Otuz üç yıllık saltanatı müddetince, koca bir devleti bütünüyle parçalanmaktan kurtarmasına, vatan parçasının Ermeniler ve diğer Avrupalı devletlerce parça parça edilmesini önlemesine, perişan bir vaziyetteki ekonomiyi rayına oturtmasına, çok şümullü kültür ve eğitim seferberliğini başlatmasına rağmen "gelenin keyfi için geçmişe sövmeyi" âdet edinenlerin kaza oklarından kurtulamamıştır. Öyle ki günümüze kadar uzanan bir zaman diliminde Sultan II.Abdülhamid gerçek yönüyle ele alınmaktan ısrarla kaçınılmıştır. Hakkında gerçekçi bir inceleme yapılmadan Yahudilerin, Ermenilerin ve emperyalist emellerine mani olduğu için Avrupalıların yakıştırdığı "Kızıl Sultan" yaftası bazı yerli tarihçiler tarafından ısrarla kullanılmıştır.


Cuma, Ocak 03, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

HAFIZLAR! OL KİTAB-I MÜBİN'İN BÜLBÜLÜ NADANLARI...

Hafızlara emanet, Hafız "eman" demektir.
O düşünerek okur, maveraya yol bulur,
Bu âlemden kurtulur Hakk'da "mihman" demektir.

İlahi rahmetten kovulmuş şeytanın şerrinden,
Tüm vesvese ve ayartmalarından Allah’a sığınır önce.
Çünkü O, bu davetin sahibi ve duaları kabul eden yegâne Zât’tır.
Rahman ve Rahim isimleri birer kandil olur besmele çeken dudaklarda,
Gözlerin alamayacağı parlaklıktaki aydınlığın, tevhid şifreli anahtarıyla başlar,
Ve gark olur kulak kapısı, dil kilidine teslim ederken kendini…
Ardından gelen her bir harf,
İlahi mesajdır kulak kapısından ruh odasına giren.
Hem okuyan diller nurlanır, hem dinleyen kulaklar.
Yüreklere sevgi ve aşk tohumları ekerek Rabbine giden yolu bulmanın,
Yolcu olmanın ve yolculara kaptan olmanın şerefini taşır O’nu okuyan diller.


Çarşamba, Kasım 13, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

KURBAN UMUTTUR...

KURBAN, SİZİ BEKLEYENLERİN UMUDUDUR
Hayatında hiç et yememiş ya da yiyememiş insanlar var.
Sizin verdiğiniz iki kilo eti güneşte kurutup, havanda döverek toz haline getirerek siz bir daha gönderene kadar (ki eğer gönderirseniz) kaynamış suya tuz atar gibi bir tutam atarak aylarca belki yıllarca iki kilo eti katık yapanlar var.
"Kurban bayramı gelse de yine evimize tanımadığımız dostlarımız gelip halimizi hatırımızı sorsa" diye bekleyenler var.
Duymuşsunuzdur, Çanakkale Savaşında iki metre aralıklı iki siperden, düşman safları kısmında vurulmuş arkadaşını kurtarmak için kendi bulundukları siperden yeltenen askere komutanı; "gitme, hayatını tehlikeye atma, O zaten birazdan şehid olacak" der. Fakat asker dinlemez şarapnel parçalarının kaldırdığı toz bulutu içinde karşı sipere gider, arkadaşını omuzlar ve komutanının bulunduğu sipere getirir. Komutan şehid olmuş askeri görünce "bak arkadaşın ölmüş zaten, hayatını tehlikeye atmana değer miydi?" der. Şehid arkadaşı başında göz yaşı döken askerin cevabı sarsar tüm cepheyi... "Değer Komutanım. Yanına vardığımda arkadaşım yaşıyordu, gözlerimin içine bakarak 'geleceğini biliyordum kardeşim' dedi ve tebessümle gözlerini kapadı" der.
Belki malınızdan, mülkünüzden, çocuğunuzun harçlığından kısarak kesip dağıtacağınız veya bağış yapacağınız kurbanlar, maddi olarak sizi biraz sıkıntıya sokabilir. Hatta dağıtılan kişilerin ihtiyaçlarını bile karşılamayabilir, yaralarına merhem olmayabilir, dünyanın her hangi bir yerinde açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğa ulaşsa bile onun hayatını kurtaramayabilir de... Ama onlar geleceğinizi biliyor ve bekliyorlar din kardeşleri olarak sizleri...
Belki; İbrahim, Allah'a verdiği söze olan bağlılığı ve sadâkatiyle oğlunu kurban edecekti fakat, İsmail kaderi ilâhiyeye olan teslimiyetiyle beraber uzatırken boynunu bıçağın önüne, Cebrail'in geleceğini biliyordu tevekkülüyle... Kimbilir?


Pazartesi, Ekim 14, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

AĞLAMASIN PEYGAMBERLER

Rabia düşerse incinir Esma’nın kalbi
ve yanar dümenleri Nuh gemilerinin.
Sesine taht kurar bütün putlar, halkına
Nil kıyısında gülüşünden vurulmuş kasabanın.
yıkılır Yusuf’un diktiği beyaz güvercin dolu kaleler,
hançeresine kan doğranır firavun eliyle,
kırmızılaşır gözyaşları Musa’nın.
İpek urganlar asılı hazır darağacının
kusmuk kokan adalet ayinleri yanında
avuçlarından kan damlar havarilerin
bükülür kırılmasa da kalem.
Müfteri yargıcın kirli elleriyle
saplanan sarhoş dikenler beynine İsa’nın,
ayaklarında Rabia’nın ve her yerinde.
Atılır Vahşi; ‘ben yaptım’ der
‘ilişmeyin Gül Yüzlüye…’
Rabia düşerse üşür ve isyana meyleder çocuk,
ıslanır yanakları tüm peygamberlerin…

Çarşamba, Ekim 02, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SOBEDEN SONRA

Kırk yıldır ebeyim
Büyümedim daha
Bir nefes saklambaç
Uzaklaşma n’olur
Henüz bitirmedim saymayı
Nerdesin ki?
Bir kitap olmuş,
Gözlerimi kâinat okuyor
Bakıyorum ben sadece.
Sobelemeye varlığın aşikârken
Adının altın yazıldığı
Yaldızların kara taşlı duvarlarını
Arıyorum kadife örtülü.
Gündüz sesleniyorsun görmüyorum,
Duymuyorum gece dokunuşlarını…
Ve biliyorum yaslandığım
İşaret ediyor her şey seni
Ama dışım beni bırakmıyor
Bir çocuk ruhu zaman,
Tiktaklarda ömür,
Pili bitecek saatin
Miliamper nedir ki?
Önüm arkam sağım solum
Sen sobe desen,
Ben dayasam gözlerimi
Tekrar kapatarak sana
Yeniden başlasa hiç bitmeyecek oyun
Değilim çünkü ben oyunbozan… 19/09/2013
Çarşamba, Eylül 25, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

SANA YANDIM...

Ben seni görmeden öyle bir aşkla sevdim Yâr,
İbâdım naçar olsa da aşkından abâdım.
Uçamadım buhranlarım var, yasak ki rüzgâr,
Aldandım, günah denizlerine daldım… Yandım!

Hayalînin bile sâyesi düştü aklıma,  
O anda öleyazdım, aklım çıkacak sandım.
Adını andığımda, ruhum gülistan amma,
Sensizlikten taşlaşmış kalbim kanıyor sandım…

Hatırını sormak ne haddine dudağımın,
Heyhat! Sohbetine, muhabbetine muhtacım.
Tüllenen ufkumda gelsen, kırık kanadımın,
Her çırpışında harlanan nurunla yanardım.

Hasretin ağır, cehennem nârı ne ki Ey Yâr!
Bendimi sana attım söndüm, ben sende candım.
Ağladım, sızladım, her sayha gönlüm bahtiyar,
Vuslatını şahit yaparak Hakk’a yakardım.

Nura dönsün nârın Yâr, tahammül yok ki bende,
Bak yüzüstü bir günahkâr, babına dayandım.
Ahdin var biliyorum, kavuşuruz cennette,
Sûretini göreyim diye, düşlere daldım. 20.08.2013

Salı, Ağustos 20, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

KUR’AN-I KERİM’DE DUA, DUA’DA KUR’AN-I KERİM

Dua; Allah’a yaklaşmanın, O’nun rızasına nail olmanın ve O’nun davetine icabet edip, O’na iltica etmenin yegâne ve tek yoludur. Bakara Suresi 186. ayette Allah şöyle buyuruyor; “Kullarım beni sana soracak olursa, muhakkak ki ben onlara pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki doğru yolu bulmuş olurlar. “
Dua, Allah ile insanlar arasındaki bir bağlantı yoludur. Allah ile bağlantı kurma ihtiyacı ise insanın fıtratında yani yaratılışında vardır. Müminler için dua etmek, hayatlarının ayrılmaz ve çok doğal bir parçasıyken, birçokları için dua ancak büyük zorluklar altına girince, hayati tehlikelerle karşı karşıya kalınca hatırlanacak bir ibadettir. Elbette ki son söylediğimiz dua biçimini Allah makbul karşılamayabilir. Asıl hayırlı olan hem rahatlıkta, hem de zorlukta Allah’tan yardım istemektir. Namazda, yolda, evde, işte, her durumda dua edilmelidir. İşte bunun için de samimi bir şekilde Allah’a dua edebilmenin yolları Kuran’da detaylıca tarif edilmiştir. “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru.” “Rabbimiz, şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, artık onu ‘hor ve aşağılık’ kılmışsındır; zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” “Rabbimiz, biz: “Rabbinize iman edin” diye imana çağrıda bulunan bir çağırıcıyı işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört ve bizi de iyilik yapanlarla birlikte öldür.” “Rabbimiz, elçilerine va’dettiklerini bize ver, kıyamet gününde de bizi ‘hor ve aşağılık’ kılma. Şüphesiz Sen, va’dine muhalefet etmeyensin.” Nitekim Rableri onlara (dualarını kabul ederek) cevab verdi: “Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam…” (Al-i İmran Suresi, 191-195)
Günümüzde zikir ve dualar değişik isim ve muhteviyatta kolaylıkla bulunabilecek konumda kitap, dergi, internet, akıllı cep telefonları vasıtasıyla ulaşmamıza imkân sağlanmış vaziyettedir. Bu kaynaklar özellikle Allah’ın Habibi Muhammed Mustafa (SAV) Efendimizin değişik vesilelerle yapmış olduğu ve sahabelerine öğrettiği dualar ve zikirler olmakla birlikte, halifelerin, Allah dostlarının, asrısaadetten günümüze kadar gelmiş geçmiş bütün İslam âlimlerinin yaptıkları dua ve zikirleri kapsamaktadır. Bu çalışmada özellikle Kuran’da geçen peygamber duaları ile İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz (SAV)’in çokça bilinen dualarına yer vermek istedik.
Kuran’da birçok ayette doğrudan ya da dolaylı olarak dua konusu yer almaktadır. Sadece bu bile dua konusuna verilmesi gereken önemin bir göstergesidir. Öte yandan, dua ile ilgili ayetler okundukça da, bunun ne derece hayati bir ibadet olduğu daha rahat anlaşılmaktadır.
Bunun için ilk insan ve ilk peygamber Adem (AS)’dan, alemlere rahmet olarak gönderilen sevgililer sevgilisi son peygamber Muhammed Mustafa (SAV) Efendimize kadar tüm peygamberlerin Kuran’da geçen kıssalarını, başlarından geçen olayları ve bu olaylar karşısında Allah’a iltica etme yolunda seçtikleri yakarışlarıyla dua etmenin ve onların sözlerini dualarımıza mihenk yapmanın Rabbe ulaşmada ve inşaalllah kabul edilmede bir rehber olacağı kanaatindeyim.
Haddi satında Kuran tek başına bir dua kitabı ve insanlığın yaşam prospektüsüdür. Fatiha suresinden başlayarak, Felâk ve Nas surelerine kadar bütün sureler bize nasihat, kılavuz, ikaz ve Allah’tan bize bildirilen ve durmadan okunması gereken hak kelamıdır.
Bunun yanında insanlığın iftihar tablosu peygamber efendimiz (SAV)’in günlük hayatında dilinden düşürmediği ve sahabelerine öğrettiği belki binlerce duadan bir kaçını da, salâvatlarımızla O’nu şahit yaparak ve O’nun istediklerini isteyip, sakındıklarından sakınmak üzere, dualarımızın O’nunla şeref bulması ve dualarımızın gönderilen davet makamına O’nun imzasını taşıması ümidiyle eklemiş bulunuyoruz.

DUAYA BAŞLARKEN

Ey! Adem’in (AS) ve tüm nebilerin Rabbi,
Ey! suda O'nu yükselten Nûh'un (AS) Rabbi,
Ey! ateşte O'nu yakmayan İbrahim'in (AS) Rabbi,
Ey! sapkınlardan O’nu sakındıran Lut’un (AS) Rabbi,
Ey! zindanda O'nu yücelten Yusuf'un (AS) Rabbi,
Ey! hastalıklardan O'na şifalar veren Eyyub'un (AS) Rabbi,
Ey! Nil’de O'nu koruyan Musa'nın (AS) Rabbi,
Ey! inkarcılardan O’nu kurtaran Davut’un (AS) Rabbi,
Ey! balığın karnında O'nu yaşatan Yunus'un (AS) Rabbi,
Ey! nesli bitmişken O’na salih evlatlar veren Zekeriyya’nın (AS) Rabbi,
Ey! hiçbir şey bilmezken O’na nimetler bahşeden Süleyman’ın (AS) Rabbi,
Ey! mağarada O'na dost ve muhafız olan Muhammed'in (SAV) Rabbi,
Ey! yerlerin, göklerin ve içindeki sayısız canlı, cansız, ins ve cinlerin Rabbi,
Biz de Sana Onların yakarışlarıyla yalvarıyor, Onların dualarına da amin diyor, Onları ve Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail, hamele-i arş, mukarrabin, kiramen katibîn ve hafaza meleklerini dualarımıza şahit yapıyoruz. Bizleri de her türlü sıkıntı, keder, hastalık ve dertlerden muhafaza eyle, bizi cehennem ateşinde yakma, bize bu dünyada ve ahirette güzellikler bahşet, bizi huzurunda rezil rüsva eyleme. AMİN

(Euzü billahi mineş-şeytanir raciym. Bismillahir rahman-irrahiym. Ya mucibed deavat.)
“İlahi rahmetten kovulmuş tüm şeytanların şerrinden, tüm vesvese ve ayartmalarından Allah’a sığınırım. Beni yoktan var edip üstün yeteneklerle donatan ve kulluk göreviyle yeryüzüne gönderen sonsuz şefkat ve merhamet sahibi yüce Allah’ın adıyla, O’nun verdiği güç ve yetkiye dayanarak ve yalnızca O’nun emriyle ve kabul edeceği ümidiyle duaya başlıyorum. Çünkü O, bu davetin sahibi ve duaları kabul eden yegane Zât’tır.”

(Elhamdü lillahi rabbil alemin essalatü vesselamü ala rasulüna Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.)
“Hamd, âlemlerin Rabb’i Allah’a, Salât ve selâm, O’nun kulu ve Rasulü Muhammed’e (SAV), hayır ve bereket duaları, peygamberimizin tertemiz Ehli Beyti’ne, güzide Ashabı’na ve kıyamete kadar onların izinden yürüyen bahtiyar mü’minlere olsun.”

(Estağfirullah estağfirullah estağfirullah el-azim el-kerim er-rahim ellezi la ilahe illa hüvel hayyel kayyume ve etûbu ileyh ve nes eluhüt tevbete vel mağfirete vel hidayete ver rahmete lena, innehu hüvettevveburrahim. Tevbete abdin zalimin li nefsihi la yemlikü li nefsihi mevten vela hayaten ve la nuşura.)
"Kendisinden başka ilah olmayan, hakikî hayatla diri olan Hay, her şeyi ayakta tutan Kayyum, sonsuz azamet sahibi olan Azîm, çok cömert, ikramı ve lütfu bol olan Kerîm, bağışlaması ve merhametli sonsuz olan Rahîm Allah’dan beni bağışlamasını istiyor ve -bütün benliğimle- O’na defalarca tövbe edip, yöneliyorum. İlahi Ya Rabbi eğer benim elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, ayağımdan ve bütün azalarımdan, bilerek veya bilmeyerek rızana muhalif olarak işlediğim küfür, şirk, hata, isyan, günah her ne sadır olduysa, ben onların hepsinden tevbe ettim, pişman oldum ve bir daha işlememek için senden gayret ve sabır dileniyorum. Allah’ım nefsine/kendine zulmetmiş, üstelik nefsi için ne ölümü, ne hayatı ve ne de öldükten sonra dirilmeyi elinde tutamayan bir kulun tevbesiyle/yönelişiyle sana tevbe ediyorum."

(Allâhümme ente rabbî Iâ ilahe illâ ent. Halaktenî ve ene abdüke ve ene ala ahdike ve va'dike ve mestetâtü e'ûzü bike min şerri mâ sana'tü ebûu leke bini'metike aleyye ve ebû'u bizenbî. Feğfir lî feinnehû lâ yeğfiru'z-zünûbe illâ ent.)
“Allahım, Sen, benim Rabbimsin; Senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın; ben, Senin kulunum ve gücüm yettiğince Sana olan ahdime ve vaadime bağlıyım. İşlediklerimin (kötülüklerin) şerrinden Sana sığınırım. Üzerimdeki nimetlerini itiraf eder; günahlarımı da ikrar ederim. Beni bağışla. Zira günahları bağışlayan ancak Sensin.”

(Radiytu billahi rabben ve bil İslami dinen ve bi Muhammeder rasule (SAV), Radiytu billahi rabben ve bil İslami dinen ve bi Muhammeden nebiye. (SAV)
“Rab olarak Allah’tan, din olarak islamdan ve rasul olarak Muhammed (SAV)’den razı olduk, Rab olarak Allah’tan, din olarak islamdan ve nebi olarak Muhammed (SAV)’den razı olduk)

KUR’AN-I KERİM’DE GEÇEN KISSALARA GÖRE BAZI PEYGAMBER DUALARI

Hazret-i Âdem Aleyhisselâm’ın Ve Hazret-i Havvâ Vâlidemiz'in duası
(Rabbenâ zalemnâ enfüsenâ veinlem tağfirlenâ ve terhamnâ lenekûnenne minel-hâsirîn)
"Ey Rabb'imiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen ziyan edenlerden oluruz." (A'râf: 23)

Nuh Aleyhisselâm'ın duası
(Rabbi innî eûzübike en es'eleke mâ leyse lî bih ilmün ve illâ tağfirlî ve terhamnî ekün minel-hâsirîn)
"Ey Rabb'im! Şüphesiz ben senden, hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen ziyana uyrayanlardan olurum." (Hûd: 47)

(Rabbiğfirlî velivâlideyye velimen dehale beytîye mü'minen velil-mü'minîne velil-mü'minâti velâ tezidiz-zâlimîne illâ tebârâ)
"Ey Rabb'im! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, inanan erkek ve kadınları bağışla! Zâlimlerin de helâkini artır!" (Nuh: 28)

İbrahim Aleyhisselâm'ın Duası
(Rabbenâ tekabbel minnâ inneke entessemîul-alîm. Rabbenâ vec'alnâ müslimeyni leke vemin zürriyyetinâ ümmetem müslimetel leke ve erinâ menâsikenâ ve tüb aleynâ inneke entet-tevvâbürrahim.)
"Ey Rabb'imiz! Senin hoşnutluğun için yaptığımız iyilikleri ve dualarımızı bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen işitensin bilensin.
Ey Rabb'imiz! Bizi sana teslim olanlardan kıl. Neslimizden de sana teslim olan bir ümmet yetiştir. Bize ibâdet yerlerimizi göster. Tevbelerimizi kabul buyur. Tevbeleri kabul eden, çok merhametli olan ancak sensin." (Bakara: 127-128)

(Rabbic'alnî mukîmessalâti ve min zürriyyetî Rabbenâ vetekabbel düâ. Rabbenâğfirlî velivâlideyye velil-mü'minîne yevme yekûmül-hisâb)
"Ey Rabb'im! Beni ve soyumdan gelecekleri namaz kılanlardan eyle! Ey Rabb'imiz! Duâmı kabul buyur.
Ey Rabb'imiz! Hesap görülecek günde beni, anamı babamı, bütün inananları bağışla." (İbrahim: 40-41)

(Rabbi heblî hükmen ve elhıknî bissâlihîn. Vec'al lî lisâne sıdkin fil-âhırîn. Vec'alnî min vereseti cennetin-naîm.)
"Ey Rabb'im! Bana hikmet ve adaletle hükmetme yeteneği ver ve beni sâlihler zümresine kat. Benden sonra geleceklerin beni hayırla anmalarını nasip eyle! Beni nâim cennetinin varislerinden kıl, beni nimetlerle dolu cennetini kazananlardan eyle!" (Şuarâ: 83-85)

Lût Aleyhisselâm'ın duası
(Rabbi neccinî ve ehlî mimmâ ya'melûn.)
"Ey Rabb'im! Beni ve ailemi yaptığımız çirkin davranışlardan dolayı gelecek azaptan koru!" (Şuarâ: 169)

(Rabbinsurnî alel-kavmil müfsidîn)
"Ey Rabb'im! Fesatçılara ve bozgunculara karşı Sen bana yardım et!" (Ankebût: 30)

Yusuf Aleyhisselâm'ın duası
(Rabbissicnü ehabbü ileyye mimmâ yed'ûnenî ileyhi ve illâ tasrif anhi keydehünne asbü ileyhinne ve ekün minel-câhilîn)
"Ey Rabb'im! Zindan benim için bana haram olan kadınların isteklerini yapmaktan daha sevimlidir. Eğer beni onların hile ve tuzaklarından kurtarmazsan onlara meyleder ve câhillerden olurum." (Yusuf: 33)

(Rabbi kad âteytenî minel-mülki ve allemtenî min te'vîlil-edâdîsi fâtırassemâvâti vel-ardi ente veliyyi fid-dünyâ vel-âhireti teveffenî müslimen ve elhıknî bissâlihîn)
"Ey Rabb'im! Sen bana hükümranlık verdin. Rüyâların tabirini öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da âhirette de benim yârim ve yardımcım sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni sâlihler zümresine kat!" (Yusuf: 101)

Eyyûb Aleyhisselâm'ın duası
(Rabbehu, Ennî messeniyed durru ve ente erhamürrâhimîn)
"Ey Rabb’im! Başıma öyle bir bela gelip çattı ki, ailemi, malımı-mülkümü ve sağlığımı kaybettim. Elimden tut, bana yardım et ya Rab. Çünkü sen merhamet edenlerin en merhametlisisin." (Enbiyâ: 83)

Musa Aleyhisselâm'ın duası
(Rabbiş-rahlî Sadrî, ve yessirlî emrî, vahlül ukdeten min lisâni, yefkahü kavlî)
"Ey Rabb'im! Göğsüme genişlik ver, işlerimi bana kolaylaştır. Dilimin düğümünü çöz ki sözümü anlasınlar." (Tâhâ: 25-28)

(Rabbi innî zalemtü nefsî fağfirlî, fe gafera leh innehu hüvel gafurur rahim)
"Ey Rabb'im! Ben nefsine zulmettim, beni bağışla dedi Allah onu bu içten duasından dolayı bağışladı, çünkü o çok bağışlayıcı, çok merhametlidir." (Kasas: 16)

(Rabbi neccinî minel-kavmiz-zâlimîn)
"Ey Rabb'im! Beni şu zâlimler güruhundan kurtar!" (Kasas: 21)

(Rabbi innî limâ enzelte ileyye min hayrin fakîr)
"Ey Rabb'im! Bana lütfedeceğin her türlü hayra ve nimete muhtacım." (Kasas: 24)

(Rabbiğfirlî veli ehîy ve edhilnâ fî rahmetike ve ente erhamürrâhimîn)
"Ey Rabb'im! Beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetinin içine dâhil et. Sen merhametlilerin en merhametlisisin." (A'râf: 151)

(Rabbi lev şi'te ehlektehüm min kablü ve iyyâye etühlikünâ bimâ feales süfehâu minnâ in hiye illâ fitnetük tudillu bihâ men teşâu ve tehdî men teşâ, ente veliyyünâ fağfirlenâ verhamnâ ve ente hayrül-ğafirîn. Vektüblenâ fî hâzihid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti innâ hüdnâ ileyk)
"Ey Rabb'im! Dileseydin sana isyan edenleri ve beni de daha önce helâk edebilirdin. Aramızdaki bazı beyinsizlerin yaptıklarından ötürü bizi helâk mı edeceksin? Bu, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim dostumuzsun, bizi bağışla ve bize merhamet et! Sen bağışlayanların en hayırlısısın. Bu dünyada da âhirette de bize iyilik ve güzellik ver! Çünkü biz sana yöneldik!" (A'râf: 155-156)

Davut Aleyhisselâm’ın ve inanan kavminin duası
(Rabbena efriğ aleyna sabrav ve sebbit akdamena vensurma alel kavmil kafiriyn.)
“Ey Rabb’imiz üzerimize sağanak sağanak sabır yağdır, adımlarımızı yolunda sabit kıl ve inkarcı topluluğa karşı bize yardım eyle.” (Bakara: 250)

Yunus Aleyhisselâm'ın duası
(Lâilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn)
"Allah'ım! Senden başka ilâh yoktur, sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin. Acziyetimi itiraf ediyor ve senin merhametine sığınıyorum. Gerçekten ben kendime zulmederek zâlimlerden oldum." (Enbiyâ: 87)

Zekeriya Aleyhisselam’ın duası
(Rabbehu rabbi la tezerni fardev ve ente hayrul varisiyn.)
“Ey Rabbim! Beni bu çetin mücadelemde yapayalnız ve yardımcısız bırakma. Çünkü bu ümmetin tertemiz bir nesle ihtiyacı var. Bana katından hayırlı bir nesil, gözümü de arkada bırakmayacak güvenilir bir dost ihsan eyle. Hiç kuşkusuz emanet bırakılacak olanların en hayırlısı Sensin.” (Enbiyâ: 89)

Süleyman Aleyhisselâm'ın duası
(Rabbi evzi'nî en eşküra ni'metekelletî en'amte aleyye ve alâ vâlideyye ve en a'mele sâlihan terdâhü ve edhılnî birahmetike fî ibâdikes-sâlihîn)
"Ey Rabb'im! Gönlüme öyle duygular ilham et ki, bana ve ana babama verdiğin nimetler için sana şükreden ve hoşnud olacağın iyi işler yapan bir kul olayım. Ve böylece Rahmetinle beni sâlih kullarının arasına kat!" (Neml: 19)

Peygamber Efendimizin Kur’an da Geçen Bazı Duaları:
(Hasbiyallahu la ilahe illa hu, aleyhi tevekkeltu ve hüve rabbul arşil aziym)
"Dost ve yardımcı olarak Allah bana yeter, O'ndan başka ilâh yoktur, Ben yalnızca O'na tevekkül ederim, O kainatın mutlak hakimi ve yüce arşın sahibidir." (Tevbe: 129)

(Rabbiğfir ver-ham ve ente hayrür-râhimîn)
"Ey Rabb'im! Günahlarımı bağışla, bana merhamet et, sen gerçekten merhamet edenlerin en hayırlısısın." (Müminûn: 118)

(Rabbi eûzübike min hemezâtiş-şeyâtîn. Ve eûzübike Rabbi ey-yahdurûn)
"Ey Rabb'im! Şeytanların vesveselerinden sana sığınırım. Ey Rabb'im! yanımda bulunmalarından da sana sığınırım." (Müminûn: 97-98)

(Allahümme fâtıres-semâvâti vel-ardi âlimel ğaybi veşşehâdeti, ente tahkümü beyne ibâdike fîmâ kânû fîhi yahtelifûn.)
"Ey gökleri ve yeri yaratan, gizliyi de âşikârı da bilen Allah'ım! Kullarının arasında ayrılığa düştükleri şeyin hükmünü ancak sen verirsin." (Zümer: 46)

(Lâ yukellifullâhu nefsen illâ vus’ahâ lehâ mâ kesebet ve aleyhâ mektesebet rabbenâ lâ tuâhıznâ in nesînâ ev ahta’nâ, rabbenâ ve lâ tahmil aleynâ ısran kemâ hameltehu alellezîne min kablinâ, rabbenâ ve lâ tuhammilnâ mâ lâ tâkate lenâ bih, va’fu annâ, vağfir lenâ, verhamnâ, ente mevlânâ fensurnâ alel kavmil kâfirîn.)
“Allah hiçbir kimseyi güç yetiremeyeceği bir şekilde yükümlü tutmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehine, işlediği fenalık da kendi aleyhinedir. Ey Rabbimiz! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yükler yükleme! Ey Rabbimiz! Takat getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma! Affet bizi, lütfen bağışla kusurlarımızı, merhamet buyur bize! Sensin Mevlâmız, yardımcımız! Kâfir topluluklara karşı Sen yardım eyle bize!” (Bakara: 286)

Peygamber Efendimiz'in Hadis-i Şerif'lerde Geçen Duâları:
(Yâ mukallibel-kulûbi sebbit kalbî alâ dinike)
"Ey kalpleri evirip çeviren Allah'ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!" (Tirmizî: 2141)

(Allahümme ya musarrifel-kulûbi sarrif kulûbena alâ taatike)
"Ey kalpleri evirip çevirme tasarrufu yalnız kendisinde olan Allah'ım! Kalplerimizi senin taatına çevir." (Buhârî)

(Rabbenâ âtinâ fid-dünyâ haseneten ve fil-âhireti haseneten ve kınâ azâben-nâr)
"Ey Rabb'imiz! Bize dünyada iyilik ve güzellik ver, ahirette de iyilik ve güzellik ver. Bizi cehennem azabından koru." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1682)

(Allahümme lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete aynin velâ tenzî' minnî sâliha mâ a'taytenî)
"Ey Allah'ım! Gözümü açıp kapatıncaya kadar beni nefsime bırakma ve bana verdiğin iyi şeyleri geri alma." (Bezzâr)

(Lâ tekilnî ilâ nefsî feinneke in tekilnî ilâ nefsî tükarribünî mineş-şerri ve tübâidünî minel-hayri)
"Beni nefsime bırakma. Eğer sen beni nefsime bırakırsan, nefsim beni kötülüğe yaklaştırır ve iyilikten uzaklaştırır."

(Bismillahillezi Lâ Yedurrü meâs mihi şey-ün fil-erdi ve lâ fissemai ve hüves semiül âliym)
”Yüce Allah'in ismiyle hareket ederim. O yüce Allah ki, O'nun mübârek ismiyle hareket edildiği, O'nun ismi söylendiği vakit, yerde ve gökte hiçbir sey okuyana zarar veremez. O yüce Allah, her şeyi en iyi işiten ve en mükemmel bir şekilde bilendir.”

(Rabbi yessir vela tuassir Rabbi temmim bil-hayır, Rabbi zidnî ilmen ve fehmen nafian ve helalen rızkan vasian ve şifaen min külli dain ve sakemin, amelen mütekabbelen ve daimen ibadeti makbulen ve salih amelen ve hüsnel hatimen ve elhıkni bissalihîn)
“Rabbim işimi kolaylaştır, güçleştirme, Rabbim bu işi hayırla tamamla! Rabbim, ilmimi, anlayışımı artır ve faydalı eyle, rızkımı helalinden ve bol eyle, her türlü dert için şifalar ihsan eyle, ibadetlerimi ve amellerimi makbul, devamlı ve kabul olunmuş eyle, sonumu (ölümümü) güzel eyle, beni salihler (iyi insanlar) arasına kat.”

(Rabbi eınnî velâ tuin aleyye vensurnî velâ tensur aleyye vemkürlî velâ temkür aleyye vehdinî ve yessirlîl-hüdâ vensurnî alâ men beğa aleyye, Rabbic'alnî leke şekkâran, leke zekkârân, leke rehhâban leke mitvâan, leke muhbiten ileyke evvâhan münîben. Rabbi tekabbel tevbetî vağsil havbetî ve ecib da'veti ve sebbit huccetî Ve seddid lisânî vehdi kalbi. Veslül sehîmete sadrî)
"Ey Rabbim! Bana yardım et, aleyhime yardım etme! Beni muzaffer kıl, aleyhime zafer verme! Lehime tertip kur, aleyhime kurma! Bana hidayet et ve hidayeti bana kolaylaştır! Üzerime saldırana karşı bana yardım et!
Ey Rabbim! Beni sana çok şükreden, seni çok zikreden, senden çok korkan, sana pek çok itaat eden, senin için eğilen ve sana yönelerek yakarışta bulunanlardan eyle!
Ey Rabbim! Tevbemi kabul eyle, günahlarımı yıkayıver, duâmı kabul buyur, delilimi sabit kıl, dilimi doğru kıl, kalbime hidayet et, göğsümün kin ve hasedini çıkar." (Tirmizi: 3551)

(Allahümme innî es'elüke min hayri mâ seeleke min nebiyyine ve minhu nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve selleml. Ve eûzü bike min şerri mesteâze min nebiyyine ve minhu nebiyyüke Muhammedün sallallahu aleyhi ve sellem ve entel-müsteânu ve aleykel-belâğu ve lâ havle velâ kuvvete illâ billâhil aliyyül azim)
"Ey Allah'ım! Bütün Peygamberlerin ve Son Peygamberin Muhammed (SAV) 'min senden dilediği hayırlardan ben de dilerim. Bütün Peygamberlerin ve Son Peygamberin Muhammed (SAV)'min sığındığı şeylerden ben de sığınırım. Yardımına sığınılacak ancak sensin ve ancak senin yardımınla hayırlara ulaşılır. Güç ve kuvvet ancak en büyük ve en yüce olan Allah’ındır." (Tirmizi)

(İlahî ente maksudî ve rizake matlubî)
“Allahım maksadım sensin, arzum senin rızan ve hoşnutluğundur.”

Hamd, Salavat, Besmele ve Fatiha Suresi ile Duamızı bitiririz.
AMİN. VELHAMDÜ LİLLAH İRABBİL ALEMİN

Pazartesi, Mart 18, 2013 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

KURBAN OLMAK İÇİN İSMAİL OLMAK

Necip Fazıl üstad ne güzel söylemiş; “Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez; Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez. İçeride bir has oda, yeri samur döşeli; Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez. Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada, Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez. Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekün? Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez. Kayalık boğazlarda yön arayan bir gemi; Usta kaptan klavuza varılmadan geçilmez. Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava; Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez. Geçitlerin, kilitlerin yalnız O'nda şifresi; İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez!.” Allah şifreyi çözebilmemiz için veya en azından o eteğe sarılabilmemiz için imkanlar sunmuş, kurban gibi. Kurban olmak için İsmail olmak lazım, ya da İbrahim olup İsmail’i kurban etmek lazım. Peki senin İsmail'in kim veya ne? Ali Şeriati’de bu bayram sabahının en zor sorusunu sordu. Seni bu dünyada kalmaya çağıran ne? Kurban et onu! Bu İbrahim'in dinidir; kana susamış tanrıların, mazoşistlerin ve işkencecilerin değil. İnsanın mükemmelliğe ulaşmasının, bencillikten ve hayvani arzularından kurtulmasının hikayesidir yaşanan. İnsanın daha ulvi bir makama ve aşka; ve bilinçli bir insan olarak sorumluluklarını yerine getirmesine engel olacak her şeyden azade olduğu bir iradeye yükselişidir... ...Hikaye, bir koçun kurban edilişiyle sona eriyor. Bu, Yüce Allah'ın tarihin en büyük insan trajedisi sonuna ilişkin dileğidir - birkaç aç insanı doyurmak için bir koç kurban etmek. Sen de İbrahim gibi kendi İsmail'ini getirmelisin Mina'ya. Senin İsmail'in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim'in İsmail'i sevdiği kadar sevdiğin birşey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikatı duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah'a yaklaşmak istiyorsan, İsmail'i Mina'da kurban etmen gerek. İsmail'in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail'in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır." Ey "Hakk'a teslim olan", "Allah'ın kulu"! Hakikatin senden istediği şey, işte budur. Budur "imanın daveti", "risaletin mesajı". Bu senin sorumluluğundur, ey "sorumlu insan"! Ey "İsmail'in babası"! "İsmail'ini öldür"! "Kendi ellerinle kurban et"
Perşembe, Ekim 25, 2012 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

ŞEHRENGİZ (KARAPINAR)


Bu şehirde eşkıyalar yol keser, çift bozarmış yüz yıllar önce…
Çaldıran seferine giderken Yavuz, şikâyet etmiş halk onu görünce,
Halepli Mimar Celalettin cami, kervansaray, han, hamam yapmış Sultanın emrince.
Sultaniye demiş şehre rahata kavuşan halk, Sultanın yardımını görünce…

Killi, kumlu, çöl ortasında bahtsız bir kız gibidir şehir o zamanlar,
Ortasından akan kara renkli, kara bahtlı, kara akışlı pınar,
Şehrin adının değişmesine vesile olur,
Ve sultanın ismi o günden sonra anılır hep Karapınar.

Bu şehre gün doğar sabahları, akşamına kadar emek emek işlensin diye,
Ve şehre gün batar akşamları, sabahına kadar yıldızlar, ay halesine gizlensin diye.

Şehre bahar gelir, bengisu pınarlar rahmetle dolar,
Tarlalarda başaklar filizlenir, şehir yeşile çalar.

Şehre yaz gelir, nar gibi güneş haşyetle dikilir tepede,
Toprak çatlar, alınlar, yüzler çatlar, şehir sarıya çalar.

Şehre güz gelir, kum fırtınaları kurşun gibi başlar,
Şalvar uçar, takke uçar, can uçar, şehir griye çalar.

Şehre kış gelir, soğuğun uğultusu kapıları kollar,
Koyun üşür, sokak üşür, soba üşür, şehir beyaza çalar.

Şehre hizmet gelir, aşkla çalışır emirler hep bir gayretle,
Adları büyük, anlamları müsemma kendileriyle,
Hamdi, Saffet, Tevfik, Haşmet, Kamil, Mehmet
Kalpleri şehre müptela, yüzleri tebessüm ve muhabbetle.

Bu şehre kuraklık gelir, insanlar kadir, kıymet bilsin diye,
Şehre rahmet gelir, yağmur dualarında kalkan eller boş dönmesin diye.

Şehre ramazan gelir, oruç tutar beş yaşında sabi bile,
Şehir oruç tutar, merhamet dalga dalga gökten yere insin diye.

Şehre muharrem gelir, günahlara kefaret düşer kaşık kaşık aşure ile,
Şehre uzaklardan hasret düşer, bir obruk açılır sahranın orta yerinde.

Şehre Sâki testisinden şiir düşer, mısra mısra, dize dize, özlemle,
Şair susar, şehir şiir okur, şehrin insanları kana kana içsinler diye.

08/12/2011 Memleket Şiirleri, Şener İşleyen

Salı, Mart 20, 2012 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

PEYGAMBERÂN


Yaradanın adıyla, ki O rahman ve rahimdir.
Habibi Muhammed Onun kulu ve elçisidir.
Ve âleme rahmet olsun hürmetine kün dedi O,
Galu belâdan kainata bir sayha serfiraz düştü,
Samanyolu deveranına binlerce ahter düştü,
Gökyüzüne cennet, yeryüzüne arusi cihan düştü.

Âdem Cennete düştü, Havva’ya Âdem han,
Günah dünyaya düştü, âleme adem revân,
Hâbil Kâbile düştü, Azrail’e Hâbil kurban.
Dünyaya kibir düştü, gurur düştü, kin düştü.
Kassiyun şirm ile sarsıldı, Cibril hayrete düştü,
Hâbil’e bir hacer düştü, ölüm dünyaya düştü.

Azgınlık arza düştü, İdris nebi asuman,
Nuh elli yaşına düştü, peygamberlik şad uman,
Haktan bir vahiy düştü, putperestler mahruman,
Nuh’un sefinesine zihayat numuneler düştü,
Azap topraktan taşıp, Cudi’ye Semanin düştü,
İnkâr Nuh’un kavmine, tufan dünyaya düştü.

Salih’e Semud düştü, Ad kavmi gittikten beri,
Lut’a Sedum düştü, ol zaman livata bi-dadgeri,
Her başa bir taş düştü, zelzele be’s ile recfetti yeri,
İsrafil dudağından bir sayha mesameye düştü,
Mü’tefikat cuş edip, deymase bahr-i lût düştü,
Helak dagıyye beşere, ibret dünyaya düştü.

Ateş İbrahim’e düştü, İsmail’e kebş kurban,
Kuyu Yusuf’a düştü, Yakub girye feşan,
Mısır’a gulam düştü, Züleyha’ya kehkeşan.
Kölenin hay’aline bir yed-i beyza sayesi düştü,
Dünyaya iftira düştü, kıtlık düştü, kan düştü.
Yusuf’a Züleyha düştü, aşk dünyaya düştü.


Kuyuya Yusuf değil, Nebi'ye kuyu düştü,
Zindan oldu medrese, Nil'e bir rahmet düştü,
Kardeşlere ihanet, uhuvvete kin düştü,
Secde ile yıldızlar, güneş ve ay gerçekleşen düş'tü,
Yusuf dünyaya Sultan, gedaya zindan düştü,
Yakup gibi kör oldum, tarihe ibret düştü.

Eyyub’a ibtila düştü, zikir oldu tahassür,
Sabır Eyyub’a düştü, mahbubeye teessür,
Rahmet şafi adıyla düştü, kalbe tefekkür.
Davud telyini hadid düştü, Calût’a felahan düştü,
Mühür Süleyman’a düştü, cinni inse asude düştü,
Belkısa zenginlik düştü, israf dünyaya düştü.

Musa’ya firavn düştü, Leb-i Nil’de asa ile,
Elden asa yere düştü, dönüştü bir asale,
Firavna nisyan düştü, kul İbranilere istila.
Harun Musa’ya desti-yar, Tur Dağına tevrat düştü,
İsrail oğulları akıllanmaz, defaten tuğyan düştü,
Yahudilere televvün, nisyan dünyaya düştü.

Hanna’dan dua düştü, rahmet oldu Meryem’e,
Beytül Makdise Betül düştü, Zekeriya himaye,
İmran’a Meleküt düştü, muştularla visale.
Cebrail nefesiyle Meryem’e bir ruh düştü,
Levh-i Mahfuzdan dünyaya bir ulul azm düştü,
Çarmıha üç mıh düştü, İsa semaya düştü.

Altı asır geçti kâinat boş, taifeler zelzelede,
İnsanlık sarhoş, zi-hayat hep debdebede,
Vakit tamam, beklenen Yâr nihayet beklemede.
Ve Âlemlere rahmet, Amine’ye nur düştü,
Hiraya ayet düştü, meşhergaha hidayet düştü,
Mekke mihrabından dünyaya gülefşan reyhan düştü.

Ol Muhammed Zebur’da İklil’di muştu ile,
Ve Tevratın Musa’sı seslendi, Ahyed gelecek diye,
Son muştu, İncilde Ahmet’ti ahbar-ı gaybiyye.
Mekke’den doğdu güneş, Medine’ye hicreti nebevi düştü,
Hak katından bizlere ayet ayet Kur’an-ı Mübin düştü,
İns ve Cin bilmeli ki, kıyamete kadar, dünyaya nur, kâinata sûrur düştü.

Rivayet odur ki yeryüzüne 124 bin nebi düştü,
Okunsun diye insanlığa ibret kıssaları düştü,
Lakin satırlara yalnızca akılda kalanlar düştü.

2011 Konya, Şener İşleyen

Perşembe, Ocak 05, 2012 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

TÜRBAN


Bu ne zillettir ilahi, bu ne devran oluyor
Ehli iman mütezarri, zari giryan oluyor
Gayrimüslim şad olup, bizleri seyran oluyor
İstenmeyen bu ahvale, sebep türban oluyor
Milyonlarca gencimiz de, buna kurban oluyor.

Yüzde doksan dokuz İslam, bire uymak ne demek
Açığı örtmek dururken, örteni soymak ne demek
Kanunu ilâhiyi alıp, raflara koymak ne demek
Bu demektir ki efendim, batıya şan oluyor
Neylesin biçare millet, tüm perişan oluyor.

Nelere katlanır millet, bilesin ah… nelere
Umumu efkâr önünde, çıkarak sahnelere
Teşhiri beden eyleyerek, açılan kahpelere
Kimi nefretle bakıyor, sine-i püryan oluyor
Kimi şehvetle bakıyor, öyle ki hayran oluyor.

Neden kabul edilmiştir, batı bizden medeni
İzahı mümkün müdür, nedir bunun nedeni
Medeniyet, açıp teşhir etmek midir bedeni
Oluyor böyle çelişki, ülkemde her an oluyor
Batıla haktır diyenin, ahiri viran oluyor.

Sorarım, yirminci asırda zarafet bumudur
Dini İslâm’a musallat olan, kıyafet bumudur
Çağdaş denilen, köhne kıyafet bumudur
İcbar olunan düsturumuz, marka-i Germany oluyor
Yetişen taze fidanın, katline ferman oluyor.

Tesettür farz kılınmıştır, Hak İslâm dinden beri
Medeniyeti garbiye modadır, çok değil dünden beri
Ülkemde türban yasağı, çıktığı günden beri
Kimi mahzun oluyor, dide-i giryan oluyor
Kimi memnun oluyor, büsbütün üryan oluyor.

Nail Okuyucu der ki; bilinmez bu ne hâlettir
Kişi okumadığını bilmez, bu büyük felâkettir
Cehaletin mükâfatı, her daim sefâlettir
Bu gidişle meskenimiz, ahiri niran oluyor
Medet senden Ya İlahi, kul perişan oluyor.

20/06/1995
Nail OKUYUCU
Mekânı Cennet Olsun

Cuma, Aralık 02, 2011 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 1 Yorum »

KELEBEKLER GELDİ Mİ?


Işığa, güneşe ve sana hasretim ki o kadar
Gözlerim kamaşsa bile, umursamaz lâl bakar
Mutluluk bir yaklaşır, bir uzaklaşır, hep yanındadır
Kalbim titreşir, ürperir, seninle hayale dalar.

İsmini çizerken çizgilerin ortasına
Yabancı bir elin gölgesi vurdu kağıda
Bir sis indi aydınlığın ortasına
Sevinçler karıştı, yağmurlarla ağıda.

İnce ince çizgi çizgi kayıyor camlardan yağmur
Kayboldu bahçe, nehir oldu tüm çiçekler
Kesildi sesi suların, elpençe durdu damlalar
Parmaklarım arasından yollara çıktı kelebekler.

11.03.1997
Salı, Temmuz 12, 2011 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 1 Yorum »

FARKLI OLMAK


Şöyle bir sokağa çıktığınızda kalabalığın üzerinize üzerinize geldiğini hiç düşündünüz mü ? O kadar birbirinden farklı insan var ki hiçbirinin görünüşü birbirine benzemiyor. Hiçbirinin davranışları, yürüyüşü, hareketi, duruşu bir diğerinin aynı değil. Herkes birbirinden farklı yaratılmış ve farklı özelliklerde yaratılmış. Zaten insanlar arası bütün ilişkileri sağlayan en temel unsurlardan birisi de bu farklılık değil mi ? Farklı olmak kötü bir şey mi? Hayır ! gayette iyi bir şey. Herkesin aynı huyda olduğu, herkesin aynı görünüşte, aynı karakterde tıpkı mitoz bölünme geçirmiş bir canlı gibi birbirinin kopyası olduğunu düşünsenize. Herkes birbirinin aynı olsaydı herkes birbirini karıştırırdı öyle değil mi ? Herkesin aynı olduğu bir yeryüzünde karşınızdakini ikna etmek için hiç zorlanmayacaktınız. Karşınızdaki insanın ne düşündüğünü, neyi sevdiğini, neyi giyeceğini, neyi söyleyeceğini bilecektiniz ve herkes birbirinin aynı olacaktı. Bizleri yaratan Rabbimiz dileseydi bizi böyle yaratamaz mıydı ? Elbette ki buna gücü rahatlıkla yeterdi. Peki biz neden farklı yaratılmışız hiç düşündünüz mü? Gözünüzün önüne her şeyiyle birbirinin kopyası bir insan topluluğu getirebilir misiniz ? Bunu başarabildiyseniz ne hissediyorsunuz ? Çok garip ve karmaşık geldi değil mi? Belki bir o kadar da saçma. her şeyin, herkesin benzer veya aynı olduğu bir dünya ne kadar yaşanılır olurdu bilinmez ama sıkıcı olacağı bir o kadar muhtemeldi.
Bazen hayatın kendisini düşündüğüm de sorulası ve cevabı alınası o kadar çok soru var ki? Bu kadar çeşitli olmamızın nedeni de son zamanlarda düşündüğüm konulardan. Bir kişiden bir tane bile aynı olduğunda (tek yumurta ikizleri veya daha fazla olanlarında) bile karışıklığın yaşandığı bir dünyada herkesin birbirinin aynı olduğunu düşünemiyorum. Zira Rabbimiz tek yumurta ikizlerini bile yaratırken onlara farklı birer mizaç vermiş. Her ne kadar dış görünüşleri aynı olsa da onlara da farklı birer kişilik, farklı birer bakış açısı, farklı birer güzellik varmış. Bu bazen bir bakış, bazen bir ahlaki tutum, farklı bir düşünce biçimi, tutum ve davranış olarak görülmekte. Neden mi çeşitliyiz dersiniz ? Çünkü çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin bir diğerinin eksik olan parçasını tamamlaması için çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin diğerinden daha heyecanlı olması gerekiyordu ki diğerinin onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Sinirli olanımızın diğerinin adeta tüm sinirlerini yerinden sökercesine onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Kimimizin matematiğe kafasının çalışması gerekiyordu ki içinde yaşadığımız evleri yapsın veya bindiğimiz arabaları, uçakları veya çeşitli taşıtları tasarlasın. Bir diğerinin bizi güldürmesi gerekiyordu ki stresli zamanlarımızda rahatlamamızı sağlasın. Bir diğerinin bizi yönetmesi gerekiyordu diğerinin hizmet alması adına, korunması, hayatta yaşamını sürdürmesi adına. Kiminin boş işlerle uğraşması da gerekiyordu, dolu işlerle uğraşanların anlaşılması adına. Aslında bu listeyi uzattıkça uzatırım da sayfalar yetmez. Ama dünya herkesin kendisini sergilediği, herkesin bir diğerinden ayırt edilmek için çaba sarfettiği, aslında herkesin kendi sınavını verdiği doğruyu yanlışı seçme şansını yakaladığı, şükrettiği veya isyan ettiği, kendisini geliştirdiği veya geliştiremediği, okumak için çabaladığı veya çabalamadan zengin olmayı hayal ettiği bir ortam.
Seçimlerimiz, kişiliğimiz, davranışlarımız, huyumuz, dış görüntümüz birbirinden ne kadar farklı ve biz bu farklılıkla ayakta kalıyoruz. Farklı olmak, bir diğerinin yapamadığını yapıp eksik olanı tamamlamak. Herkesin puzzle’ın eksik bir parçasını sahiplenip kendi sırası geldiğinde o eksik parçayı kapatmaya çalışması aslında yaşam. İnsan olmanın erdemi de bu farklılıktan geliyor. Bu çeşitlilikten geliyor. Öyleyse neden başkalarını sizin gibi düşünmeye zorluyorsunuz. Adeta bunun için kendinizi yıpratıyorsunuz. Eğer insan olmanın en büyük erdemlerinden birisi farklı olmak ise neden başkalarının bizim gibi düşünmesi için onları zorluyoruz.
Hayatta ya doğru ya da yanlışların olduğuna inanıyorum. Ya eksi ya da artı var. Ben grilerin olduğuna inanmıyorum. Bunu diyen de hayatı boyunca ben böyle de düşünüyorum, şöyle de düşünüyorum diyerek bir orta yol sürdüremez. Bakın hayatta mutlak doğruya ulaştıysanız ve onun neden mutlak doğru olduğunu sebepleri ve nedenlerini sorarak araştırdıysanız ve bu kararınızdan eminseniz sizden mutlusu olamaz. O zaman sevdiklerinizi yanlış yaptıkları bir şey konusunda elbette uyaracak ve onların doğru olana ulaşması için elinizden geleni yapacaksınız. Yapmalısınız da ! Bunu yapmazsanız o zaman neden birilerini sevdiğinizi iddia edesiniz ki. Çünkü sevgi karşılıklı sevgiyi, saygıyı, dostunu uyarmayı, ikna etmeyi ve gerekirse yanlış düşüncelerinden onu sıyırmak için ikna etmeyi gerektirse de karşınızdaki değişmez, katı ve sert bir üslupla sizi dinlemeye bile yanaşmıyorsa ve kendisinin doğrularına inanıyorsa onu ikna etmek niye ? Siz böyle bir kişiyi Allah o kişiye ikna olmayı nasip etmediği sürece başaramazsınız. Bu durumda o size kendi düşüncelerini savunur siz de ona kendi düşüncelerinizi savunmaktan başka bir şey yapamazsınız. Bir insanın düşüncelerini kafasına silah dayayarak bile değiştiremezseniz. Diyorum ya bir şeyleri anlatmak için Allah’ın o kişiye bunu nasip etmesi gerekli. Öyleyse o kişiyi de o şekilde kabul etmek ve onu düşüncelerinden dolayı kınamamak burada yapılan şey olmalı. Herkesin aynı olması düşünülemeyeceği gibi, herkesin aynı düşünmesi de beklenemez. Siz elinizden geleni yapın ama ısrar etmeyin. O farklılığı da öyle kabul edin. Nasıl kendiniz için zorlama istemeyeceğiniz gibi, karşı taraf için de aynısını düşünün. Emin olun hiçbir insana zorla bir şey anlatamazsınız. Anlatacağınız şey isterseniz dünyanın en iyi şeyi olsun bunu başaramazsınız. Zira karşı tarafın da o konuda ikna olup bunu istemesi ve dilemesi gerekli. Böyle bir durumla karşılaştığınızda her şeye rağmen olumlu kabul gösterisinde bulunmak belki de daha hayırlı olabilir. Zira insanın hatalarından er geç döneceğine inanıyorum. Yeter ki biz karşılıklı iletişimimizde iyi niyetimizi koruyalım. Ama zorlamadan, bağırmadan, kırmadan, dökmeden, yıpratmadan, yıpranmadan, üzülmeden, endişe etmeden, KINAMADAN o insanın aklını başına toplaması için dua ederek, onu sevdiğimizi kendisine göstererek ve bunu gerek sözle, gerekse de davranışla göstererek, o kişiye karşı istikrarlı bir davranış göstererek, daima dürüst olarak, ona verdiğimiz sözleri yerine getirerek, onun güvenini kazanarak..Zira siz iyi olmayı bir yaşam felsefesi olarak kabul ederseniz, iyi niyetinizi muhafaza ederseniz, ahlaklı olursanız, farklı olmanın da insana özgü olduğunu ve saygı duyulması gerektiğini anlarsanız o zaman insan olmanın da erdemlerini çok daha iyi özümsersiniz.
Çünkü farklı olmak yaşamın kendisinde olan bir şey. Tıpkı gülmek, konuşmak, görmek, üzülmek, eğlenmek, sevinmek, heyecanlanmak gibi insana özgü bir durum. Öyleyse sizden farklı düşünen insanlara saygı duymalısınız. Onları yapıcı ve olumlu yönde eleştirmelisiniz. Onların yanlış mı olduğuna inanıyorsunuz ? Siz kendi doğrunuzdan emin misiniz ? Onların yanlış düşündüklerinden emin misiniz ? Eğer bütün bunlardan eminseniz sabretmeli ve beklemelisiniz. Siz iyi niyetinizi koruyun. Sakın başkalarını değiştimek için kırıp dökmeyin. Yoksa kırılan da, dökülen de siz olursunuz. Bu da ne sizin için faydalı olur, ne de karşınızdaki insan için faydalı olur.
Phd. Dan. Selçuk Arıcı

Salı, Mayıs 17, 2011 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

BİR ÇİFT AYAKKABI


Biz evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?
Bu bir gelenekti,
gelinlik kız kulağını kapıya dayar dinlerdi..
genç kız kalbini kadere dayar beklerdi..

Kapının pervazına dokununca, sivrilmiş bir kıymık elini hafifçe çizdi. Bir kaç kandamlası birikti, karardı ama akmadı. Küçük bir “ah” dedi ve sonra yuttu bu “ah”ı.
İçeride bir dünya kurulduğunu biliyordu ama ya bu dünya kalbinin enkazı üstüne kuruluyorsa? Gittikçe sıkıntı bastı.

Holde dolanıyor, biraz sonra bitecek bir mahpusluğun geçmek bilmeyen son dakikalarını yaşıyordu. Kapıların hepsi asi bir gelin gibi, gri kilitleri boyunlarına takınmıştı.
Duvardaki resim çerçeveleri bu holün dış âleme açılan tek pencereleriydi sanki. Yarı karanlık bu yer belki altı metrekareydi ama içinde büyüttüğü evhamlar her kareyi doldurmaya yetiyordu.

Bir an ayakkabılara ilişti gözü. Çatlamış betonun üzerine çıkarılmış, birbirinden bağımsız ama birbirinin tamamlayıcısı bir çift ayakkabı… “karı-koca gibi” dedi içinden. Biri nereye giderse öteki de oraya gider; kâh biri öndedir, kâh diğeri… Biri tenden soyununca diğeri de soyunur, biri eskiyince diğeri de eskir ama nedense biri hep diğerinden önce delinir. Arkadan vuranı da çoktur, destek olanı da… “ayakkabı işte” dedi bir çifti tutup düzeltirken… Ayrı duran “iki” yi “bir” ledi, uçlarını aynı yöne çevirdi.

Gelen gencin ayakkabısıydı bunlar, biraz eskiceydi. Demek ki giyecek daha iyi bir ayakkabısı yoktu. Bunlara ihanet etmediğine ve hemen değiştirip atmadığına göre kanaatkâr birisidir diye düşündü…
Demek ki bir ucu Hz. İsa’dandı...

Ayakkabı bağlarına takılmış ot tohumları çarptı gözüne birden. İçinden “öndeki yoldan değil arkadaki patikadan gelmiş” dedi. Evin önü asfalttı ve tüm mahalleli bu yolu kullanırdı. Kimse kestirme olan arazi yolunu sevmezdi. Sanki toprak ve çamur kendilerine çok uzakmış gibi kaçarlardı bu patikadan. Oysa o çok severdi bu yolu, yalnızlığını yolun iki tarafına saça saça yürürdü. Saçtığı yalnızlıklar toprağa karışırdı, kendisi felaha. “o yolu kullanmış” dedi. Bu tohumlar benim de eteğime yapışır her seferinde. Toprağı seviyor dedi ve minik bir gülümseme ekledi düşüncelerine..
Demek ki bir ucu Hz. Âdem’dendi.

Bir ara kapı aralandı ve ellerini gördü misafirin. İri ve damar damardı elleri. Okumuş diyorlardı ama elleri neden yıpranmış acaba dedi içinden. Bu bir anlık bakışa perçinlenen resim; sanki bünyesinde mücadeleyi besliyordu. “Eller bulutlar gibi hafifse dokunmamıştır demire yahut küreğe; beyazsa ve kararmamışsa, ne mürekkep izinden nasip almıştır, ne de duvar sıvasından”. Çalışan o eller sıva karmış, mala tutmuş gibiydi…
Demek ki bir ucu Hz. İbrahim’dendi.

Şimdi sesini duyuyordu gencin, ağır ağır konuşuyordu. Kelimeleri; bir kemalat torbasına elini daldırıp seçer gibi alıyor ve dudaklarına yerleştiriyordu. Sesi ahenkliydi. “Kaba söz, kaba bir bedenden çığ gibi düşer, düştüğü yeri hayattan koparır. Katı ve sertçe söylenmiş her harf, diğer harflerden zifte batırılarak ayrılmıştır kenara. Serkeş bir dile değdiğine pişman olup ortasından kırılır nazlı elifler…” O çok nazikti. Sesi kuşdiline çarpıp dönüyor gibiydi..
Demek ki bir ucu Hz. Süleyman’dandı.

Ne güzeldi dilinde En Sevgili..
Efendimizden bahsediyordu. Kendiyle birlikte Efendimizin aşkını da getirmişti. Yastık örtüleri daha da beyazlamış, çiçekli danteller gülümsemişti. Cama meyleden sardunya, bir yaprağını bu tarafa çevirmişti. Sehpadan düşen tespih sanki vecde gelmişti. Efendimiz diline değmişti ya sanki tüm oda aydınlanmış, eşyaların özünde kandiller yanmıştı..
Sevindi onun Efendisini sevdiğine..
Demek ki bir ucu Hz. Muhammed Mustafa’dandı. (sav)

Methini çok duymuştu gencin ama yüzünü hiç görmemişti. “Boyu posu, kaşı gözü bir tavada eritmeli takva ölçeğine dökmeli dedi sessizce. Tüm beşerin gözlerini bir zindana hapsedip, hadi gönül gözlerinizi açın diye bağırmalı.”

Kasları yavaş yavaş gevşiyordu nedense. “çok komik dedi biz şimdi evlenince bir çift ayakkabı mı olacağız?”, gülümsedi. Ben eteklerimi kapı eşiklerine değdirerek geçerken onun bir bakışından anlayacağım acıktığını ve o aynanın karşısında tıraş olurken bir bakışımdan anlayacak sofranın hazırlandığını.

Sonra bir anda açıldı kapı, az önce zindana kilitlediği gözlerin içinden sıyrılan o iki göz esaretten kaçıp çoktan yerleşmişti gencin yüzüne.

Bir an ruhunda yağmurlar başladı, midesinde bir dağ peydahlandı sanki dizleri sağa sola kayan ayaklarına hükmedemez oldu. Kafasını çevirdi, boynunu çevirdi, kaşlarını-ağzını-burnunu çevirdi ama gözlerini bir türlü çeviremiyordu. Kapıyı açan kimdi bilmiyordu, yine o bilinmeyen kişi kapıyı kapattı, gözleri de kapının sarı tahtasına kapandı… Dakikalardır dolanıp duran ayaklar o an sabit kaldı ve içinde yükselen dağın karları ağır ağır çözülmeye başladı… Bir koku vardı içinde… Kardelenler kokar mıydı?

Güzellik;
Hafif, esen bir rüzgâr gibi ferahlatıcı,
Pürüzsüz bir denizde yansıyan ışık gibi sakin…
Ay gibi haledendi…
Ve güzelliği çocukların ellerine bölüştürülen ekmek gibi sıcacıktı.
İşte o an anladı gencin;
demek ki bu hali de Hz. Yusuf’tandı…
Ve yine anladı ki o kıymık elini neden peşinen kanatmadı!

Ayşegül Genç

Salı, Aralık 28, 2010 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »