BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (7)

Düşkünlüğün farkına varan ruh, ağaçların yepyeni bir baharda filizlenmesi gibi tazelenirdi. Yağan yağmurlar karşısında daha korkusuzca ıslanırdı. Esen rüzgârlar karşısında köklerini sağlamlaştırır, toprağa sarılıp dört elle sallansa da yıkılmazdı. Vakti gelmişti canından özge bir canla var olup yeniden filiz verecekti.
Sen gittin Dilara, döküldü yapraklarım. Çatı katında kalmışlığın hicranıyla düştün ellerim de can verdin. Masum çocukluğundan sıyırdın hilkatini, duçar ettin benliğime. Sesler tükenmişti artık, ne senin şiir dilenen çığlığın vardı, ne de benim aşk timsali feryatlarım. Geçmiştim ara sokaklarından kaderin. Garip bir öyküydü bu, anlamadı kimseler. Oysa bu gariplikte dalgalanan öze dönüş çağrısıydı. Savruldu bayraklarım haşin rüzgârlarda, ses verdi sukutum, aslına döndü Ruhenâm…
Oysa eksilmişti hezeyanlarım, satır satır döküldü acılarım. Şimdi Dilara boşluklar da sallandı kalbim. Cesedini kuruttum, dini bir törende gömdüm seni dünyanın göbeğine, hayat okudu umarsızca hüznün kalıntılarını. Hüzün ki tapınılan bir yokluk çağrısıydı. Hüzün ki şeytanın dokunmaya kıyamadığı bir bakireydi…
Sen gittin ya Dilara, o da gitti kalbimden. Yığılmışlığı yaşadım bir kez daha sokak aralarında. Oysa tutar zannetmiştim ellerimden, ellerim havada kaldı. Ve yapıştı cesedin parmaklarıma, karanlılar mabedim oldu.
Vakit gelmişti, gitmeliydim…
Nihayete erdirip yaşanmışlığımı hayatımın, ardımda bırakıp acınmışlığını sevdamın, dönmeliydim geldiğim yere… Nasıl umarsız çıkmışsam merdivenlerini dünyanın, o umursamazlığımın aksine demeliydim, sorgulamalıydım ve bulmalıydım aczi yetimi… Yolculuk başlamalıydı artık, korkmamalıydım…
Duyguların basamakları iğretiliklerle doluydu. En tepede sen vardın… Dikmiştim seni dünyanın göbeğine. İkinci basamağa indim.
Ahşap bir tas içinde gözyaşlarım karşıladı beni. Geride kalmışlığın tuzlu tadı. Kuruttu yeşermişliğini hayallerin… Ferahlık verirken akan her bir kadre de, kuruttu acıların gülen yüzlü çiçeklerini. Umutlara yelken açtı, açarken şaşırdı, bir silaha dönüştü, kendini kabul ettirmeye çalışan insani Taraflarım kullandı masum gözyaşlarımı. Orada kalamazdım daha fazla, kalırsam bırakmazdı yakamı. Hüznün buruk ağı’nı geçmeliydim. Üçüncü basamağa indim…
Aldatıcı bir umut karşıladı beni, fıkır fıkır lezzetli pembe bir içkiydi umut… İçtikçe mahurlaştıran, hayallerde kaybedip, sızılara uzak düşüren… Aldım ellerime umut’u döktüm pembeliğini geçmişe, yeşerdi beklentilerim. Dördüncü basamağa indim…
Umuttan beklentiler arttıkça, hayal kırıklıkları miras kalıyordu ellerimde, sonrasında
gelen acının gülkurusu silik yüzü oluyordu… Kişiliğimin merdivenlerini yer etmişti bu geçişler… Bu basamakta ise gülkurusu akşamlar vardı. Şeffaf bir cam içinde kurumuş gül yapraklarıyla doldurulmuştu. Aralarında gizlenen dikenleri yaralarıma eşsiz bir ağıt vermişti, hem cazibesine mahkûm oluyordum acıların, hem canımı yakan tedavi şekline olan tiryakiliğimden mutluluk duyuyordum… Gülkurusu akşamlara mesken olan bu basamakta içerime dolan dumanlı bir sevdam kalmıştı bana eşlik eden, sevdalarım ise pişmanlıklara taşıyordu ruhumu…
Mırıltılarını hatırladım o anda Dilara… Kulaklarımda naif sesinin yankısı…
Gitme dön desem sana
Siler misin acıların buğusunu camdan
Gitme eyy kalbimin boynu bükük çocuğu
Yetim bir acı bu kaybedişler
Dilara, gitme dön…
Gittim ve indim hatıraların boğuk sesleri arasından geçip indim beşinci basamağa… İnmeliydim, gitmeliydim ve yüzleşmeliydim benliğimin şımarık yüzlü asi ve arsız kapı bekçisiyle…
Geçmiştim acılardan da, gözyaşlarından da, umutlardan da, hayal kırıklıklarından da, bu basamaklar diğer basamakları aratan cinsten di oysa… Özlemlerle dolduruyordu üstteki duygulanımları… İçimi burkan bu basamak pişmanlığın korkunç resmiydi… Oturacaktı suratıma silinmeyecekti… Burası pişmanlıklar ülkesinin garip serzenişiydi…
İrkildim önce, anlamlar karıştırdı ahengini, manalar döndü ardına, karıştı akıl coğrafyam. Demir di kafesi, irindi meyvesi.
Pişmanlıklar, mide bulandıran yokluğun şaibesi. Oyalanmadan inmeliydim, kalırsam yıkılırdı sırça köşküm…
Ve… Son basamak özlem idi… kâsesi gümüş, çalgısı hiç bitmeyen ahu gözlü cümbüş… Bütün duyguları harmanlayan bir yoğunlukla, girdi koluma… Çıkış kapısını araladı… Ve teslim etti benliğimin tahtırevanına.
Yığılmış, bitap düşmüştüm… Yolculuğum bitsin, ruhum özgür kalsın, uçsun ve en baştaki halime dönsün istiyordum… Yaklaştım benliğimin hala diriliğini muhafaza eden timsaline, halsiz dilim ile:
‘ Bırak, azat et beni eyy sahip, bak düştüm dünyanın ara sokaklarında kayboldum… Ara ara gelip yerleşti hayalime sessiz bir Dilara, kalmışım yapayalnız şimdi ortalarda. Ne halim kalmış ne cesaretim yüzleşmeye kalmadı mecalim, bırak beni eyy sahip gideyim!’
Tuttu kaldırdı beni yakamdan, silkeledi ve sarstı varlığımı… Ve dedi ki; “ Eyy ölümden korkup kaçan can, aklını başına al. Bu korku kendindendir senin. Korktuğun kendi içinde ki yüzündür,”‘ ölen Dilara ruhundaki ağaçtan sadece bir yapraktır! Yeni bir bahara aç yelkenlerini… Yeşerecek filizlerle keşfet engin yoldaşlarını. O sensin’ “ ölümün yüzü değil. Canın bir ağaca benzer, ölümse yaprağıdır o ağacın. İyi olsun, kötü olsun, ne bitmişse senden bitmiştir. Hoş olsun olmasın, gönle gelen şey senle gelmiştir.”
Bitmedi henüz hikâyen, şimdi yeniden yazmalı bu hikâyeyi sen şekillendirmelisin… Ne feryat, ne figan silkelenip kendine gelmelisin… Dilara ruhunun derinliklerinde…
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…
Perşembe, Nisan 15, 2010 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: