BARUT KOKUSU ORUÇ BOZAR MI?

Vücuda bir şey girerse oruç bozulur, vücuttan bir şey çıkarsa abdest bozulurdu öyle değil mi?
Denize girsem orucum bozulur mu, ya da oruçluyken sakız çiğnenir mi soruları süslüyor hala iftar ve sahur programlarını.
Peki, Filistin’de, Doğu Türkistan’da, Suriye’de, Somali’de, Mısır’da müslüman kardeşlerimizden kopan kollar, bacaklar bozar mı abdestlerini, ya da kör namlulardan çıkarak mazlum bedenlere saplanan zalim kurşunlar ve bombalar oruçlarını bozar mı?
Mesela Mısır zindanlarında yatanlar bir iftar vakti, sahursuz tuttukları oruçlarını darağacında açsalar, o gün kaçırdıkları akşam ve teravih namazları sorulur mu hesap gününde kendilerine?
Müslüman coğrafyasında patlayan bombalardan arta kalan barut kokusu, kendini bilmez bir rüzgârla ulaşsa umursamaz burunlarımıza bizim oruçlarımız zarara uğrar mı?

“Ümmetin başkaca coğrafyalarında başka Ramazan soruları var mı?
Bağdat yıkılsa, Basra harâb olsa, Biladü’ş-Şam ağlasa dost çatlatan umursamazlık kokan sorularımız hep aynı mı olacak?
Sahi Ramazan geldiğinde klişe olmayan, cevabı bilindik beylik sorular değil, yaşanmışlıkların bıraktığı derin acı ve çaresizlikle yoğrulmuş sorular var mıdır burnumuzun dibindeki coğrafyalarda?
İşittiğimizde unutmuşluğumuzun vebalini hissettirecek ve sorumluluğumuzu hatırlatacak ağır sorular var mıdır?
Örneğin; Namaz sırasında evinin bir odasına havan mermisi düşen bir kişi çocuklarının cesetlerini toplamak için namazını bozabilir mi?
İki el ya da ayağını veya bunlardan birisini kaybeden kişi farz olan el ve ayakları yıkamadığında veyahut kalan tek el ya da ayağını yıkadığında abdesti sahih olur mu?
Şarapnel parçasının isabet etmesiyle yüzünün 4/3’ünü kaybetmiş olan bir kişi yüzünün kalan 4/1’lik kısmını mesh etmesi yeterli olur mu?
Tan yerini ağartan, siyah ile beyaz ipi ayırt eden bir ateş bombası imsak başlangıcı sayılsa ve sabah namazı kılınsa bu namazı kaza etmek gerekir mi?
Savaş uçaklarının sessizliği yaran bir çığlıkla şehrin üzerine bıraktığı bombaları, sehven iftar topu sanıp orucunu açan kişiye kaza gerekir mi?
İftariyelik, sımsıcak pidesini almış evine dönerken, bir top mermisi ile ekmek sırası bekleyen topluluğun paramparça olmuş cesetlerinden birkaç damla kan pide üzerine sıçramış olsa ve bu kişinin bir başka yiyeceği elde etmesi imkânsız ise bu pideyi yemesi caiz midir?
Sabah akşam, üzerlerine bombaların sağanak sağanak yağdığı Suriyeli kardeşlerimizin bombardımanın neden olduğu dumanı solumaları oruçlarını bozar mı?
Vücuda giren her şey orucu bozduğuna göre keskin bir nişancının kahpe mermisi ile şehit olan, merminin ağzından girerek şehit ettiği kardeşimiz Rabbine oruçlu mu kavuşmuştur? Yoksa orucu bozulup mu kavuşmuştur?
Minaresi, kubbesi yıkılmış bir camide namaz kılınır mı? Bir kısım cüzleri yakılmış mushaftan Kur’an okunması caiz mi?
Her gün ortalama yüzün üzerinde Müslüman’ın öldüğü Suriye’de kardeşlerimiz öldürüleceklerini bildikleri için önce mezarlarını kendi elleri ile kazıyor, ardından öldürüleceklerini bile bile zalim sultana hakkı haykırmaları intihar sayılır mı? Daha da önemlisi: Bir Müslüman kendi mezarını kendisi kazabilir mi?
İki ay öncesinin Birleşmiş Milletler raporunda 2 bin Suriyeli kadının tecavüze uğradığı ifade edilmişti. Sadece resmi kayıtlara geçen kadarıyla bu kadınlar “Bizlere, namusumuzu koruyabileceğimiz mermi gönderemiyorsunuz bari doğum kontrol hapı gönderin” diyorlar. Şebbihaların tecavüz ettiği bu kadınlar doğum kontrol hapı kullanabilirler mi? Ya da kürtaj yapabilirler mi?
Yaklaşık iki yıldır katliama maruz kalan Suriyeli kardeşlerimiz, Resul’ün (SAV) “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez, onu yardımsız bırakmaz” hadisi şerifini hatırlatarak “Ey Müslümanlar! Neredesiniz? Bizi yardımsız bıraktığınız için rûzi mahşerde iki elimiz iki yakanızda olacak” diye sitemlerini dile getiriyorlar. Gerçekten onları zalimleri ile baş başa bıraktığımız, onları sadece izlediğimiz için bizlerin yakasına yapışabilirler mi?
Yoksa bu yüzyılın başında emperyal devletlerin masa başında çizmiş olduğu sınırlar, birbirimize en kötü günümüzde bile hayrımızın dokunmasına asla izin vermeyen uluslararası vesayet anlaşmaları, kardeşlik hukukumuzu yerine getirmeyişimize haklı gerekçe olabilir mi? Allah katında bu sınırların ve anlaşmaların geçerliliği nedir?
Suriye’de bir pankartta “Biz Suriye dosyasını Uluslararası Adalet Mahkemesine değil, İlahi Adalet Mahkemesine havale ettik. İlahi mahkemede bizleri yardımsız bırakanlardan şikâyetçi olacağız” diyordu. Gerçekten Suriyeli Müslümanlar İlahi Mahkemede bizlerden şikâyetçi olabilirler mi?
Arakan’da gözü önünde kafası baltayla kesilen yavrusunun acısına ağlarken bir annenin, âlimlerimizin ve yöneticilerimizin suskunluğuna kahrederek içine akıttığı gözyaşları orucunu bozar mı?
Somalili bir kardeşimiz bir iftar programı sunucusu hoca efendiye “Biz ne iftar ne de sahur yapıyoruz, Allah bizim orucumuzu kabul ediyor mu acaba?” diye soruyor!
Evet, gerçekten ümmeti İslam’ın bayrama çıkacak yüzü ve yüreği yokken Allah bizim şişkin karınla, pişkin tavırlarımızla tuttuğumuz oruçlarımızı kabul eder mi?"
Mısır’da ellerinden hakkı alınanların bir Cuma namazı sonrasında, üzerlerine mermi yağdırılırken 200 kişinin öldüğü, 4000’den fazla kişinin yaralandığı Adeviye katliamına dünya sessiz ve seyirci kalırken, bizim ekranlar karşısında oturup, onlara sadece acıyan gözlerle bakıp suskun, hareketsiz ve pısırık bir müslüman olmamız bizi ne ile ifade eder?
Farkında mısınız müslüman kanı akıyor.
Orucunuz mu? Allah kabul etsin.
Abdurrahim ŞEN Beyefendiye yüreklerimizi dağlayan ve dert etmeyi dermanın ta kendisi addeden yazısından dolayı şükranlarımızı sunuyoruz.
Pazartesi, Haziran 29, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: