HOŞGELDİN DOST (SAV)


Tarih 19 Nisan 2009, gün kutlu doğuma gebe.
Yer Konya Alaaddin Tepesi, şehir öylesine hazırlanmış ki, her yer onu bekliyor.
Güneş bir başka parlak bugün, insanlar bir başka telaş içinde, toprak yemyeşil çimene bezenmiş, laleler, güller, sümbüller bir başka açmış.
Ağaçlar havaya kucak açmış, yeşilin her tonunu O seviyor diye dallarına asmış, kuşlar en güzel aşk nidalarını fısıldıyor semaya, çocuklar en güzel elbiselerini giyinmiş, sanki hiç görmedikleri bir sevdiklerini beklemedeler. Analar hayırlı bir evlat beklemedeler, babalar bir yetime kucak açmış şefkatle beklemedeler.
Tepenin etrafında her zaman dönen tramvay bir başka salınıyor bugün, araçlar bir başka seyir halinde, kornaları bir başka çalıyor bugün, saygıyla süzülüyorlar yollarda.
Rüzgar havada küçük türbülanslarla raksediyor, çiçekleri okşuyor, insanları okşuyor, O gelmeden O’nun geliş müjdesini fısıldıyor.
Havada bir serinlik, sanki ateş gedeler sönüyor, hafif bir sarsıntı, sanki günümüz Kisralarının sarayları yıkılıyor ve rahmet dolu bulutlar görünüyor kuraklığı örtercesine.
Her şey lisanı haliyle hoş geldin diyor.

Hoş geldin ey dost, hoş geldin. Salat ve selam sana olsun, sana, temiz ailene ve ashabına olsun. Allah sana, âl ve ashabına, tüm ümmetine rahmet etsin.
İlk gelen sendin ve zaten hiç gitmedin…
Bilir misin; Senden önce gelmiş olanlar, seni göremeden gittiler. Biz senden sonra gelenler, sana gelmek için sırasını bekleyenler, seni görmeden bilenler, sesini duymadan dinleyenler, gül cemalini bir ok gibi ruhuna saplayanlar, senin gibi olmayı isteyenler ve seni her şeyden çok sevenler senden şefaat beklerler.
Peki sen bekler misin kutlu doğum sabahlarında selam gönderenini, salavat getirenini. Yağmurlu nisan akşamlarında, puslu gecelerde, ıssız mabedlerde veya her hangi bir yerde senin hürmetine af dileyenlerin haberini getirir mi melekler.
Melekler müjdelerler mi Allah’a, filan yerdeki falanca adam senin resulünü çok seviyor diye.
Bak bir aşığın ne diyor, nasıl da bize tercüman oluyor…

"Gelirim ey dost; ayaklarım kanasa da dikenlerden, dar kafeslerden kurtulup, kırıp zincirlerimi yine Sana gelirim. Gelmesem Sana, Sensizlikten yok olurum. Yolunda ölmek için, Seni ararken, Sende tükenmek için gelirim.
Yalınayak, başı açık dosta kavuşmanın hayaliyle çıktım yola. ‘Gül’e doğru savurdu rüzgâr beni. Dağın bağrındaki ateşten, kâinatı ısıtan güneşten sordum gül diyarını. “Güllerin Efendisi’nden destur almak için ne lâzım.” dedim. O’nun adını duyunca; dile geldi dağlar ve taşlar, tebessüm etti güneş. Hepsi bir ağızdan, “Teri gül kokan Gül Sultanı’ndan kabul görmek için seher kapılarının önünde kul olasın, bel kırıp boyun burasın. Hakk’a yönelip el pençe divan durasın.” dediler. Sonra, "İnsan olana saygı duyasın, kırık gönüllerde tahtlar kurasın, yaralı gönüllere muhabbetinle merhem olasın." diye nasihatte bulundular. "Hakk'ın sadık dostuna, hidayetin güneşine, inayetin gözbebeğine, rahmetin timsaline, rububiyet saltanatının dellâlına, kâinatın muallimine, Habib-i Zîşan'a ve O'nun âline ve ashabına milyon kere salât ve selâm olsun." dediler.
Âh Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!
Dosta giden çile dolu yollarda, getirdiğin huzura, nurunun aydınlığına muhtacım. Bilirim kılâvuzu Sensin dosta çıkan yolların, haritası Sana emanet edilmiştir gül coğrafyasının. Günahkâr bedenimi yüklenip azıksız bir heybeyle, nuruna kavuşmak ve şefaatine ulaşmak için yöneldim kapına. Güneşin ağlayarak doğduğu bir vakitte, sızlanışım vardır ney misali. Serin seherlerde uykularımı kaçıran hasretin vardır. Seni ararken rüzgâra döktüm derdimi. Sessiz bir ‘âh’la kanatlandı kuşlar. Ağır ağır aktı mavi bir menzile doğru bulutlar. Kanayan gül yapraklarından, yaralı bülbüllerden geldi selâmı baharın.
Hayalini kurdum binlerce yıl uzaktan. Bir tebessümüne hasret kaldı günahkâr bakışlarım. Sen bir serap gibisin içimin çöllerinde; yaklaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça yaklaşan ve yakan… Hayalin bile serinliktir kavrulan ruhum için, hayalin bile tat verir acıyan yüreğime. Adın geldiği ve ismin can olduğu zaman cümlelerimin özüne, yok olur bütün düşmanlıklar ve savaşlar. İhtiyar dünya bin defa şahittir buna. Hz. Ömer'in öfkesi, potanda eridi Efendim. Hz. Vahşi, günahları için gözyaşı dökmeyi Senden aldığı nâmeyle öğrendi. Gel Efendim, bir gece yarısı cesedime can olmak için gel, damarlarıma aşkınla dolmak için gel!
Ah Efendim, andım yine Seni her şey yâdımdan silindi.
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam. Aşkının odunda pervaneler gibi can verip yansam. Ebediyete ayarlı kalbimi, "Ya Bâkî Ente'l-Bâkî " sırrıyla Hakk'a hediye sunsam. Kalbini nasıl yarıp arındırdıysa melekler, ben de Seni rehber edinip kirlerimden arınsam. Rabbim’e giden yolda dünyadan firar kılsan, merhametinin gölgesine sığınsam. Ürkek ceylan misali yanına sokulsam. Bir yolunu bulsam, muhabbet menbaı olan gönlüne aksam. Ve yanlış efendilere köle olmaktan ebediyen kurtulsam. Keşke hep aşkınla oturup, aşkınla kalksam..
Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek? Beni de çağırır mı çağları delen sesin Efendim? Bir dua sonrası ay yüzünle yüzüme bakıp, “Günahkâr olsan da gel!” der misin? İçimdeki sancının adı nedir, Efendim? Nedir beni bu zamansız mekânsız hasrete çeken, bu yüreğimdeki ağırlık, bu mücrim halimle ötelere duyduğum iştiyak da ne? Sadık dostun Ebu Bekir, öfkeye galip gelen Ömer, edep tacını giyen Osman, sırrını emanet ettiğin ilim kapısı Ali (r.anhum) hürmetine, beni de kucakla şefaatinle. Nerededir gönlüne akan yol? Sana vuslatın şartı can mıdır söyle? Kurban olsun canım Hakk’ın yoluna, vuslatına ferman gönder Efendim.
Bedenim kafes Efendim, kalbim tutsak bir güvercin gibi titriyor kafesinde. İsmini ansam gecenin ıssız saatlerinde, bir cuma sabahı uykuyu beyninden vurarak duaya dursam, gül kokan bir muştuyla gelir mi melekler, senden bana? Yüreğim Sensiz karanlık, yüreğim Sensiz gece… Sana doğru kayıyor gönlümün göklerinde yıldızlar. Bir gece kirpiklerim kapansa; Sen, gül kokunu yüklenerek bir bahar edasıyla gelsen, güneş gibi ısıtsan buzdan duygularımı. Rüyalarım şeref bulsa güneşi kıskandıran cemalinle. Taif dönüşü ettiğin dua hürmetine kabul görsem tarafından, Efendim…
Ey susuz kalanlar için parmaklarından pınarlar akan Sevgili! Yaradan, ‘Habibim’ demiş Sana, “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım.” Ağaçlar köklerini sökmüşler toprağın bağrından yanına gelmek için. Hurma kütüğü inlemiş rıhletinin ardından. Ey taşlarla bile konuşan Sevgili! Bir gün gelsen bana, ağlayan gözlerimin tâ içine sürmeli gözlerinle nazar kılsan, nurun aksa gözlerimden gönlüme. Ve öylece yanarak menziline varsam.
Eğer dünya bir nefeslik dar mekânsa ve bu mekâna gelmek imtihansa kul için, Mecnun eyle beni de gerçek Leyla’ya. Hubeyb gibi, Mus’ab gibi, Enes bin Nadr gibi, Ashab-ı Bedr ve Şüheda-yı Uhud gibi… Candan canandan, evlâd u ıyalden geçerek Sana geleyim Efendim. Şehadet olsun sensizliğin bedeli. Bir kor saç ki içime, ocaklar gibi yanayım. Bu can yoluna kurban olsun ve anam-babam sana feda olsun Efendim.
Kalbimin çekirdeğinde inceden bir sızı; bu sızı Senden Efendim. Sensizlikle imtihan etmesin beni Yaradan. Sana ulaşmak zor olsa da Sana ulaşma arzusunu, Senden uzak kalma korkusunu içimden almasın. Bu diyarlarda vakit dolmadan, ölüm meleği emanetini almadan, güneş guruba kaymadan vaslına ermekle müjdelesin. Beni bensiz bıraksın; ama Sensiz bırakmasın.
Ah Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!
“Kefenimi saçlarımdan giymeye başladığım şu demde”, Sana döndüm yüzümü. “Zaifem, bîkesem âcizem, alîlem, medet cûyem zidergah et ilâhî.” Dualarım, hep Senden yana. Fidanları bile yeşertir gözyaşlarım. Kapanırken bu âlemde gözlerimde perdeler, Sen tut ellerimi. Öyle bir alayla gel ki beni almaya, sümbüller, nergisler, lâleler eşlik etsin endamına. Her tarafta tamburlar çalsın, neyler duyulsun, rüzgâr gül kokunu kâinata savursun. Ağaçlar, yapraklar bu neşveyle düğün meclisi kursun. Bari son demimde ruhum huzurla dolsun. Neyin eksilir ki Ya Rabbim, bu da benim düğünüm olsun." (Duygularımıza tercüman olduğu için Nurgül Özcan'a teşekkürler)
Şener İŞLEYEN
Pazartesi, Nisan 20, 2009 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: