ENDÜLÜS GEZİ NOTLARI


Endülüs;
bu bir rüya değil,
hayal değil,
yaşanılanlar gerçeğin ta kendisi…


Endülüs;
bir medeniyetin yükselişi,
bir dinin tebliği,
koskoca bir kıtanın,
İslamla şereflenişi
ve insanların kendileriyle yüzleşmesi,
imtihanı, çöküşü, yok edilişi…

Endülüs, bir zamanların İslam diyarı…
Başlangıcı muhteşem, sonu hazin bir tarih ve medeniyet öyküsü.
Müslüman, Yahudi ve Hristiyan, herkesin barış içinde yaşadığı yerin adı Endülüs.
Meşhur komutan Utbe bin Nafi, mağrip sahillerinden Atlas okyanunusu ve karşı kıyıdaki Avrupa kıtasını izlerken;
“Yarab, şu uçsuz bucaksız deniz karşıma çıkmasaydı, senin yüce adını çok ötelere götürürdüm” demişti ve bu uğurda şehit olmuştu.

Endülüs, 711 ve 1492 yılları arasında İber Yarımadası'nda Müslüman Emevi Devletinin yönetimi altında bulunan bölgelere verilen isimdir.

Arap tarihçi ve coğrafyacıları bugün üzerinde İspanya ve Portekiz’in bulunduğu İberik yarımadasına Endülüs ismini vermişlerdir. Bu isim araştırmacıların çoğuna göre o yörede 5. yüzyılda yaşamış olan Vandal isimli kabileden dolayı Vandalusiya olarak anılmış, Emevilerin fethinden sonra bu telaffuz kısaltılarak Endülüs olarak benimsenmiştir.

5. yüzyılın başlarında Berberi Germen kabileleri, Fransa ve İberik yarımadasını istila ettiler. Vandallar ise bugün Bavyera diye bilinen bölgeye oradan da Galia ve İberik yarımadasına geldiler. Vandallar, medeniyetten uzak, menfaatçi ve fırsatçı bir kabileydi. Bu yüzden iberik yarımadası halkı bunların gelmesine hiç razı olmadılar, ancak Vandallar’ın şerrinden ve azgınlığından korkarak karşı çıkamadılar. Daha sonraları bölgenin idaresini ele geçirmek isteyen Vizigotlar Vandanlar’la çarpışmaya başlamış ve 395 yılından 534 yılına kadar değişik tarihlerde büyük savaşlar yapılmış ve sonunda Vandal krallığı tamamen sona ermiştir.

Güçlü bir devlet kuran Vizigotlar taht kavgaları, toplum içindeki çatışmalar ve Yahudileri zorla Hıristiyanlaştırma politikaları sebebiyle çalkalanıyordu. Yönetim kralın elindeydi ve kral seçimle göreve geliyordu. Seçilen kral kendinden sonra oğlunun tahta seçilmesi için kanunları çiğneyerek usulsüzlükler yapıyor ve bir yığın komplo, çatışma, tartışma ve anlaşmazlık ortaya çıkıyordu. Son meşru kral Vizita böyle bir komplonun kurbanı oluyor ve kendinden önceki kralın oğlu Rodrigo yaptığı ihtilalle tahta oturuyordu.

Yıl 711. Başkenti Şam'da bulunan Emevi Devleti daha İslamiyetin ilk yüzyılı olan 7. yüzyılda Kuzey Afrika'nın tümünü eline geçirmişti. 8. yüzyılın başında Avrupaya açılan kapının yani karşı kıyı Septe’nin valisi Julianus, yeni kral Rodrigo ile anlaşamadığından Emevi devletinden yardım ister. Emevi Devleti'nin Kuzey Afrika'daki valisi olan Musa Bin Nusayr, halife Velid Bin Abdülmelik'in desteğiyle bir Berberi kumandan olan Tarık bin Ziyad'ı Cebelitarık Boğazı'nı geçerek İber Yarımadası'na gönderir.

Tarık bin Ziyad sözü dinlenir, doğru, iffetli ve çok cesur bir kumandandır. Onlarca fetih vardır geçmişinde… Ancak kalbinde Rasülullahın tebliğ ateşi yanan büyük kumandan bu kez farklı bir şeylerin olduğunu düşünür. Ve Berberi olmasına rağmen çok güzel Arapçasıyla fethe çıkmadan şu mısralar dökülür dudaklarından;
“Bindik katranlanmış gemilere,
Allah; nefislerimizi, mallarımızı ve ailemizi, cennet karşılığında bizden alır ümidiyle…
Bu uğurda bir şey istersek kolaylaşsın bize,
Hiç aldırmayız kanlarımızın akıp gittiğine,
Şayet kavuşursak kavuşulması yüce olan şeye…”

Sonradan gelenler hariç 4 gemi ve 700 kişiyle karşıya geçen Tarık bin Ziyad’ın, Rodrigo’nun büyük bir orduyla savaşa hazırlandığını öğrenen ve tedirgin olan askerlerine dönerek “Ey İnsanlar! Kaçılacak yer neresi? Önünüz düşman, arkanız deniz. Sizin için sabır ve doğruluktan başka çare yok. Bilesiniz ki kılıçlarınızdan başka ağırlığınız ve düşmanınızın elinden alacağınızdan başka yiyeceğiniz yok… Ben sizi kendi nefsimin selamette olduğu bir meseleye karşı ikaz etmedim. Biliniz ki sizi çağırdığım şeye ilk uyan benim” diyerek savaşta ricat olmaması için geri dönüş olasılığını kaldırmak üzere gemileri yaktığı rivayetler arasındadır.

Savaş öncesi Tarık bin Ziyat bu birliği Abdulmelik Bin Ebi Amir komutasında keşif için çevreye gönderir ve uzun süre ticaret, komşuluk ve dostluk bağlarını sağlamlaştırır. Daha sonra arkadan gelen birlikler şehirde her hangi bir direnişle karşılaşmadan fethe başlarlar. Fethedilen ilk şehir İstece’dir. İslam ordusu İstece’yi fethederek bol ganimet elde eder ve orduda yaya asker kalmayacak kadar çok sayıda binek ata sahip olurlar.
Buradan 5000 kişilik ordusuyla kuzeye doğru hareket eden Tarık Bin Ziyad Vizigot kralı Rodrigo'yu Kurtuba (Cordoba) önlerinde ağır bir yenilgiye uğratır. Vizigot krallığı parçalanır ve sırasıyla Tuleytula (Toledo), İşbiliyye (Sevilla), Gırnata (Granada) ve Mursiye’nin fethedilmesiyle bütün İber yarımadası kısa bir süre içinde Müslümanların eline geçer.

Ve 8 asır süren, Avrupayı İslam diniyle şereflendiren, köhne, yozlaşmış, ortaçağ Avrupasının taassupta zirvede olduğu bir dönemde dünya medeniyetine yön veren, bugün bile İspanyolların kalkınmasına ve ne kadar inkar etseler bile gizleyemedikleri izler bırakan büyük ve ihtişamlı bir geçmişin altın harflerle yazılı adı olur, Endülüs.

O gün bırakılan onbinlerce cami, medrese, saray, çarşı, ticarethane ve hastaneden bugün ayakta kalan sadece bir elin parmakları kadardır. Fakat yakılan ve yıkılanlar hariç ayakta kalabilen ya da kiliseye, sinagoğa, müzeye çevrilen eserler hala bugünün İspanyasının kalkınmasına, ayakta kalmasına sebep oluyor. Bir tek el-hamra sarayını bile kişi başı 12 Euro ödeyerek günde binlerce kişi geziyor ve söylendiğine göre birtek tarihi eserin yıllık katkısı 20milyon Euro civarında İspanya ekonomisine.

Müslüman Yahudi ve Hristiyan herkesin barış içinde yaşadığı yerdi Endülüs. Yaşayanların başına gelenler tarihin tozlu sayfaları arasında kalmıştı. Kraliçe İzabela, Gırnata’da 2 milyon el yazmasını şehir merkezinde yaktı. 800 yılın kayıtları bir gecede yok edildi, unutuldu.

Ayakta kalabilen ve görülmeye değer eserlerden, Kurtuba ulu Camii, Kurtuba Medresesi, Kurtuba Kütüphanesi, Medinetüz Zehra Sarayı ve Camisi, Tuleytula Bib Mardun Camii, Saragossa Caferiye Sarayı, Gırnata El Hamra sarayı, Cennetül Arifin Bahçeleri, Bin Yusuf Medresesi, Al Bayzin Camii, İşbiliye Alkazar Sarayı ve Muvahhitler Camii bazılarıdır. Ve her santimetre karesi buram buram İslam kokar, Endülüs kokar bu eserlerin.


İşbiliye; 1248 Yılında, Kurtuba’nın ardından fethedilen ikinci şehir. Emevi'lerin gelişi öncesinde İberya yarımadasındaki sıradan şehirlerden biri olan İşbiliye, 712 yılından itibaren malikaneler, kasrlar ve geniş, süslü bahçelerle önem kazanmaya başlar. Çiçeklerle ve genelde küçük, fıskiyeli bir havuzla süslü iç avlulara İşbiliye’de sıkça rastlanır. Bu avlularda oturarak günün yorgunluğunu atma alışkanlığı, Endülüs Emevileri döneminden kalan ve halk arasında halen devam ettirilen önemli bir gelenektir. Ancak Endülüsteki yıkım dikkate alındığında İşbiliye, Emevi döneminde inşa olunan mimari eserleri en çok tahrip edilen, en az korunan ve günümüze en az ulaştırılan kenttir.
Altın Kule, 1220 yılında İşbiliye’nin nehir tarafındaki surlarını takviye etmek amacıyla yapılmıştır. Ulu Caminin yakınında ve ona eş değerdedir. 12 Kenarlı çokgen bir plan üzerine inşa edilen kule, üzerini kaplayan altın yaldızlı çinilerin bıraktığı tesir sebebiyle bu adı almıştır.
Alkazar Sarayı; gerçekte pek çok binayı ve bahçeyi bir arada barındıran bir komplekstir. Alkazar'a, dar sokaklar arasındaki Aslanlı Kapı'dan giriliyor. Bu kapı ve sarayı çevreleyen duvarların neredeyse tamamı Emevi döneminden kalmadır. Kapıdan girince dar sokaklar küçük bir kasaba havası veriyor ve iç içe geçmiş salonlar, bahçeler, havuzlar ve eşsiz mimari sizi bambaşka alemlere götürüyor.
İşbiliye Ulu Cami; Muhavvidler zamanında İbni Haldun tarafından yapilan Camii, şehir haclıların eline düştükten sonra tamamen yıkılmış ve yerine büyük bir katedral yapılmış ve Hiralda adını almıştır. Caminin sadece minaresi ayakta kalmış, şimdi bu minare katedralin can kulesi olarak kullanılıyor. Kral, ölünceye kadar katedrale çevirdiği bu camide ibadet etmiş ve öldüğünde de cami içine yapılan türbeye gömülüş. Mezar kitâbesi, ülkenin üç saygın dili olan Arapça, Latince ve İbranice yanında Kastilyanca ile yazılı. Bugün sadece minaresi büyük bölümüyle ayakta kalmış olup, İslam sanatının muhteşem örneklerinden birini temsil etmektedir.
Bu eserlerin hepsi bir değişim geçirmiş, İslami motifler yerlerini gotik tarzı süslemelere bırakmış.

Kurtuba; Bağdat ve Kahire'den sonra dünyanın üçüncü önemli bilim merkezi haline gelir. Bu dönemde günümüz Avrupa bilim ve sanatının bazı temelleri Endülüs'te atılır. Şehircilik ve şehir kültürü döneminin çok önüne geçmiştir. Kültürel farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir çağdır. Endülüs'lerin egemenliği altındaki topraklarda Sefarad Yahudileri bugün Golden age of Jews olarak adlandırılan altın çağlarını yaşamışlardır.
Kurtuba şehri bilim ve sanatın merkezi olarak, 3’ü üniversite olmak üzere 80 okul, 3 kütüphane ve 600.000 cilt kitap, 50 hastane, 900 hamam, 60.000’den fazla konak, 213.000’den fazla ev ve 80.000’in üzerinde dükkanla Avrupanın en büyük başkentlerinden biriydi. Ortasından geçen Vadiül Kebir nehri geçiyor ve Kurtubaya ayrı bir güzellik katıyordu.
Kurtuba Ulu Camii, 850 sütun ve 30.000 kişi kapasiteli dünyanın en büyük camilerinden biri. 786 yılında I.Abdurrahman tarafından caminin yapımına harcadığı paradan daha fazla bir bedel ödeyerek satın aldığı Saint Vincent kilisesinin yerine cami yapımına başlamış, daha sonra 833 yılında II.Abdurrahman ve 962 yılında II.Hakem tarafından genişletilmiştir. Son olarak 987 yılında II.Hişam tarafından son hali verilerek 22.000 metrekarelik bir alanı kaplamıştır. Bugün caminin sadece 1/3’lük bir bölümü mevcut halini müze olarak korumakta ancak kalan bölümü hem müze hemde katedral olarak ibadete açık bir şekilde kullanılmaktadır. Ne acı ki 2 rekat namaz kılınabilecek bir metrekare yere bile müsaade edilmemektedir.
Medinetüz Zehra Sarayı, 936 yılında Kurtubanın 5 km kuzeybatısında kat kat, şehir üzerinde şehir olarak dizayn edilmiş, en üst katlar saray, orta kısımlar yemiş bahçeleri ve gezi alanları, alt kısımlar ise cami ve evlerle inşa edilmişti. Sierra dağının yamacında 750 metre genişlik ve 1500 metre uzunluğundaki o günün en modern ve kullanışlı sitesi bugün harabe bir yer altı şehri gibi yüksek surlar içinde unutulmuştur.
Alimler, öğrenciler, mahir müstensihler ve kitap satıcıları Kurtuba’da toplanırlardı. Değişik rivayetlerde 170’i kadın alim olmak üzere 1000’e yakın bilim adamı bu şehirde yetişmişti. İbni Arabi, İbni Rüşt, İbni Tufeyl, İbni Kutiyye, Ebu Bekir İbni Muaviye, Ebu Bekir İbni Arabi, Makkari, İbni Zuhr bunlardan sadece bir kaçıdır.

Gırnata; burası "Adalet Kapısı " veya " Bab-ül Şeriat " diye anılırmış. Kalbinde taşıdığı tılsımla yılları eriterek varlığını sürdüren, Nevada' nın eteğindeki kırmızı tepeye mevzilenmiş, beyazın ve yeşilin tüm tonlarını taşıyan, güzel şehir Gırnata. Fakir İspanyol köylüleri için zenginlik hayalleriyle dolu hazinelerin gömülü olduğu gizemli tepe. Güzelliği, zarafeti, sevdası, özlemi, ihtişamı ve ilmi, cennet ferahlığıyla birleştirip, gönül pınarını Cennetül Arif ' ten sunan ve uçsuz bucaksız ırmağına akıtan şehir... Güneş sisli ve büyülü ışınlarını akşamın kızıllığı arasından bu zarif şehir üzerine serperken biz, Beyazit' in vefalı torunları Endülüs' ün zirvesini ve çöküşünü yaşayan son kale, son şehir ve mağriplinin dinmeyen yürek sancısı olan Gırnata' ya bakıyoruz. 2,5 asırlık endülüs sultanlığı olarak, Arap dünyasının medar-ı iftiharı olduğu kadar, tüm sanat dünyasının da en önemli eserlerinden biri olan Al-Hamra Sarayı’nın bulunduğu şehir Gırnata.
El Hamra Sarayı, dantel zarafetiyle oyulmuş mermer işçiliğinin, taş kemerlerin, İslam mimarisinin ve yalancı dünyanın cennet bahçelerinin merkezi. 1238 yılında eski bir kalenin kalıntıları üzerine, Abdurrahman bin Muaviye tarafından yapımına başlanan ve 150 yılı aşkın bir sürede tamamlanan El Hamra, kasaba, çarşı ve saray olmak üzere 3 ana bölümden teşekkül etmiştir. Dışarıdan bakıldığında çok sade ve mütevazi bir görüntü arz eder. İçine girildiğinde ise tezyinatındaki zerafeti ve zenginliği, mimari unsurların birbiriyle olan uyum ve ahengiyle insana tarifi imkansız bir haz verir. Kur’an’daki cennet kavramından ilham alınarak vücuda getirilmiş bir şaheser olan saray, yazlık ve kışlık bahçeleriyle, birbirinden leziz yemişleriyle, havuzları ve su kanallarıyla İslam bahçe mimarısinin en güzel örneği kabul edilir. Saraya girerken, ahşap oyma sanatının hala bugün bile gelemediği bir incelik ve letafet karşılar kapılarında sizi. El Hamra sarayının göz alıcı tezyinatı, açık mekanlarda alçı, kapalı mekanlarda ise alçı ile karışık çinilerle meydana getirilmiş ve süsleme malzemesi büyük ölçüde mermer kullanımıyla bütünleştirilmiştir. Bugün İspanya devleti tarafından özel koruma altına alınan El Hamra sarayı İslam medeniyetini temsil ve tanıtma misyonunu, günümüz Müslümanlarından çok daha etkili bir biçimde yerine getirmektedir.

Tuleytula; uzun dönem endülüse başkentlik etmiş, bir açık hava müzesi görünümünde şirin bir şehir. Özellikle iç içe bulunan sinagogları, kiliseleri, havraları ve camileriyle tüm dinlerin barış içinde yaşadığı gül şehir Tuleytula. Bu şehrin mirası tüm insanları çok etkiliyor, mimarisine ve bilimsel birikimini yansıtan kütüphanesine hayran kalınıyor. İnsanları buraya çeken şey Abulafia’nın sinagogunu saran sıvanın kokusu değil, kitapların kokusu, hikmet ve bilimsel eserler hususunda Avrupa kıtasının en değerli kütüphanesinin kokusu.
Tuleytula Bib Mardun Camii, 999 yılında gizemli bir yapı olarak şehrin giriş kapılarından birinin yanına yapılmış, o dönemin Endülüs ve Vizigot mimarisini içinde karışık bir şekilde barındıran ender eserlerden biridir. Bugünkü hali harabeyi andıran camide Endülüs mimarisinden hiçbir şey bırakmamacasına tepesindeki hilale kadar her şeyi değiştirmiş ve sütün başlıklarını bile Vizigot taş işçiliğiyle bozmaya çalışmışlardır.

Avrupa’da, ortaçağ ve engizisyon karanlığını aydınlatan, dünyaya parmak ısırtan Endülüs medeniyeti, tıp, bilim, kültür, edebiyat, tarım ve hayvancılık alanında büyük bir çığır açmıştı. Endülüs olmasaydı Rönesans olmayacaktı.

Ve 800 yıllık medeniyet, dünyanın en büyük açık hava müzesini andıran Tuleytula ile, bilim ve kültür başkenti Kurtuba ile, endülüsün son kalesi herkese gülümseyen şehir Gırnata ile dünya durdukça unutulmayacaktı.

Endülüs Emevi Devletinin son halifesi olan III. Hişam 1031 yılında öldüğünde Endülüs toprakları çok sayıda bağımsız devletçiklere bölünür. Bu devletçikler hem kendi aralarında çarpışmaya başlamışlar, hem de İspanya'nın Hristiyan devletçiklerinin de saldırılarıyla karşı karşıya kalmışlardı.

Kuzey Afrika kökenli bir Müslüman hanedan topluluğu olan Muvahhitler, dönemin Endülüs emiri Abdurrahman bin Muaviye komutasında, birbirine düşen Murabıtlar Devletini yıkarak, onların yerine geçtiler. 1146 ve 1248 yılları arasında bugünkü İspanya topraklarının büyük bölümünün yanısıra Kuzey Afrikadaki bazı toprakları da denetimleri altında tuttular. Hristiyan saldırıları ve bazı iç karışıklıklar sonucu onlarda 1248'de yıkıldılar.

Bağımsız devletçiklere bölünen Müslümanların en güçlü temsilcisi Beni Ahmer devletiydi. Ancak diğer devletçikler Beni Ahmer devletinin merkezi yönetimini kabul etmeyerek huzursuzluk çıkardılar. Bunu fırsat bilen hristiyan çeteleri Fransa ve Portekiz krallıklarının desteğini alarak Tuleytulayı işgal ettiler. Bu olay papanın desteğiyle Müslümanlara karşı 300 yıl sürecek haçlı saldırılarının başlatıldığı olay olarak kabul edildi ve İşbiliyye, Belensiye, Mursiye ve diğer tüm şehirler baştan başa yakıldı, yıkıldı. Camiler kilise, saraylar katedral yapıldı. Erkekler öldürüldü, kızlara kadınlara tecavüz edildi, çocuklar pazarlarda köle olarak satıldı. 1492'de Beni Ahmer Devletinin yıkılışı ile İspanyadaki 781 senelik İslam egemenliği sona erdi. Kral III. Felipe 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla 1610-1614 yılları arasında müslümanları İspanya'dan kovdu. Sağ kalan 300.000 Müslüman ağlayarak Afrikaya göç etti.

Uğrunda; babasına, amcasına, kardeşlerine savaş açtığı, hristiyanlar adına çalışmaktan çekinmediği çok değerli tahtını kaybeden, son Müslüman hükümdar Ebu Abdullah, annesi Ayşe’yi yanına alıp ülkesine veda ederken, Gırnataya hakim bir tepeden şehre bakarak, Gırnatalı bir çiftçinin gönderdiği mektubu hatırlar. Mektupta şunlar yazılıdır.
“Hiç kimse, Gırnata halkının döktüğü kadar acı gözyaşları dökmedi. Bekar ve evli hanımların satılığa çıkarıldıklarını gözlerimle gördüm. Bir defasında 300 genç kızın satıldığına şahit oldum. Bizzat ben karımı, üç oğlum ve iki kızımı kaybettim. Elimde tek teselli olarak yedi aylık şu ufacak kızım kaldı. Ben geçmiş için ağlamıyorum; çünki o artık geri dönmeyecek, fakat ömrün olup bu topraklarda kalırsan senin göreceklerin için ağlıyorum.”
Bunları düşünen Ebu Abdullah vaktiyle zengin ve mağrur ülke için “Güzel Gırnata, canım Gırnata, hakkını helal et” dedi, ağladı, ağladı ve derin bir ah çekti. Yanında bulunan annesi, “ağla oğlum, ağla, erkek gibi vatanını koruyama gücü yetmeyen hamiyetsizlere, kadın gibi ağlamak yaraşır” dedi. Ebu Abdullah “eğer senin bu sözleri söyleyeceğini bilseydim, vücudumu Gırnata topraklarına gömünceye kadar savaşırdım” dedi. Onların gidişiyle Müslümanların İspanya'daki izi büyük oranda silinmiş oldu.
Cuma, Aralık 26, 2008 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 4 Yorum »

4 yorum: