BİR BAŞKA AÇIDAN 28 ŞUBAT


Şubat oldum olası tedirgin olduğum bir aydır. Soğukluğundan mıdır, yoksa hiç olmadık bir şekilde sıcak geçmesinden midir bilmem, insanları yoran, moral bozan, karamsarlığa iten boğucu bir havası var Şubat’ların…
40 yıllık ömrümde 40 Şubat yaşadım. Tedirginliğime rağmen şahsi hayatıma dair çok iz bırakan önemli hikâyelerim olmadı belki Şubat’larda. Hikâyeleri olanları çok duydum ama onları da yazmak ve yazıyı dramatize etmek istemiyorum. Fakat dikkatlerinizi çekeceğim konu son dönemde yaşananlar ve 28 Şubat dönemi oluşumlarıyla, geçmiş dönem tarihi tekerrürlere dair tespitler üzerine olacaktır.
“Demokrasi; hürriyet, eşitlik, sosyal nizam, anayasal haklar ve özgürlük olarak sözlüklerde geçer. Türkiye’de demokrasi dediğinin, eğer paralel yapılanmalar başarılı olursa dört-beş yıllık bir ömrü topu topu da seksen yıllık bir geçmişi vardır.”
Yani paralel yapılanmalar amaçlarına ulaşabilirlerse, görünen o ki; Türkiye’de demokrasi artık can çekişmekte ya da millet başarılı olursa ilelebet payidar olacak güçlü bir devlet anlayışı olacaktır.
Geçmişte benzer yapıların direktifleriyle verilen bir gensoru ile yıkılan hükümetlerin yerine yeni bir seçim hükümeti kurma görevi yine aynı yapıların direktifleriyle hareket eden siyasilere, hem de anayasa devleti, hukuk devleti ve demokratik cumhuriyet teamülleri yıkılmak suretiyle verilmiştir. Yüce anayasamızın parti değiştirme yasaklarına rağmen, yıllardır süregelen parti değiştirme rekorları, yanlış hukuki yargılamalar, çiğnenen insan hakları ve krallıkları aratmayacak bir Demirel-Sezer yönetimindeki Çankaya dönemi, sonuçta da ağızların iğrenç sakızı haline gelmiş laik-cumhuriyet, antilaik-cumhuriyet karmaşası… Aynı sebeplerle Osmanlı’yı yıkmış ve bugün Türkiye’yi yıkmak isteyen, kendi düzenlerini kurmak için önlerine gelen her şeyi yıkmaya ayarlanmış dozer ülkelerin istihbaratçı operatörlerinde ne gam ne keder…

Yani yapılar değişiyor belki ama; yapıları yapanlar, oluşturanlar, güdümü altına almak istedikleri ülkeleri yıkmak isteyenler, hep aynı. Senaryoları aynı, sahneleri aynı, kurguları aynı… Değişen sadece oyuncular.
Hatırlayın, her darbe sonrası gelmiş koalisyon politikacıları, insanların umutlarına, tercihlerine hitap etmek yerine, onların korkularından kendileri için iktidar üretmeye özen gösteriyorlardı. Üstelik halkın patlama noktasına geldiğine ilişkin kaygılar gitgide artarken, siyaset-mafya-çete-medya ilişkileri insan haklarını, hukuku, millet huzurunu ve anayasal hakları alt üst ederken, vergiler ve faizlerle ekonomik şartlar insan onuru ile alay eder bir boyut kazanmışken aşırı iyimser olmak ve Türkiye’nin geleceğinden kaygı duymamak pervasızlık olmaz mıydı? Ama pervasızca izliyorduk olanları.

Durum böyle olunca yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede, dinin ne durumda olduğu ortadaydı aslında. Belki muhafazakârdık, neyi muhafaza ettiğinden haberi olmayan, milliyetçiydik ama bilmiyorduk milliyetçiliğin tek vatan, tek bayrak, tek devlet ideali olduğunu, ya da ulusalcıydık ama ulusalcılığımız batı empozesi kültür yozlaşmalarını savunmaktan ve kendi kültürümüzü gerici göstermekten ibaretti. Çünkü biz Siyasal İslamı ve muhafazakârlığı İsrail ajanı Theodor Herzl’den, milliyetçiliği Yahudi asıllı Tekinalp takma adlı Moiz Kohen’den, ulusalcılığı da İngiliz ajanı Thomas Edward Lawrence’den öğrenmiştik ve hala onların öğretileri dayatılıyordu gençlerimize…

Cumhuriyet döneminin başından itibaren 1995 öncesi yönetimlerin iktidar zaafları, iktidarı meydana getiren şartlar, Atatürkçülük-laiklik çığlıkları arasında askerin hazır olda bekleyen otomatik pilot konumu ve darbe iktidarlarına yol açan siyasi oluşumlar, danışıklı dövüşler, DGM-YÖK-RTÜK-İHM, medya olgusu ve oluşturduğu irtica algısı ve daha nice baskıcı diktatör kurumlar, kuruluşlar insanların özgürlükleriyle oyuncak gibi oynarken, hayıflanmamak bu olaylardan rahatsız olmamak ve Çankaya’dan bu oluşumlara prim vermek divanelik ve vurdumduymazlık değil miydi?

Yönetimdeki üst düzey insanların ideolojik çatışma adı altında bazı siyasi partileri saf dışı bırakmak için yaptıkları girişimler, anayasal hukuka ve siyasi ahlaka uymayan tavırlar ve açıklamalar yapmaları, halkın sağduyusunu hiçe saymak ve Susurluk gibi olaylarla ortaya çıkan çirkin ilişkileri görmezden gelerek, demokratik cumhuriyetin gönüllü fedailiği adı altında yapılan siyasi ahlaksızlıklar, bu pervasızlığın ve vurdumduymazlığın bir göstergesi değil miydi?
Büyük Türkiye Cumhuriyetinin bekasının teminatı olan Anayasa’nın koruyucusu rolünü üstlenen Anayasa Mahkemesinin, yasamayı etkisiz halde bırakan kararlarına kayıtsız kalışımız, milliyetçiliğin veya ulusalcılığın hangi doktrininde vardı? Yasama, yürütme, yargı erklerinin, kuvvetler ayrılığı ilkesi dâhilinde hareket etmesi bir safsatamıydı? Ordu ve Anayasa Mahkemesi bu üç erkin üstünde kralcılık mı oynuyordu?

Yoklayın hafızanızı; Anayasa Mahkemesi bazen öyle kararlar veriyordu ki bu, Meclis’in yasama yetkisine doğrudan müdahale oluyordu. Diyordu ki, “Benim istediğim gibi kanun yapabilirsin, yasama yapabilirsin.”

Anayasa böyle demiyordu ama. Erkler ayrılığını ortaya koyarken yasama hiçbir kurumla paylaşılacak bir yetki değildi. Kimse de çıkıp demiyordu; “Denetlersin, iptal edersin ama yeniden yasama yapmak Meclis’in işi. Hüküm koyamazsın” diye. Ordu istediği zaman darbe yapar yönetimi ele geçirir, tırışkadan isnatlarla iktidarları, Cumhurbaşkanlarını, Başbakanları, suçlar, asar, mahkûm eder, ama her zaman demokrasinin kılıcıdır öyle mi? Neden? Çünkü Theodor Herzl’ler, Moiz Kohen’ler, Lawrence’ler ve daha birçoklarının torunları hala yaşıyor ve gizli gizli faaliyetlerini sürdürüyorlardı, Türk kimliği ve Müslüman kisvesi altında.

Hep öyle olmadı mı zaten… Batı cumhuriyeti ve batı anayasası, ülkeleri düşünce ve ideoloji bazında küçük parçacıklara ayırarak, sürekli bir gerginlik ve çatışmanın ortamını kurdular ve kurmaya da devam ediyorlar. Fakat gerçek şu ki, bir ülkeyi ekonomik ve siyasi açıdan bağımlı hale getiren; ideolojik çatışmalar değil, bilakis bu ülkelerin yöneticilerinin, aydınlarının ve kanaat önderlerinin ulusal düzeyde yürüttükleri ekonomik ve sosyal politikalarla, şahsi çıkarları uğruna ülke sırlarını satarak kendileri meydana getirmeleridir. İdeolojik çatışmalar, azınlık hakları ve terör, ağaç, orman, gezi parkı, yolsuzluk, hırsızlık, rüşvet gibi halkın her kesiminin hassas olduğu konularda algı psikolojisi oluşturarak karalamalar yapmakta bu durumun sonucu olarak ortaya çıkmamış mıdır?


Mesela eskiden her ne kadar ajanlar tarafından empoze edilmiş olsa da insanların değer verdiği sağ, sol kavramları vardı, herkesin belli bir fikri ve o fikir doğrultusunda yaşadığı bir felsefesi vardı. Fakat siyasi iktidar hırsı, transferler ve halkın oyuyla birinci parti konumunda olan bir partinin yükselmesinin birçok oyuna rağmen engellenememesi, eskiden birbiriyle hasım olanları bir anda hısım yapıyor ve ne felsefi düşünce ne de sağ sol kavgası kalıyordu. Artık sadece tek başına iktidara yükselen bir partinin çökertilmesi için olmadık iftiralar, karalamalar, uyumsuz ittifaklar ve laik-antilaik-irtica, yolsuzluk, hırsızlık söylemleriyle etiketlenen diğer bir deyişle fişlenmeye çalışılan bir siyaset oyunu var oldu.

Durum böyle olunca, bu oyunun başrolünü de; 28 Şubat zamanında devletin en üst kademesinde bulunan ve hala siyasete şekil vermeye çalışan, eline fırsat geçtiğinde eski sözlerini gerektiğinde unutup, kendine has veciz sözleriyle hala iktidar benim diyebilecek kadar gaflete düşen ve ‘ben ne dersem o olur’ düşüncesiyle hareket eden bir insanın alması ve bağlı kaldığı derin damarlardan mıdır nedir, bu siyaset oyununda kendi söylemleriyle dahi çelişkiye düşmesine engel olamadığını görmekteyiz.

Evet, eskiden yapılan sağ sol kavgası bitmişti belki ama yerini; uygulanan çifte standartlarla halkı hiçe saymak suretiyle menfaat ve çıkar oyunları, devletin bölünmez bütünlüğü ilkesinin, paralel yapıların menfaatleri uğruna yok edilmeye çalışmasıyla bir demokrasi ayıbı almıştır.
Peki, iktidarların hiç mi suçu olmadı… Mesela Merhum Erbakan’ın 28 Şubat’ta hatası yok muydu?

Üslubunu, siyaset tarzını, alaycı nutuklarını beğenmeyebilirsiniz. Başarılı bulup bulmamak da sizin tercihiniz. Nerden baktığınıza bağlı olarak değişir başarının tanımı. Sonuçta her iki şık için de, “Hoca haklıydı” noktasına ulaşabilirsiniz. Hatta o dönem bazı muhafazakârların dediği gibi, “Hocam, girip içeri, yatsaydın aslanlar gibi!” çağrısında da bulunabilirsiniz. Veya daha kısık bir sesle içinizden, “keşke girip yatsaydı da, askere bu kadar dil dökmeseydi” diye geçirebilirsiniz. Bunu yapmadığı için sitem de edebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız belki.

Fakat Abdülhamid gibi, Adnan Menderes gibi, Turgut Özal gibi Erbakan’ın neden silinmek istendiğini, asla göz ardı edemezsiniz, asla tevil edemezsiniz, asla geçiştiremezsiniz. Konunun özü budur. Onu silmek isteyenlerin, onun şahsıyla bir alıp veremeyeceği yoktu çünkü. Kişisel ve özel mahfillerde onlar sevdiklerini ve sempatik bulduklarını bile söylediler defalarca. Onu silmek isteyen malum odaklar, tuzaklarına düştükleri yabancıların, Türkiye üzerindeki “sömürülmeye müsait sıradan bir 3.dünya ülkesi” misyonunu savunmak zorunda bırakarak, onun Büyük Türkiye misyonuna düşman olmuşlardı. Ona bakmıyorlar, onun neyi ve kimi temsil ettiğine bakıyorlar. Onun üzerini çizerken, bunu esas alıyorlar. Onlar, iyi temsil etmiş-kötü temsil etmiş, üslubu şöyleymiş-böyleymiş ile uğraşmıyorlardı. Malum odaklara göre Erbakan, bu ülkedeki Türk ve Müslüman görünümlü milliyetsiz, münafık zümreye karşı milli damarı temsil eden bir isim olduğu için baştan suçludur. Diğer vatansever liderler gibi, mahkûm edilsin de, bahanesi ne olursa olsun. Yeter ki, üzeri çizilsin ve yabancılaşmış ideolojik devlet damarına karşı, millet damarını temsil etmenin cezasını çeksin. Dert buydu.

Devletin içinde, kalbin atar ve toplardamarları gibi görevleri farklı iki damar var. İkisi de bedenin sıhhati için gereklidir. Ama biri diğerinin görevini yapmaya hükmederse ya da birileri tarafından damarlardan birine mikrop zerk edilirse trend bozulur kalp sekteye uğrar, beden sıhhatini kaybeder.
Dozer ülkelerin ajan operatörleri tarafından “yuvanı yıkarız, mabeynini dağıtırız, vururuz, öldürürüz ve son günlerin moda deyimiyle görüntü ve ses tapeni yayınlarız” şantajlarıyla ele geçirdikleri siyasiler, din adamları, gazeteciler önce damarlarına zerk edilen mikroplarla ruhlarını kaybediyorlar. Tarihte de hep böyle olmuştu. Çünkü tarih tekerrürden ibaretti.
Mesela Sultan Abdülhamid döneminin ileri gelen Şeyhlerinden Derviş Vahdeti sahip olduğu Volkan gazetesinde İngiliz ajanları yazı yazmaya başlayınca, onların etkisinde kalıp, basiretini, ferasetini yitirip bir anda nasıl padişah düşmanı olmuştu. Onu destekleyen müritleri, yabancılaşmış ideolojik devlet damarına hizmet eden İttihat ve Terakkiye nasıl kucak açmışlardı. Kendi şahsi menfaat ve bekalarını, verdikleri destekle oluşacak “hasta adam Osmanlı” algısına nasıl tercih ettiler.

Heyhat… Heyhat ki sonunda yıkılan Osmanlıyla beraber, padişah tahttan indirildikten hemen sonra ilk asılan, sürülen, mahkûm olanlarda onlar olmuşlardı. Fakat bütün şantaj ve tehditlere rağmen millet damarını temsil edenlerde vardı, çünkü onlar gerçek muhafazakâr, gerçek ulusalcı ve gerçek milliyetçiydiler. Batıcı kadrolara karşı millet damarını temsil eden Birinci Meclisin temsil ettiği damar, bu damardı. Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni Ulaş, Mehmet Akif Bey (Ersoy) ve onun selefleri. Hepsi de, “gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” dedikleri için cezalandırıldılar. Ali Şükrü Bey, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay komutanı Topal Osman’a öldürtüldü. Hüseyin Avni ve Mehmet Akif Beyler, bir biçimde susturuldu ve canlı cenaze muamelesi gördü, sürgüne gönderildi. Aynı damarı 1925’te Kazım Karabekir Paşa temsil etti. O da, biat etmediği için cezayı hak etti ve ipten son anda kurtuldu. Aynı damarı, muvazaalı bir senaryoda rol alarak da olsa, 1931’de Fethi Okyar temsil etti. Halk onun şahsına değil, resmi ideolojiye muhalif imajına bakarak canhıraş destekledi. Rejime rağmen halkın desteğini almanın bedeli ağırdı. Ona da bu bedeli ödettiler.

Ve Menderes geldi. “Yeter! Söz milletin!” dedi. Sen misin millete gücünü ve asaletini hatırlatan! Sen misin sözün millette olduğunu söyleyen! Haydi darağacına! Senin asıl suçun, bu ülkede millete millet olduğunu hatırlatmak ve ona özgüven aşılamaktı, ona gücünü hatırlatmaktı, onun sevgisini kazanmaktı. Karı kız davası, bebek-köpek davası hikâye? Uçak dolusu altınlar üzerinden yürütülen sözüm ona tırışkadan yolsuzluk davası masal? Bunlar prosedür gereği. Hani, “Siz asın, gerekçesi arkadan gelir” misali. Götürdüler ve astılar. Aslında asılan Adnan Menderes değildi. Asılan milletin gücüydü, milletin onuruydu, milletin ta kendisiydi.

Ardından Demirel ve Özal. Demirel, millet damarının mirasına oturdu. O mirası yiyerek büyüdü. Millet bu damara yaslanarak ortaya çıkanın kişiliğini merak bile etmedi. Etseydi ne değişirdi, o ayrı mesele. Demirel, yıkıcı dozer ülkelerin Troya ajanlarının ve kendisini yönetenlerin atlarına seyislik yapmayı yeğledi. “Dün dündür, bugün bugündür” felsefesi olduğundan bir gün solcu, bir gün sağcı oldu. Farkında olarak veya olmayarak ve bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek, yabancılaşmış ideolojik devlet damarını, söylemleriyle hep canlı tuttu. Millet için her seçim ona göre öç alma fırsatıydı ve vitrinde kimin olduğu tali meseleydi. Süleyman Bey, işte bu iki damara da yapışarak büyüdü!... Sonra dönüp 28 Şubat’ta kendini büyüten damarlardan millet damarını kesti. Belki, bu damara eklemlenmenin cezasından, ancak böyle kurtulacağını düşündü. Sahiden de öyle oldu. Bu damarda siyaset yapıp da, malum odakların hışmıyla üzeri çizilmeyen bir Bayar var, bir de o. İkisinin de referansı aynı yerden.

Turgut Özal ise hep millet damarından yanaydı ve icraatlarıyla, devlet terbiyesiyle, barışçıl kişiliğiyle bu damarı temsil etmenin bedelini ağır ödedi. Onun ölümünün arkasındaki sırda bu.

Ve Necmeddin Erbakan. Her tür hata ve noksanına rağmen o, bu millet damarının en özgün, en kendine özgü mensubuydu.

Bu zincirin halkalarına bakın, hep aynı trendi görürsünüz. Bu, öze dönüş trendi. Bu trenddeki Necmeddin Erbakan halkası, öze dönüşün ivme teşkil ettiği halkayı temsil eder. Çok kısa bir sürede çok büyük işler yapar. Yabancılaşmış ideolojik devlet damarına başkaldırır. Ve bu malum odaklar nezdinde büyük cinayettir. Erbakan Hoca, bu cinayetin bedelini ödedi. Millet zincirinde özgün bir halka olmanın bedelini! Milletten çalınmış devlete karşı, milletten yana tavır koymanın bedelini… Onun suçu sabittir.

Buna hepimiz şahidiz: O, bu milleti millet yapan değerlere sadık kalmıştır, o bu vatanı vatan kılan değerlere sadık kalmıştır. O kendi değerlerine oryantalistçe bakanlar güruhuna katılmamıştır. Bu ise, birileri nezdinde affedilmez bir cürümdür. Hoca, bu cürmünün cezasını çekti.

Yukarıdan aşağıya özetleyecek olursak, her dönemde Türkiye üzerinde stratejik konumu itibariyle emelleri olan güçlü emperyalistlerin ve onların “aman Osmanlı tekrar canlanmasın” diye kabrinin başına diktikleri ve demokrasinin keskin kılıcı dedikleri nöbetçi askerlerinin, tekrar tekrar kımıldadığı her dönemde, Osmanlının kellesine darbe indirmeleri tesadüfî değildi. İrtica paranoyası, Türk-Kürt çatışması, sağ-sol kavgası ve millet damarını temsil eden partilerin kapatılmasıyla, vatansever siyasetçilerin mahkûm edilmesi, idam edilmesi tevafuk değildi. İnançlarını yaşadıklarından dolayı, irticacı yaftasıyla kamu kurumlarından atılan, başörtülü olduklarından dolayı üniversitelere alınmayan ve vatan haini ilan edilen kişilerin tek amacı Kur’an ve sünnet çizgisinde hayat yaşayıp, kendi kültür ve coğrafyasında söz sahibi olan, daha özgür, daha demokratik ve daha yaşanabilir bir Türkiye özlemiydi. Kapatılan, hesaplarına el konulan Anadolu Sermayesi guruplarının tek amacı, üreten ve gelişerek büyüyen bir Türkiye sevdasıydı. Ama maalesef Gazi Mustafa Kemal’in deyimiyle “Muhtaç olduğu kudret, damarlarındaki asil kanda mevcut” olan bu milletin damarlarına, dahili ve harici bedbahtlar tarafından zehir zerk ediliyordu.
28 Şubat, yabancılaştırılmış ideolojik devlet damarına, küresel sermayeyi temsil eden ve hoşgörü, diyalog temelinde dinsizliği pompalayan sömürgeci dozer devletlerin ajan operatörleri tarafından enjekte edilmiş ordu, iş dünyası, medya ve sözüm ona bir kısım kanaat önderi cemaat lideri oyuncularıyla sahneye konulmuş dramatik bir Türkiye senaryosuydu. Gerisi laf u güzaf.

Bugün de oyuncuları değiştirerek aynı senaryoyu yine yeniden sahnelemeye ve bu ülkenin Başbakanına, Cumhurbaşkanına ve milletine bedel ödetmeye çalışıyorlar.

Millet zincirinde halka olanın, bedel ödemediği günü gördüğünüzde, bu milletin makus talihini yendiğine hükmedebilirsiniz.
Salı, Eylül 16, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

0 yorum: