İSLAMA DAVETİN PROBLEMLERİ


BİR TEK GAYEM VARDIR. O DA; MEZARA YAKLAŞTIĞIM BU ZAMANDA, İSLAM MEMLEKETİ OLAN BU VATANDA, BOLŞEVİK BAYKUŞLARININ SESLERİNİ İŞİTİYORUZ. BU SES, ALEM-İ İSLAMIN İMAN ESASLARINI ZEDELİYOR. HALKI, BİLHASSA GENÇLERİ İMANSIZ YAPARAK KENDİSİNE BAĞLIYOR. BEN, BÜTÜN MEVCUDİYETİMLE BUNLARLA MÜCADELE EDEREK GENÇLERİ VE MÜSLÜMANLARI İMANA DAVET EDİYORUM. BU İMANSIZ KİTLEYE KARŞI MÜCADELE EDİYORUM. BU MÜCADELEM İLE İNŞAALLAH ALLAH HUZURUNA GİRMEK İSTİYORUM. BÜTÜN FAALİYETİM BUDUR. BENİ BU GAYEMDEN ALIKOYANLAR DA KORKARIM Kİ BOLŞEVİKLER OLSUN.” SAİD NURSİ
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, para din olarak kabul edilmiş, her kes parasına göre fetva makamı olmuş, domuz etine haram derken diğer taraftan banka faizleriyle ev alan, paralarını döviz alıp satarak değerlendiren, abdestsiz namaz nasıl kabul olursa, bizde namazsız türban destekçisi olmanın ve dava adamı olabilmenin telaşına düşmüş insanlar topluluğu haline gelmişiz. Haramları işimize geldiği gibi değerlendiriyor, ayetleri kendimize göre ketmediyor, sünnetleri de kendi yaşantımıza göre kullanmaya çalışıyoruz. Dinsizliği din kabul ediyor, şeriatı, İslamı ideolojik bir yafta ve tehlike olarak görüyoruz. Ve arkamızda devletimizi vatanımızı, örf ve adetlerimizi, törelerimizi, inançlarımızı, dilimizi, dinimizi bırakabileceğimiz şuurlu bir gençlik bırakabilmenin kavgasını verdiğimizi zannediyoruz.
Bir baba camiye giderken evladını tatlı uykusundan uyandırmama gafletinde bulunuyorsa, bir amir mescide giderken memurlarını dinin direği olan ve Müslüman bir ülkede yapılması en doğal bir şey olan namaza davet etmekten utanıyor veya çekiniyorsa, imamlar hala cami hutbelerinde boş beyinlere orman haftasını, Kızılay haftasını ve kurban derilerinin THK’na verilmesini öğütlüyorlarsa din adına çıkmış insanların ilmihal bilgileri vermeleri, fıkıhtan, sünnetten ahkam kesmeleri, ayetler hakkında fetva vermeleri din istismarından öteye gidemez.
Böyle bir ortamda İslamı kullanarak siyaset yapmak, fikri ve ilmi meseleleri islama isnad ederek tebliğ yolunu kullanmak başarıyı gölgeleyecek, amaca ulaşmada engel teşkil edecektir. Amaçlarımız, sorunlarımız ve hedeflerimiz belirlenmeden, ne yöntemimizi seçebilir, ne çözümler üretebilir nede bu konuda uygulama yapabiliriz. Öyle ki, kültür emperyalizmini sanat edinen bazı çevreler islamın kapsamına giren bütün inanç ve hükümlerin, hareketlerin tam karşısında yer almışsa ve bunun için bazen bilimsel ünvanlarını, bazen tarihi, bazen de keşif ve modern nazariyeleri istismar ediyorlarsa ve bu düsturlarını gençlere eğitim-öğretim altında sunuyorlarsa bir eksikliğimiz var demektir. İşte tam bu esnada yeni yetişen bu gençlere islamın hakikatını gösterecek, kalblerine onun prensiplerini köklü bir şekilde yerleştirecek, onlara düşünce, ahlak ve tavır olarak en doğru yolu gösterecek, islamı iyice belleyen, hareketlerini ve tavırlarını ona göre düzenleyen ve sırf Allah için ona sarılan büyük sayıda davetçiye ihtiyaç vardır. Ve bugün mal, güç, kadın ve düşünce gibi dünyevi bütün imkanlar Allah yolunda olmanın ve onun rızasına kavuşmanın karşısında engel olma seferberliği içindeyse davetçinin görevi farzı ayn durumundadır. Bu da Müslüman olan ve bu sorumluluğu taşıyan tüm insanlar için geçerlidir.
Tebliğde dikkat edilmesi gereken en zorunlu şart, islamın, davetçinin şahsında, olduğu gibi gerçekleşmesidir. Yazımızın başında dediğimiz gibi bir şeye sahip olmayan kişi onu başkasına vermeye kalkarsa, kendisinin inanmadığı şeyleri başkasına dikte etmeye kalkarsa, gücü nispetinde Allah’a bağlanmayan ya da bağlanıpta bu bağlantısını Allah Rızası için yapmayan bir kimse tebliğ ettiğini zannediyorsa tıpkı su kaçıran havuza su doldurmaya çalışan kimse gibi boşuna yoruluyor demektir. Durum onu gösteriyor ki öncelikle insanın bildiklerini ve anlatmaya çalıştıklarını kendi benliğinde, yaşantısında uygulaması ve onu hayat felsefesi olarak yaşatması gerekiyor. Bunu da sarsılmaz bir iman ve küfürden, nifaktan soyutlanmış bir kalp ile gerçekleştirmesi gerekiyor. Ölçülerimizi bu esaslar üzerine kurmalı ve kurdurmalıyız. İman, her türlü hile ve pislikten arınarak bu sağlam şekliyle kalbe yerleşince, insanın temel yapısında Allah’ın emir, nehiy ve diğer hükümlerine büyük bir gayret ve uzun çalışmaya gerek kalmadan, tam olarak teslimiyet tezahürleri gerçekleşmiş olur. Buna bir örnek verecek olursak; kendisini ağabeyim olarak gördüğüm ve samimiyetine inandığım bir şahıs üniversite anılarını anlatırken kendilerine bir önder seçecekleri vakit seçecekleri şahsın teheccüd namazı kılıp kılmadığını ve kerahet vaktinde uyuyup uyumadığını ölçü kabul ettiklerini söylüyordu. Bu ölçü seçilen insanın sorumluluğunu anlatmak için İslam bilincini ortaya koymak için yeterli bir ölçü değilmidir. Bir de bu ölçü içine duygu ve enaniyetin girdiği durumlar söz konusu olursa o zaman durum çok daha farkı sonuçlar doğurabilir. Öyle ki insan, duygu ve enaniyet seline kapılıp, tebliğ ettiği düşüncesine sahip olursa yani sadece kendisiyle şeref duyduğu dini duygular azığına güvenip, islami daveti yürütmeye kalkarsa, islahtan çok ifsad eder. Yararından çok zararı olur ve çoğu zaman insanları islama yaklaştırayım derken onları daha da uzaklaştırır. Bunun siyasette ve diyanette ve din adına fetva veren insanlar üzerinde örnekleri çoktur. Bir parti İslam adına ortaya çıkıp sadece siyasi bir parti ve güç olma yolunda bu adı kullanıyorsa, muhaliflerinden hiçbir farkı kalmaz hatta onların altında ezilmeye mahkum olur. Ve hatta o siyasi partiye sırf islamı savunuyor diye oy verenlerin oyu emanet ve satılık diyebileceğimiz türde olur, bir zaman gelir o partiyi temsil edenler islama karşı bir hata yaptıkları vakit sermayeleri diyebileceğimiz kendi yönetimlerinden, köklerinden ve temel unsurlarından dahi zarar edebilirler. İnsanlar kalplerinin derinliklerinde faaliyet gösteren imani duyguların ışığı altında kendi nefislerini töhmet makamına koyup, onunla hesaplaşmadıkça bunun farkına varamazlar. Bu hususlarda merhamet, kin ve buğz etme hissiyatları harekete geçmeli, sorumlusu olduğumuz insanlara karşı bu hislerimizi yerinde kullanmalıyız. Şairin dediği gibi; “Katı davranın ki onlar sakınsın, Kim merhamet sahibi ise, Merhamet beslediğine bazen katı davransın”
Yazımıza başlarken insanların parayı din kabul ettiğini belirtmiştik. Emperyalistlerin yaşattığı çağdaş kölelik düzeninde Kapitalistlerin ve komünistlerin ortaya koyduğu ekonomik sistem içerisinde; döviz kurlarını ayarlayan, ihtiyaç içindeki ülkelere faizle kredi verme işlerini örgütleyen ve bu işleri ABD gibi Japonya gibi ve bazı Avrupa ülkeleri gibi zengin devletlerin tekelinde bulunduran IMF, özellikle fakir olan İslam ülkelerinde öyle bir sömürü sistemi kurmuş ki insanların, manevi değerlerini, din, dil, ırk gibi öz varlıklarını ve namus, örf, adet gibi kavramlarını bir kenara atmaları bu yolla sağlanmıştır. İnsanlar bu değerleri kaybedince, şöhret hırsı, ayakta kalma hırsı, daha fazla para kazanma hırsı ile beyinlerini, çalışmalarını, yaşantılarını, inanışlarını bu yolda şekillendirmişlerdir. Emperyalist, feodal, sosyalist ve kapitalist kavramları veya sistemleri İslama bir alternatif olarak görmüyor sadece yapılan çağdaş çelişkileri, sömürü mekanizmalarını ve insanların bu kurumlara nasıl alet edildiklerini izah etmek istiyorum. Günümüzün tersine Hz.Ömer devrinde İslam toplumunun zenginliği, yeni doğan her çocuğa maaş bağlanacak bir seviyede olmasıyla, savaşların ekonomiyi altüst etmesi gerekirken düzeltmesiyle ve kökleştirmesiyle karşılaştırma yapmak bu çelişkilerin boyutlarını büyütecek anlamına gelmektedir. Faizlerin yüzde yüzleri aştığı, enflasyon ve devalüasyon denilen ve ne olduğu uzmanları tarafından bile zoraki anlatılan bazı ekonomik kavramların ülkeleri yıktığı bir zamanda işsizlik ve adaletsiz gelir dağılımı insanları hayatlarından yıldırarak bir yarış içine sürüklemiştir. Serbest piyasa ekonomisi içine teknolojik gelişmeler neticesindeki, makine ve robot kullanımı da girince, belli bir maliyet düşüşü ve bunun yanında da arz ve talep dengelerinin sağlanması gerekirken, iş adamlarının ve sanayicilerin sözünü ettiğimiz sömürü düzeni sonucundaki gözü doymazlığı, yaşam standartlarını en alt seviyeye çekip rant kavgasını meydana getirmektedir. Rızk endişesi taşıyan insanları kullanarak rant elde etmeye çalışmak, makam mevki ve şöhret uğruna gerektiğinde karakter değişimi sürecine girmek ve darül harp ile darül İslam kavramlarının beyinlerde yaptığı tahribat dünyayı bir misafirhane değilde kalıcı bir meta ve zalimler gezegeni yapmıştır.
Gerek bahsettiğimiz sömürü düzeninin bıraktığı etki ve gerekse islama ve müslümanlara yapılan baskılar zulüm adını alıp insanlara saygı, merhamet ve adalet duygularını unutturmuştur. Peygamberimiz zamanında islamın ilk tebliğ zamanlarında yapılan zulümler, işkenceler sonucu verilen şehitler o zamanın insanlarına bu yolda daha bağlayıcı etkiler oluyordu, yakın tarihimizde bile tebliğ için hapislere atılanlar, bulundukları esaret haneyi medrese olarak görüp orada daha azimli çalışarak hiçbir rızk endişesi ve ölüm korkusu taşımadan tebliğe sarılmalarına sebep oluyordu. Günümüzde ise din okullarının kapatılmaya çalışılması, türban tartışmaları zulüm olarak görülüyor insanlarımız nefislerinin gösterdiği doğrultuda çalıştıkları işlerinden kovulma endişesiyle, eğitimlerine son verilmesi endişesiyle aç kalacaklarını düşünerek sistemin çarkları içinde imansız nesillerin yetişmesine, islamın unutulup paranın din olarak kabul edilmesine payanda oluyor. Bunlara karşılık söylenecek tek bir söz kalıyor.
“Açılır bahtımız bir gün, hemen battıkça batmaz ya!
Sebepler halk eden Mevla, kerem bab-ın kapatmaz ya!
Benim Hakka münacatım değil bir rızk için haşa!
Allah Rezzak-ı Alemdir, rızıksız kul yaratmaz ya!
Bu inanış ve bu düşünce içinde aklın değil, aşkın üstün olduğu, kula kul olmanın değil Allah’a kul olmanın tebliğde en büyük metod olması ve bu vebali üstlenen insanların taşıdıkları sorumlulukla bir ibadet bilinci taşımaları bütün sorunları ve problemleri çözecektir düşüncesindeyim.
Haddi zatında İslama davetin problemleri yoktur. Problemler, islama davet eden insanların cehaletinden kaynaklanmaktadır. İslama davet alanında çalışacak kimsenin, İslamın hakikatı ile boyanması hususunda içiyle ve dışıyla kemal rütbesine mutlaka ulaşmış olması gerektiğini savunuyor değilim. Şayet bu kaçınılmaz bir şart olsaydı, o zaman Müslüman topluluklar arasında islama davet edecek kimse bulunamazdı. O zaman iman, İslam ve ihsan hususlarında kemal mertebesine ulaşıncaya kadar, marufu emir ve münkerden vazgeçirme işini bir tarafa bırakıp Müslümanların kendi nefis ve hevalarıyla koyulmaları gerekirdi.
Ancak, genel olarak bütün Müslümanların ve özel olarak da dine davet görevini yüklenmiş olanların ve Allah tarafından bu vebal üstlerine konulmuş olan bütün insanların, kendilerine, davet ettikleri İslam hakikatını en azından kendileri kavramaları gerekmektedir.
İhtiyârı, iktidarı ve hayatı küçük olan biz insanların bunlar karşısında yapacağı tek şey ihtiyârımızı Allah’ın külli iradesine bırakmak, iktidarımızı Allah’ın kudretine bırakmak ve hayatımızı baki bir aleme yönlendirmekle olacaktır. Fikirlerimizi Kur’anın güneşi altında, emellerimizi ve elemlerimizi nihayetsiz sevap ve rahmetlerin altında garanti altında düşünerek, hadsiz arzularımızı ve maksatlarımızı başka diyarlara ve yarınlara bırakmalıyız. Sonuçta biz bu dünyada misafiriz, dünya yükünü kafamıza ve omuzlarımıza yükleyerek zahmetleri ve ahvalimizi zorlaştırmamalıyız.
Kısacası bizim hak bildiğimiz şer, şer bildiğimiz de doğru olabilir. Dini ömrümüzde, müsamaha ve teşebbüslerimizde muhalifimiz olan ve kendilerini medeni zanneden çağdaş kölelere yaklaşmamalıyız. Aramızdaki uçurumlara köprüler kuramayız ve kuramayınca da ya onlara iltihak etmek zorunda kalır ya da uçurumdan düşer dalalet nehrinde boğulur gideriz.
Muhammed İKBAL’in aşk erlerine dediği gibi;
Kim ahitleşirse var Olanla her zaman
Kurtulur tüm tanrıların üzüm vermez bağından.
Neden sonuç karanlığında akıl yitirmiş yolunu,
Aşk ise amel meydanının en büyük şampiyonu.
Aşk yakalar avını salt gücüne dayanarak,
Akılsa yakalar hileler, tuzaklar kurarak.
Kuşkular ve korkular sermayesidir aklın,
Güven ve azim yapı taşlarıdır aşkın.
Aklın yapması yıkmak içindir,
Aşkın yıkması yeniden yapmak içindir.
Akıl bir nefestir dünyada uçup giden,
Aşkın değerini var mıdır ölçebilen.
Allah aşkına ram ol!
Onunla başla, On da yok ol...!
Perşembe, Eylül 18, 2008 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

0 yorum: