SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (6)

SU VE TASAVVUF - I

Bilimsel bir telif sıralaması olarak fıkıh kitaplarında ‘su’ ilk konuyu oluşturur; fakihlerin kitapları bu sebeple, ‘temizlikle’ başlar. Fıkıh kitaplarında sularla ilgili hükümler, günümüz eşya hukukunun temel konuları arasında yer alan irtifak hakları konusunda incelenmiştir. Bilindiği gibi Kur’an-ı Kerim, İslam hukukunun birinci kaynağıdır. Bu kaynak her konuda olduğu gibi, sular mevzuunda da birinci derecede önemli bir kaynağı teşkil etmektedir. İslam hukukunun ikinci kaynağı sünnettir.
İslam fıkhında su mevzuu, tevhid ve iman bahislerinden hemen sonra gelir. Çünkü imandan sonra en önemli vecibe namazdır, temiz olmadan namaza yaklaşılmaz. Müslüman, yaratılış gayesinin Allah’ı tanımak ve O’na ibadet etmek olduğunun şuuruyla namazını kılar. Namaz; ibadet duygusuyla Allah’ın huzuruna çıkmak, belli şekillerde O’na tapınmak ve O’nunla iletişim kurmaktır. Müminin miracı olarak namaz Allah’ın kulunu huzuruna kabul etmesidir. İşte bu kabul ve ubudiyet arzı, bir hazırlık gerektirir. Huzuru ilahide duran kulun uyanık, şuurlu, içi ve dışıyla temiz olması gerekir. Abdest ve gusül bunları temin için en güzel vasıtalardır.
Su ile abdest alındığında uzuvlarımızdaki necasetin ve dünyevi kirlerin temizlendiği görülür. Bütün ilmihallerde ilk konu temizlik ve abdest bahsidir. Temizlik ancak su ile gerçekleşir. Cenabı Allah, Maide suresi 6. Ayette “Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzünüzü ve dirseklere kadar kollarınızı yıkayın, başınızı meshedin. Ayaklarınızı topuklara değin yıkayın, cünüp iseniz gusledin.” buyuruyor. Suyun bulunmaması veya bulunduğu halde kullanmayı engelleyen bir husus bulunması halinde teyemmüm edilir. Teyemmüm her ne kadar maddi temizliği sağlayamıyorsa da temizlik şuuru vermekte ve mümini ibadete hazırlamaktadır.
İslam’da gusül temizliğine de büyük önem verilmiştir. Gusül temizliğinin mutlak temiz sularla yapılması öngörülmüştür. Zaruret halinde yine teyemmüm hem abdest hem gusül yerine geçmektedir.
Müslüman suyu yerli yerince kullanmasını bilen, sudan gereği kadar faydalanan, onu israf etmeyen insandır.
Tasavvufi manada su; öncelikle İslam’ın suya verdiği önemle ve gerekse geleneksel kültür ve medeniyetle daha bir değer kazanır. Giriş kısmında belirtmiş olduğumuz fıkhi kaynaklar olarak Kur’an ve Sünnetten çıkartılan ve müçtehitlerin beyanlarını ihtiva eden hükümlere içtihat hükümleri denir. Tasavvuf ehli insanlar, yaşamlarına bu hükümler doğrultusunda yön verir ve bu hükümleri geçmiş medeniyetlerindeki eser ve öğretilerle perçinlerler.
Geleneksel medeniyetlerde su, içerisinde mistik bir arıtma ve temizleme gücü barındıran saflığın, sadeliğin, bilgeliğin sembolüdür. İslam’ın asırlarca bayraktarlığını yapmış olan Osmanlı su medeniyeti ve Arap-Endülüs su medeniyetinde su, sadece hayatın kaynağı olarak kullanılan tüketilen bir sıvı değil, aynı zamanda sebiller, fıskiyeler, havuzlar, sel sebiller, sarnıçlar, kuyular vs. ile şehrin içerisine tabiatın hareketli ve hür havasını getiren bir temaşa ve tefekkür unsurudur. Çinli âlim Chuang Tzu, “su hiçbir şeyle yarışmaz, fakat her şeyi geçer. Bilge kişi de su gibidir; kimseyle yarışmayıp kendi yolunda giden ama bu yüzden de herkese üstün gelen kişidir” demiş. Suyun bilgelik ile bilgeliğin saflık, temizlik ve ihlas ile olan ilişkisini geleneksel kültür bu şekilde kurmuştur.
Su medeniyeti derken, bu medeniyeti inşa eden suyu tanımak gerekir. Su hayat hakkıdır. Hayata dairdir. Hayatın ta kendisidir. “Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık” ayetiyle bu hakikat nass haline gelmiştir. Su ile hayat arasında ilahi ilgiye işaret eden Kur’an hükmü Müslümanı da suyun bir zerresi ile deryası karşısında aynı derecede edepli olmaya sevk etmektedir.
İlk su medeniyeti Endülüs’ten başlamak üzere Roma İmparatorluğu ve Selçukludan sonra bu alandaki gerçek varisi Devleti Aliye-i Osmaniye ile devam etmiştir. Osmanlılar onların kurduğu su ve sulama sistemlerini, köprüler, temeller, sarnıçlar, kuyular, arklar, şehir sulama şebekelerini koruyup geliştirmişlerdir. Osmanlı’da su hayratı, İslam’ın suya ve temizliğe verdiği önem, öldükten sonra geride kapanmayan bir hayır defterini bırakma ve hemen birçok çeşmenin kitabesinde yazan “Ve canlı olan her şeyi sudan yarattık” ayetiyle moral ve kültürel desteğini bulmuş olmalarıdır. Bunun için yüzlerce vakıf ve külliye kurulmuş su tesisleri bu imarethanelerin olmazsa olmazı olmuştur.
Vakıf ve külliyeler; şahsen sahip olunan bir imkân ve malın kişisel servetten ayrılarak kamu yükünü azaltmak, din, dil ve ırk ayrımı yapmadan toplumun bütün katmanlarına faydalı hizmetler sunmak amacı ile belirli bir gayeye tahsis edilmek suretiyle mala tüzel kişilik kazandırmak maksadıyla yapılmıştır. Vakıfların amaçlarını toplumun ihtiyaçları belirlemektedir. Zamanlar, mekânlar ve ihtiyaçlar değiştikçe vakıfların görevleri de değişmektedir. Ama su hayrı vakıf ve külliyelerin vazgeçilmezidir. Bütün bu yapıların her birinin yörelere ve devirlere göre mimari ve inşai detayları ile fark gösteren en az bin çeşidinin olduğu düşünülürse, bu eserlerin İslami kimlikten hareketle, Türk kültür ve medeniyetine ne büyük zenginlik kazandırdığı anlaşılır.
Endülüs medeniyetinin mihenk taşlarından olan bugünün İspanyasındaki Al-hamra, Al-kazar saraylarındaki cennetengiz su eserlerinin yanında, Selçuklu ve Osmanlı Padişahlarının, Sultanlarının, mimarlarının yaptırdığı bütün su eserleri sayısız himmet erbabının su sesi ile tasavvufta mertebe kat etmelerine sebep olmuştur. Tasavvufta su eserleri, cennette süzülmüş baldan ırmaklar aktığına inanan bir kültürün küçük bir tezahürü olarak, içenin veya faydalananın yaptırana duyduğu minnet ve dua ile “faydalanana şifalı bal, yaptırana cennette saray” olur.
Dolayısıyla gerek suya verilen önem, gerekse dünya hayatının tamamladıktan sonra, geride sürekli sevap yazılan bir hayır hasenat defteri bırakma arzusu, zengin kesimleri su tesisi kurmaya sevk etmiş, bu tip tesisleri vakfetmek en büyük sadaka çeşitlerinden sayılmıştır.
Tasavvuf ehlinin suya bu denli önem vermesine sebep, yeniden dirilişin su-toprak teşbihiyle anlatımından kaynaklanır. Su ile toprak arasında çok candan bir ilişki vardır. Bu ikisi yenilenip duran hayat manzaralarından birini ve kâinatta “bir şeyi bir başka şey sayesinde ortaya çıkarma” şeklindeki ilahi kanunlardan birini oluşturmaktadır. Su toprakla ilişkisinde ‘erkek’ gibi, toprak da ona icabet eden ‘kadın’ gibidir. Toprağın bitirdikleri de erkekle kadının evlenmesiyle meydana gelen ‘Nesil’e benzer. Su sayesinde dirilme, aynı zamanda ilk insanın hayat taşımayan topraktan var edilmesinden de uzak değildir. Bitkinin toprakta su ile bitmesinin ve tedricen aşama aşama ortaya çıkmasının portresi de yine, insanoğlunun Allah’ın kudret ve izniyle spermadan döllenmiş yumurtaya, ondan da çiğnemlik ete dönüşerek yavaş yavaş oluşmasından uzak değildir.
Pazartesi, Şubat 16, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

0 yorum: