BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (1)


Rüzgâra sunduğum yüreğimin külleriydi. Yalnız bakışlardan yoksun yalnızlıkların acı iksiriydi… Acıklı hesaplaşmalardan muzdarip, gelen geçen bir seferberlik borusuydu zihnimde çalan. Ruhum, aşkın yorgun pusulasına takılmıştı, rotasını şaşırmışt. Savrukluğu, takdire gebe bir oluşumun ardı sıra yürürken, hayatın derbederliğine kapılmış, kuru bir yaprak gibiydi. Yalnızlıklarda dağıttı kendini… Vurdu yerlerden yerlere, bir asi çocuk gülüşü gelip yerleşti sonra hikâyeme, ‘ benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Oysa yalnızlığım seninle güzeldi. Yoksunluğum, acılarım, ızdırabım seninle yaşanası… Rüzgârlara küskündüm yüreğimi, ruhumu, varlığımı, varlığın kaynaklarını savurdu da, bir beynime çakılmış mıh gibi, akla ziyan sorgularımı savuramadı… Oysa ne çok istemiştim, sessizlikler kurgusunda can bulsaydı kalbim.
Seslerin bittiği anda büyüyen kalabalığa çevirmiştim gözlerimi… Kalabalık alıklaşmışken, etrafına alevler saçan yeni bir var oluşun çağrısına yönlenmiştim. Kalabalık silikleşmişti… Ayrışmıştı… Kaybolmuştu… Bir bina kalmıştı sonra tam ortada, merdivenleri dik, kapı nöbetçisinin dişleri çürümüş, salyaları akan bir ucube, etrafına hoşnutsuzluk yaratacak düzeyde bir iğretilik sahipti… Yaklaştım yanına, dedim; ‘ kimsin sen?’… ‘Sendeki sensizliğim’ dedi... Geçmek, adımımı içeri atmak için yeltendim ‘bu defalık izin var, sonrasında yüzleşmemiz gerek senle’ dedi. Ürkmüştüm bendeki benden, ‘yüzleşmek!’ tedirginliğimi artırmakla beraber, en azından o vakit gelene kadar kurtarmıştı beni. Basamakların her birinde bir tas vardı… İçi boş, içi dolu, yarısına kadar dolu, yarısına kadar yokluk kokusu… Her birinin bir adı vardı. Bilgeliğin tortusu…
Sen… Altın bir tastı, içi kırmızı şarap dolu… Uzattım elimi dokunmak için, şarap fokurdadı, kaynadı, tas’a uzanan elimi yaktı… Feveran etmek çare mi? Burada tek bir kural vardı, Sessizlik!
Merdivenleri tırmanıyordum… Her basamak yeni bir tas ve içerik demekti… Özlem… Mutluluk… Sevinç… Hiç… Varlık… Tanrı…
Sıyrılmıştım hepsinden. Şeffaf bir zar gibi kaldı varlığım… Ruhum dönüştü sonra Ruhenâya… ‘ benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Merdiven kıvrımlıydı… Nefes nefese kalmıştım… Çatı katına gelmiştim… Karanlıktı, küçük bir cam vardı, naif bir ışık huzmesi aydınlığında, gözlerim alışmaya başlamıştı, karanlıkta seçer olmuştum seni… Küçük bir kız çocuğu vardı ocak başında… Gözleri ışıl ışıldı. Gözlerinde yansıyan o enerji gerçek miydi? Ya aşk? Bendeki aşikar, onunsa bakışları isyankârdı. Kan sızıyordu yanaklarına. Hayatın yollarında savuracaktı bir rüziğar, anlamalıydım abı-ı hayattı içerime sızan… Bu gündeme gelen hayatın handikap’ı, sanki kaderin levhlerine kazınmış bir utançtı. Hayatın bu sergüzeşti, sanki rastlantıdan ibaret değildi. Kader neydi? Tanrı’nın unutarak bir rafa sakladığı dokümanlar yığını mı? Tanrı, hangi kader’e vakıf? Hangi insanın hayatını ne ölçüde takip edebiliyor? Edemiyorsa kaderi yürürlüğe koyan ne? Ediyorsa bu çile hangi kayıp türkünün bestelenmemiş sızısı? İşleten, döndüren, çarkları çeviren, yaşatan ne? Kader ne?
Bir kitabın kaybolmuşluğu, raflardaki karmaşa, unutulmuştu, unutturmuştum belki de. Terkedilmiş bir kaderin, kaybedilmiş bir ütopyasıydım… Yolculuklarım yokluğa açılmış bir dehlizdi… Yolculuğum, yollarını ortasından geçen sulara bırakmıştı. Islanmıştı kaderimin kirli defteri. Kan sızıyordu levhlerime. Ne temizlemeye kudretim vardı, ne de yeniden yazmaya…
‘ Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…
Çarşamba, Şubat 24, 2010 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: