BAKTIĞIMIZ GÖRDÜĞÜMÜZ MÜDÜR?


“Bazen tek çareniz bir hikâyeye inanmaktır ve ben kendi hikâyeme inanmaya başladım...” Çağan Irmak’ın Ulak filminden bir replik. Hatırlarsınız, birkaç yıl önce sinemalarda gösterilen ve konusu çok alışık olmadığımız bir filmdi. Onu bir masal tadında çocuk ruhumla izleyip içimden kötülere ve kötülüklere yakınmıştım. Hatta bazen onlara seyirci kalabilecek kadar zayıf olabildiğime de üzülmüştüm! Zamansız ve mekânsız bir filmdi, masaldı. Kötülüğün zamanı ve mekânı olmadığı gibi. Umutsuzlara umut saçıyordu olmayan bir Ulak’ın hikâyesinde. Umut aşınızı olmadıysanız ve izlemediyseniz mutlaka seyretmenizi tavsiye ederim. Çünkü Çağan Irmak'ın filminde aşı bedavaya geliyor.
Birkaç gün önce televizyonda yayınlandı, filmi tekrar özenle seyrettim.
Film, Mevlana'nın Mesnevisinin önsözüne çok benziyor. Mesnevi de diyor ya; 'Bu kitap hikâye olarak okuyanlara hikâye, hakikat olarak okuyanlara hakikattir.' Ulak da film olarak izleyenlere film, hakikat olarak izleyenlere hakikatti bir bakıma.
Fakat bir başka şey geldi aklıma bu kez. Hikâyeyi izleyenler bilir. Sakat oğlu ile yaşayan Hekim Zekeriya’nın yaşam hikâyesi ve başına gelenleri Ulak İbrahim adında bir haberciyle masallaştıran piri faninin uğradığı bir köyde yaşadıkları. Normal hekimken, yaşadıkları neticesinde masallar uydurarak toplum ve insan psikolojilerini bu masallarla terapi eden ve iyileştirmeye çalışan bir adam, kahraman olarak kimsenin tanımadığı bir ulak seçiyor kendine. Filmden sonra yatağıma yatınca düşündüm. Mesnevi’deki hikâyelerle karşılaştırdım. Yakup (as), Yusuf (as) ve Züleyha kıssası canlandı zihnimde. Ardından danışanı olduğum bir danışmanım, doktorum, dostum ve aynası geldi aklıma.
Hani bir söz vardır; “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” diye. Ben de danışmanımı sorguladım. Uzun yıllar bir şizofren ile yaşamak zorunda kalması, boşandıktan sonra kurtuluş umuduyla ikinci bir evlilik yapması, çocukları, annesi babası için katlandıkları, kendini ispata dair çabalamaları ve fakat bütün bunlara rağmen her şeyden izole etmeye çalışarak kendini, hastalarına yani bizlere uyguladığı terapisi ve ışık tuttuğu aynası geldi. İşte dedim filmdeki Hekim Zekeriya’nın aynısı. Masaldaki köy dünya, Ulak İbrahim Mesnevi, Ulak’ın getirdiği haberler mesnevi’deki hikâyeler, köylü biz hastalar, hekimde kendisi. Ama aslında hasta da, tedavi ettiği de kendisi, bizler sadece onun ayna tuttuğu köylüleriz. Aynanın bir tarafında biz diğer tarafında o. Aynada hep kendisini görüyor aslında. Ama köylülerin dertlerini, elemlerini, sorunlarını kendi derdine kamuflaj yaparak rahatlıyor, şükrediyor bir bakıma.
Hem Yakub’u Yusuf’un, mutlu sonu bildiği halde, elemlerle, kederlerle kaybedişine ağlayan, sızlayan, eleminden kör olan, hem de Züleyha’sı bir anlık heves uğruna hata yapan, iftira atan, sevdiğini zindanlara attıran. Kıssanın sonunu bilirsiniz Yakup’ta kavuşuyor, Züleyha da.. Hem de Mısırın sultanı olan Yusuf’a. O da farkında aslında, her hikayenin sonunda mutlu sona ereceğini biliyor mutlaka danışman olarak.
Aynaların fıtratı bozulmasın yeterki… Fıtrat bozulursa insan aynada kendini göremez. Anlatacak hikayeside kalmaz. İşte o zaman ayna da kırılır, kalpler de. Baktığımız gördüğümüz olmaz, aynalara suç buluruz.
Hayır. Aynalara suç bulma. Hiçbir ayna sünnetullahının dışına çıkamaz. İnsan âdemliğini kaybedince gönül aynasındaki görüntüsünü de kaybeder. Gönül aynasının göstermediğini göz aynası nasıl gösterir ki? Gönül aynası gerçeği görmezse kesret gelir. Kesrete düşmüş gönül, sırları dökülmüş ayna gibidir. Orada insan artık kendini de göremez; çünkü insanlıktan çıkmıştır. Gönül aynası kararanın, göz aynası kör olur. Âdemliğini kaybedenler filmin sonundaki gafiller gibi bir tufanla yok olurlar, kıyamete duçar olurlar.
Evet, Çağan Irmak filmde bunu anlatmaya çalışmış, Mevlana’nın Mesnevisinde ki her satırında anlattığı gibi. Danışmanlarda danışanlarına ve kendilerine aynı şeyleri anlatırlar. Ve aslında anlattıkları kendi nefisleri, ruhları ve yaşadıklarına aradıkları ilaçlardır bence.
Hepsinin ortak yönü, hayatta okuduğumuz bazı şeylerin satır aralarını da okumamız gerektiğine, bazen baktığımız şeylerin gördüğümüz şeyler olmadığına vurgu yapmalarıdır. Kimin kabı ne kadarsa, ihtiyacı olanda o kadardır. Değil mi ki hayat insanın kendi kabınca yaşadığı bir haldir zaten. Kalın sağlıcakla… 24.12.2009 Şener İşleyen
Perşembe, Aralık 24, 2009 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: