SU'DAN SEBEPLERLE ARZUHALİMİZ (7)

SU VE TASAVVUF - II

“Ey insanlar, eğer öldükten sonra diriltilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, sizi, biz topraktan yarattık. Bir daha düşünün, size kudretimizi göstermek için, spermden, yumurtadan ana rahmiyle bağ kurarak rahim duvarına yerleşen döllenmiş yumurtaya, döllenmiş yumurtayı, oluşumu tamamlanmış ve oluşumu tamamlanmamış embriyoya dönüştürdük. Sünnetimizin, düzenimizin yasaları içinde, irademizin tecellisine uygun olanları belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde tutarız, sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra olgunluk çağına, güçlü çağınıza ulaşırsınız. İçinizden kimi o çağlarda vefat eder. İçinizden kimi de ömrünün en verimsiz, en fena çağına götürülür. Bilgileri, aklî melekeleri sağlamken, hiçbir şey bilmez hale gelirler, zafiyete düşerler. Sen ölümden sonraki dirilişten şüphede isen bir daha düşün: Yeryüzünü kupkuru ve ölü bir halde görürsün. Fakat biz üzerine su indirdiğimizde, o kıpırdar, kabarır, her çeşitten iç açıcı bitkiler bitirir.” (Hacc Suresi 5. Ayet)

Kur’an-ı Kerim ve hadisi şeriflerde bu portre ile gayb âlemindeki bir başka portre arasındaki irtibat, yeniden diriliş ve rabbiyle ve O’nun kendisine hazırladığı ödül veya ceza ile karşılaşmak için insanoğluna hayat verilmesi olarak tasvir edilir.
Bununla, su kavramının uzak ufuklara uzandığını ve Kur’an düşüncesinde önemli, ciddi anlamlara delalet ettiğini görüyoruz. Bu kavram insanın iman etmesi icap eden, hayatında inanç ve düşünce olarak yaşam tarzı ve hayat boyu izleyeceği bir metot olarak benimsemesi gereken değerlerden hiç de ayrı değildir.
Suyun tasavvufta kullanılış alanlarından birisi de musikidir. Türk musikisi ile tedavide; tar, ud, ney, kopuz, rebab, dombra ve kıl kopuzu gibi enstrümanlarla birlikte su sesi de kullanılmaktadır. Tasavvufta müzikle tedavi konusuna geçmeden önce seslerin insanlar veya eşyalar üzerindeki tesirini ve şifa kaynağı olup olmadığını irdelemekte fayda var. Bildiğimiz gibi dünyanın üçte ikisi sularla kaplıdır ve bizim vücudumuzun dörtte üçü sudan oluşmaktadır. Yaşamımızın devamı açısından sudan daha önemli bir şey yoktur. Su, vücudumuzdaki ses ve titreşimler için bir iletken vazifesi gördüğü yapılan çalışmalarda ortaya çıkarılmıştır. Dolayısıyla vücudumuzun dörtte üçünün sudan oluştuğunu göz önünde bulundurulursa biz sadece kulaklarımızla değil, her bir hücremizle bu titreşimleri duyuyoruz.
Buna örnek olarak; İslam Medeniyetinin bayraktarlığını yapmış Selçuklu ve Osmanlı'da müzikle tedavi yaygın olarak uygulanmaktaydı. Musiki sadece insana has değildir. Her varlık, musikisiyle birlikte yaratılır. Düşük frekanslı ses dalgaları ihtiva eden kuş, su ve rüzgâr, uyku esnasındaki insanın beyin dalgalarına yakın dalgalar ürettiğinden insanı dinlendirici tesirlere sahiptir. Duyguları incelten ve gönlü yumuşatan müzik türleri, asırlardan beri tedavide kullanılmaktadır. Günümüzde araştırmacılar, beden ve zihin hastalıklarının tedavisinde müziğin kullanılması konusunda hemfikirdir. Bu konuda yapılan birçok araştırma, doktor ve müzisyenlerin; depresyondan kansere, yüksek tansiyondan kronik ağrılara, disleksiden akıl hastalıklarına, migrenden uyuşturucu madde bağımlılığına kadar geniş bir sahada tedavi gayesiyle müziği kullandıklarını göstermektedir.

Edirne Bayezid Külliyesi'ndeki darü’ş-şifa, halen varlığını sürdüren Osmanlı eserlerinden biridir. Bu şifahanenin hastalara fasıl icra edilen bir sahnesi vardı. Büyük kubbenin altındaki şadırvanın suyu, fıskiyelerle etrafa saçılacak şekilde tanzim edilmişti. Şadırvandan çıkan sesle zenginleştirilmiş manzara, hastalar için rahatlatıcı bir atmosfer oluşturmaktaydı. Yapıldığı dönemde ruh hastalarının Kur'an-ı Kerim, musiki ve su sesi dinletilerek tedavi edildiği önemli merkezlerden birisi de Van’da bulunan Arvas Camisidir. Osmanlı topraklarında akıl hastalarının müzik ile tedavi edildiği 15. yüzyıl, Avrupa'da delilerin, 'İçlerinde şeytan var!' denerek yakıldığı bir dönemdir. Bu durum, Osmanlı tıbbının geldiği seviyeyi ve hastalara yapılan insanî muameleyi göstermesi bakımından ve suyun rahmet özelliğiyle şifa olmasını kullanmaları açısından oldukça manidardır.
Hz. Peygamberin sünneti üzerinde düşünen insan onun tavsiyelerinde günlük hayatımızın sistemini içeren sayısız hususlar bulacaktır. Tasavvuf erbabı bu hususlara adab çerçevesinde bakarak hem Kur’an ve Sünnet ölçüsünde, hem de toplumsal değerler açısından hak, hukuk, çevreye saygı, bireylere ve tüm canlılara saygı unsurlarını esas gaye edinmişlerdir. Suların kirlenmekten muhafaza edilmesi, su içme adabı, suyun üç nefeste içilmesi, ayakta içilmemesi, su içilen kaba üflenmemesi, su kabının ağzından su içilmemesi, su kullanımında tasarruf edilmesi, durgun sularda gusledilmemesi ve suyun önemi konularında birçok hadisi şerif vardır.
Hz. Peygamberin parmaklarından suyun akması ve duası sayesinde suyun çoğalması gibi hadiseler İslam tarihinde önemli mucizelerdendir. Zemzem suyu başlı başına bir mucizedir. Mekke’de Kâbe’nin yanında bulunan kuyu ve bu kuyunun mukaddes suyunun adı olan Zemzem, Arapça bir kelime olup alçak sesle konuşma anlamına gelir. Aslında atların çıkardığı sese de zemzem denir. Her hangi bir şeyi muhafaza etmek saklamak, durdurmak gibi anlamlarda da zemzem ifadesi kullanılır. Zemzem Arapçada çok bol su manasına da gelir. Bazı kaynaklarda gür bir kaynağa sahip olduğundan dolayı bu adı almıştır denilmektedir.
Rivayete göre Hz. İsmail’in annesi Hacer validemiz, Hz. İbrahim’in onları bugün ki Kâbe yakınlarında bir yere bırakmasıyla ve yanlarındaki suyun tükenmesiyle arayıp bulduğu bir sudur. Hz. İbrahim’in giderken yanlarında bıraktığı su bitince, Hacer validemiz oğlu İsmail’in toprak üzerinde sızlanarak yuvarlandığını görüp, Safa ve Merve adı verilen tepeler arasında koşup durur. Merve tepesindeyken duyduğu bir ses üzerine bir meleğin (Cebrail) kanadıyla yeri kazdığını veya İsmail’in topuğuyla yere vurarak su çıkardığını görür. Hacer su başka yere akmasın diye onu bir taraftan açtığı çukura akıtırken, bir yandan kırbasını doldurur ve suyun kaynaktan fışkırarak bol bol aktığını görünce boşa gidip tükeneceğini düşünerek, “yavaş yavaş ak, dur” manasına gelen “zem zem” demiş ve o günden bugüne hep bu isimle anılagelmiştir.
Zemzemin cennet sularından olması, Allah’ın Hz. İbrahim’e ilk ihsanı olması, yeryüzündeki suların en hayırlısı olması, Hz. Peygamberimizin kalbinin Zemzem ile yıkanması, şifa olması, karın doyurma özelliği olması ve daha birçok özelliği ile zemzemin faziletleri saymakla bitmez. Zemzem suyu üzerinde yapılan kimyasal ve mikrobiyolojik çalışmalarda kükürtten yoksun fakat mineral açısından son derece zengin olduğu ortaya çıkarılmıştır. Zemzem suyu litrede yaklaşık 200 mg kalsiyum ve 50 mg magnezyum içermektedir. Bir litre su 250 mg’dan fazla karbonat içeriyorsa gazlı su sayılır. Ancak zemzem suyu litrede 366 mg karbonat içermesine rağmen gazlı ve sert bir su değildir. Peygamber Efendimiz zemzem hakkında sahih bir hadiste “zemzem her hastalığa şifadır” buyurmuştur. Bütün dinler İsmail Aleyhisselam’ın MÖ 1910 yılında doğduğunda ittifak etmişlerdir. Dolayısıyla yaklaşık 4000 yıldır bitip tükenmeden ve özelliğini hiç kaybetmeden milyarlarca insana hizmet etmiş olan zemzem suyu Allah’ın yeryüzündeki sonsuz mucizeli nimetlerinden birisidir.
İslam’ın su çerçevesindeki hemen bütün detaylarını ele aldığımız bu çalışmada; Kur’an ayetlerinde su, Hz. Peygamber ve Ashab-ı Kiram hazeratının su kullanımına dair bir takım tavsiyeleri, İslam’ın bayraktarlığını yapmış Endülüs, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluklarının su medeniyeti bağlamında ki vakıf ve infak anlayışı, su edebiyatı ve su tesislerinden yansıyan ilahi mesajlar, tasavvuf, musiki ve bilimsel karşılaştırmalar, zemzemin tarihçesi ve fazileti konuları hassas biçimde aktarılmaya çalışılmıştır.

Yapılan çalışmanın küresel ısınma ve kuraklık sürecinde yağmur duası olması ve Rızayı İlahiyi kazanma yolunda bir niyet olması ümidiyle hazırlandığını bilmenizi isterim.
Pazartesi, Mart 02, 2015 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , , | 0 Yorum »

0 yorum: