BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (2)


‘ Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Rüzgârlara küskündüm ve rüzgârlardan çıkmış yoğunluktandı sanki sınırsızlığı anlatırmışçasına yaşadığım hayat ve sanki varlığımı sorgulayan bir caniye dönüşmüştü. İki ruh arasında kalmıştım şimdi, kalbim iki umut arasında kalmış, hayata dair nefes alma nöbetlerinde savrulmuşluğu yaşıyordu. Bu bir güçlülüktü, hayatın ayakta kalabilme güçlülüğü.
Bir kalp taşıyabilir miydi hem varlığı hem yokluğu? Barındıra bilir miydi hacminde sonsuzluğu? Yükselebilir miydi omuzlarına yüklenmiş ağırlıklarla beraber koskoca bir yolculuğun hikâyesini? Yürekler savrulmuştu o rüzgârın seferberliğinde. Yüreğim koskoca bir sevdanın içindeki küçük nefes alışlarına sığınan garip bir kızın ellerindeydi… Nefes verişleri yoktu…
Miskin bir yürek aralığında can bulan cesur ve kusursuz bir cesarete müptela yolculara gereksinimim vardı şimdi. Şimdi sevda türküleri söylemek gerekiyordu, yeniden ve hiç denenmemiş ahenkli bir besteyle… Ellerine dokunmaya kıyamadığın sunulan şiir gibi, belki bir bakire masumiyetiyle dinlenmeliydi bu yorgun yolcunun aşk bestesi…
Mum ışığına mahkûm etmiştim yarınlarımı, çatı katındaki küçük kıza eşlik eden haylaz bir çocuğun, haylazlıklarına tercüman olmalıydı zaman. Zaman, rüzgârların uçurduğu küllerden ziyade altındaki közlere de ışık tutabilmeliydi. Oysa ‘ Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Gözlerin Sevgilim, gözlerin mum alevinde ışıl ışıldı. Ben ki mum alevlerinden sıyrılmış gecelerin siyanürün de arıttığım hasretimle bekliyordum seni. Ateştim ben, deryaya dönüştüm sonra… Bir mum olmalıydın ve atılmalıydın ateş deryasına… Aşk o zaman büyütmeliydi bizi… Umutlarımızı, yarınlarımızı, inançlarımızı, ruhumuzu, mutluluklarımızı… Eritmeliydi aşkın ateşi… Gelmeden evvel birbirimize, erimeliydik aşk ateşinde!
Korkuyordum. Cesaretimi bir altın tasa armağan etmiştim… Şarabın kokusunda sarhoş olsa da Rehenâm, rüzgârlarda savrulan kuru yapraklar gibi halsizdim oysa…
Yaklaştım ocak başında oturan kıza… Gözleri, alev alev yanan ateşte sabit kalmıştı, yanaklarından kan sızıyordu… Dedim, ‘ben Dilara’yı arıyorum, sığınmalıyım onun masumiyetine, kaldırmalıyım eğik başını, sırrımı söylemeliyim ona ve hatta haykırmalıyım, ona aşkımı anlatmalıyım, de bana lütfen! Nerde Dilara?’
Sararmış yüzünde küçük kızın, güçsüz ve solgun bir ihtiyarın ihtiyatlı iç çekişleri ve gözyaşlarının eşlik etmesi gibi mazisine, gözyaşları eşlik ediyordu. Manasını algılayamadığım karmakarışık ifadeden yoksun yanaklarına gözyaşı diye kan sızıyordu… Kirli avuçlarında biriktirilmiş günahlarının aksine, temiz ve günahsız bir hikâye saklıyordu.
Ölüm… Sonsuzluğa kaçışın kilitli kapısıydı… Oysa Dilara! ‘ Benim dizlerim kanamıştı... Düşmüştüm, kaderin ara sokaklarında kaybolmuştum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanamıştı Dilara…’
Pencere aralığından süzülen ışığın esrarına kapılmıştım, ruhumun emirlerine boyun eğmenin hoşnutsuzluğuyla beraber ve huzura koşar adımlarla gitmek isterken sanki bacaklarım güçten düşmüştü… Yıkılmıştım, tutmalıydın ellerimden! Sığınmalıydım sana, isyanlarına, ruhuna ve varlığına… Titreyerek düşkünlüğümü kabul etmiştim… Titriyor sarsılıyordum…
Merhamet… Merhamet… Merhamet… Varlığıyla yokluğuna aşina eden kirli sakızdı merhamet… Çiğnendikçe, bir fahişenin şakırtılarına kulak kabartan öfkem gibi, midemi bulandıran yalan dönencesiydi, merhamet… Denizlerin içine zehri şırınga edip balıkları yok eden bir acılı siyanürdü, merhamet…
Karanlıklar içindesin küçük kız! Dört bir yanın gariplikler ve kötü cümlelerin kurbanı olan silinmişler ülkesi olmuş.
Bu gariplikler deryasında, hüznün şerbetini kendin mi aldın o minik ellerine?
Senin seçimin miydi bunca yaşadığın kaos sahneleri? İraden neredeydi, sen seçimlerini yaparken, ya engel olamayan duaların garip serzenişi?
Silahını mı kaybettin, yoksa dua yerine ettiğin o mısralar kocaman bir aldatmacamıydı?
Dizlerini kim kanattı Dilara… Kim…
Hikâyenin karanlığını takip eden ve geçmişten gelen terk edişlerin tortusunun temizlenmesi artık çok zordu. Uzanan ellerine yardıma koşan yürekler, yarınları özleyen gözler, küfürlü sözcüklerin kurbanı olmuştu… Sevgili, yorgun ve ihtiyar ruh! Seni ancak ölüm mü paklardı?
Ve Ölüm! Sonsuzluğa kaçışın kilitli kapısıydı… Dinmeyen çığlıkların, duyulmayan ülkesiydi… Simsiyah ve belirsiz bir kapıdan, aydınlık ve belirgin bir kapıya geçme isteği vardı her ruhun gizli istekler dosyasında. Aydınlık bir ölüm olmalıydı ruhunun asil arzusunda…
Ama korkuyordum Dilara, ‘ Benim dizlerim kanamıştı... Düşmüştüm, kaderin ara sokaklarında kaybolmuştum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanamıştı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…
Perşembe, Mart 04, 2010 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: