BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (4)

Haykırma zamanı deyince sessizlikler zırha bürünüyor, daha bir yoğunlaşıyordu içimdeki sükut iklimi.
Dilara, ocak başında, gözleri henüz üzerinde dans ettiği korlarda çivilenmiş, ayakları ise yanmaktan hissiyatını kaybetmişti. Ne kor alevlerinin verdiği ızdırab ne de hayata dair içinde bocaladığı hezeyanlar geçit veriyordu, ruhunda öldürdüğü insani vasıfların canlanmasına. O anlatıyor ,ben kendimi buluyordum… Geçmişimdi Dilara… Unuttuğum, örselediğim, anımsamaktan utandığım, garipliğimde kaybettiğim, masum ve ürkekliğinin üstünü yaşamla kapattığım… Çocukluğumdu Dilara…
Efendilik, insanlar arası seçicilik ve var oluşlarının soylu geçmişi, sonraki hayatlarında oluşturdukları benlik için adapte olunmuşluklar dosyasıydı. Ruhların çizdiği yolda öne koydukları sebepsiz kavgaları, çığırtkanlıkları, ortaya sunulmuş hikâyenin özü ve geçmişin saf bilinci mi demekti? Yaşanılan hayatta, esas olan bu ise kavganın sonrasında serzenişten uzak birlik ve beraberlik öyküleriydi… Bu ruhları kişiselleştiren varsayımlardan çok benlik bulma savaşıydı.
Dilara benliğimi ortaya çıkaracak olan rastlantıdan ibaretti şimdi. Hissiyatını kaybetmiş aciz bir çocukluktu o. Bulmalı, keşfetmeli ve yüzüme yerleştirmeliydim onu. Kapatmadan üstünü, örtmeden geçmişimi ve utanmadan özlemlerimden kabul ettirmeliydim. Masumiyetimdi Dilara…
Sen! Erguvan çiçeklerini dökerken yollara, ardına düşmeliydim. Sızılarımı sermeliydim sonra. Hayata dair kuşku ve endişelerim yapraklar gibi dökülürken yerlere, ezip geçmeliydin ayaklarınla… Yeni kuşkularla, yeni sorularla, fırtınalara direnerek yürümeliydik, ayaklarımızı kan revan etse de dikenler, biz direnmeliydik… Cesaretimiz tükenmiş mi idi? Çok mu çaresizdik, ben hayatıma düşmüş yanlışlıklara bulanmışken, ölüm sessizliğini silmek çok mu zordu? Oysa biz, fırtınalara direnerek yürümeliydik güneşlere…
Oysa aşka dair saf bir dua şekli yoktu. Aşkın duası yoktu… Açılan ellerimize gül yerine karlar yağmıştı… Üşümüştü avuçlarımız, donmuştu hayat damarlarımız, felç olmuştu…
Kucağıma doldurduğum kuru yapraklara can verme duasına çıkmıştım, çatı katında Dilara dua ederken, ben âmin diyecektim… Ve kurtulacaktı, aşk…
Yaklaştım yanına usulca, ‘Dilara yapraklarım soldu, bak!’ dedim… ‘Bak, tazeliğini kaybetti, karardı, gönüllere sadece hazan getirir oldu. Sararmış ömrümün hazan çağına dumanlı gölgeleri düşüyor şimdi… Dilara, oysa baharı bekledim hep, hep açsın istedim sevda çiçekleri. Kalktım ayağa derken tam, düştüm… Dizlerim kanadı Dilara…
Dua edelim, ben isteyeyim Tanrı’dan, sen ‘ver ona…’ de… Dua edelim Dilara…’
Hareketsizdi Dilara… Tepkisizdi bir ceset gibi durağan. Ellerimle sildiğim gözlerinden yine kan sızıyordu… Yanaklarından süzülüp, beyaz elbisesini kırmızıya boyuyordu. Titremeye ve iniltili sesler eşliğinde ağıtlar yakmaya başlamıştı…
‘Aşka ait saf bir dua
Kalmadı hafızalarda
Tanrı sildi beyinlerden
Aşk düştü bataklığa’
Tekrar tekrar söylüyor her tekrarında adeta inliyordu Dilara…
Dökülürken kaderim, inancım, yargılarım, yapraklar gibi yerlere, ezip geçtin sen var oluşumu…
Şimdi geride salt ben kaldım. Yargısız, infazsız, inançsız, insansız, sızısız, erguvansız, kuşkusuz ve endişesiz, biri dokunuverse titreyerek kendine gelmenin beklentisinden uzak, varlığımın esasına tuzak, tuzaklarınsa kavline yasak! Şekilsiz ve gölgesiz salt ben kaldım… İşte onun için; Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…
Perşembe, Mart 18, 2010 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: