İSTANBUL... HARAMINDAN HAREMİNE YOL VAR MIDIR ACEP?


İstanbul… Boğazında hülyalı sular insanı başka alemlere sürüklüyor. Şiir yüklü sularının sessizliğinden, rüzgâr bir şeyler fısıldıyor, Ne rüzgâr diniyor, ne sessizliğin esrarı… Eminönü’nden kalkan vapur, buruk bir sevinçle uzaklaşıyor rıhtımdan. Bir yandan, geride bıraktığı Sultan Ahmet’e el sallıyor ucunda asılı bayrak, Diğer yandan kucak açmış Anadolu’ya, Üsküdar’da meftun Aziz Mahmut Hüdai’ye bakarak… İstanbul… Çamlıca sırtlarından avuçlayabildiğim ve Eyüp’te dua niyetine, Avuçlarımla semaya kaldırdığım münevver şehir. Durgun ve berrak gecelerde rüzgârın nefesi belli belirsiz hissediliyor. Martıların çocuk ağlamasını andıran boğuk çığlıkları duyulmuyor ve şehir anlatıyor her şeyi. İstanbul… Gözlerimi kapadığımda, kurşuni gökyüzünden yere, Kadırga seslerinin hala yankılandığı şehir. Bizans askerlerinin hurraları ve Osmanlının Allah Allah nidalarının birbirine karıştığı Ve top gümbürtülerinin vapur homurtularına karıştığı halde Bütün bu iniltileri martı çığlıkları arasında işitebildiğim şehir. Toprağı buram buram evliya kokan, şehit kokan Ve her adımda Fatihaların göğe girdap olup genişleyerek yükseldiği mübarek şehir. İstanbul… Ayasofya’dan Dolmabahçe’den, Emirgan’dan ne kaldıysa sende Ve camilerinde ne kılınıyorsa Allah adına, Anadolu’da kılınanda odur. Beykoz’da, Çamlıca’da ne kokarsa, Ihlamurlardan, güllerden, akasyalardan kokan miski amberle aynıdır Ve bilirim Peygamberin emanetlerinde kokan buhurda budur. Süleymaniye’den Karacaahmet’e okunan ezanda ne tad varsa, Bilirim Bilal’in dilindeki ezana has taddır o. Bir tarafın doğuyu gizler yıkık surların kovuklarında, Bir tarafın batıyı Sarıyer’in, Levent’in gökdelenlerinde. Bir tarafın günaha garkolmuş sanki ateşe meyleder, Diğer tarafın uçsuz bucaksız turkuazlaşır ve yadellerden cennete gider. İstanbul… Haramından haremine yol var mıdır acep? Eskiden de küfür mü kokardı akşamları sokaklarında. Sahillerin sarhoş nağaralarına ve kadın çığlıklarına alışkın mıydı ötelerde de. Oltalar atılır mıydı Galata’dan Halicin bağrına Ve Üsküdar’da aşıkların diz dize Kız Kulesine bakarlar mıydı. Şimdi denizin koynundan ay sessizce sıyrılır, Tepeler gecenin karanlık kuşağından çıkıp, Ay ışığından kendilerini göstermeye, Ağaçlar ağır ağır kımıldamaya ve büyümeye başlar. Ve yıldızlar iyice yaklaşır, hatta inmişçesine parlar gökyüzünde, Şehrin ışıklarıyla meşke başlar. Sular kayaları okşar bir maşukun aşığına dokunduğu gibi narince. İstanbul… Sabahlarında nar gibi güneş yükselirken; Tertemiz maviliklerin üzerinde gümüş renkli pırıltılar cilveleşir. Alabildiğine derinleşen gök kubbe denize akseder, Zeminden semaya mavinin tüm tonları boşluğa, Ardı ardına iki güzel köprü gerdanlık gibi gök kubbenin sinesine asılır. Yeşil tepelerin eteklerinde köpüklü dalgacıklar dantelâlar işler, Osmanlıdan kalan eserlerin akislerinde. İstanbul… Topkapı’yı gezerken haremine giremediğim, girmekten utandığım, Ötelendiğim, yasaklandığım şehir. Bir yanım; “banane” der; Valide Sultanların, gözdelerin, cariyelerin Süslendiği, dinlendiği, soyunup giyindiği haremden, Orası bana haram değil mi der. Diğer yanım bu altın kafeste yaşandı her şey, Aşk, entrika, cinayet, matem ve mutluluklar var burada Merak etmiyor musun der. Fakat orası harem, hem haram bana hem de mahrem der yüreğim. İstanbul… Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra Yeryüzünün dördüncü münevver şehri. Vapur girdaplarının çıkardığı zümrüt yeşili köpüklerinin arasında kaybolduğum şehir. Hangi meşhur ressam hangi renkle çizebilir tuale, Hangi şair yazabilir seni, Hangi aşık anlatabilir senin hasretini. Hangi dermansız dert aman bulur sende. İstanbul… Dünyanın göz bebeği, ecdadın yadigârı, Peygamberin müjdesi ve dünyanın keşmekeşi içinde cennetin numunesi. İstanbul… Haramından haremine yol var mıdır acep.
Perşembe, Mayıs 06, 2010 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 1 Yorum »

1 yorum: