BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (3)

Çatı katının o garip havası genzimi yakmış, öksürmeye başlamıştım. Boğuluyordum, sesim çıkmıyor yardım çağıramıyordum… Dilara ise kayıtsızdı… Tepkisiz ve gayesiz, ölüm gibi hareketsizdi. Yavaş yavaş bana doğru gelen gölge şekillenmeye başlamıştı, o sendin. Gözlerinin içi gülüyor fakat konuşmuyordu. Kaybetmişti nihavendini. Besteler birbirine karışıyordu. Boğuluyordum ve sen ellerinde bir kadeh içinde soğuk bir su karşımda duruyordun, ruhum üşüyor kalbim alevlere düşüyordu. Ne bu dünyanın aydınlığı nede Ahiret karanlığı… Bütün bu keşmekeş tavırlara ve yarını olmayan şaşkınlıklara, bir garip sevda sarhoşluğuna yol alırken hızla ben, sen ışık tutup yol göstermiyordun, kararıyordu dünyam.
Yalnızlık diz boyuydu, boğuluyordum…
Sen bu dünyanın karanlığına aşinaydın, ben aydınlığı arıyordum, inanç sistemim çökmek üzereydi. Aydınlık türküleri ile oyaladığım kendi garipliğimdi oysa… Kuklaydım işte, iplerim Tanrı’nın elinde takılı kalmıştı. Kul olmayı seçiyorsan oynamalıydın, oynatmalıydı! Ya reddedersen? O zaman sızılar dinecek miydi?
Yoksa büyük bir nezaketsizlikle aforoz mu edilecekti?
‘Sizin inandığınız benim ayağımın altında’ desem, recme mi uğratılırdım?
Ya kafamdan geçen asıl kervan! Kimse bilemeyecekti onları… Yunuslar saklanacak, Yusuflar kuyularda bulacaktı aşkı… Anlayanlarda sessizliğe müptela olacaklardı…
Tek kural vardı burada, sessizlikti…
Ellerin titriyordu, abı hayat değildi ellerindeki kadehte sallanan su… Zehrin pervasızlığıydı. Oysa şarap gibi kokardı ellerin… Ben zehre hibe etmiştim varlığımı, sen Dilara’ya… Dilara kor alevlerde dans ediyordu, ben ateşin koynunda can buluyordum…
Özgürlük, kendi ruhunun efendisi olmakta gizliydi. Satın alınamaz, okunamaz ve gözlemlenemezdi… Yakmak için yanmak, anlamak için isyan gerekliydi…
İradem O’nun ellerindeydi… Unuttuğu ve rüyaya daldığı evrede ben yapışmıştım ellerine… Kızsın istiyordum bana, kızsın ve azat etsin beni… Bıraksın! Kendi kuklamı kendim sahipleneyim, ‘Dilara; bak, dizlerim kanıyor hala… Düştüm kaderin ara sokaklarına kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, bak dizlerim kanıyor Dilara’…
Doğrularımla yanlışlarımla gelmiştim oysa… Kapıdaki gördüğüm ucube benliğim, çatı katına gizlenmiş masumiyetim ve sen! Doğrularımla, yanlışlarımla, öğretilmeden bana ahlak, kural, cennet, cehennem, kader, irade… Dizlerimin kanını silmek istiyordum…
Benliğimin derinliklerine, saklı gizli mahzenlerine girebilmeliydim. Ruhların efendiliğinde yaşanan bir hayat, Özgürlük değildi oysa intiharıydı. Kendini kafeslere kapatan bir ruhun nihayetsizliğiydi…
‘Dilara’ dedim… ‘Bak ve anlat bana gözlerindeki kan sızıntılarını… Daha küçücüksün sen, kim ağlattı seni… Kim hapsetti bu çatı katına?’
‘Var oluşumun esrarı’ dedi… Boğuluyordum ben, o devam etti… ‘ Köktencilik!’
‘Ya Tanrı? Tanrı değil mi bütün köklerin esası? Dilara, Tanrı nerde? Ortadan kaldırırsan Tanrıyı var oluşun tehlikeye girer. Tanrı, Dilara… O nerde?’
‘Nietzsche’ nin dilinde’ dedi…
Kanlı gözleriyle gözlerimin taa derinliğine alaycı bir bakışla bakmıştı Dilara… Gözlerinde ki hiddet yerini aşağılayıcı bir bakışa bırakmıştı, ezilmiştim… Nefesim kaçmıştı boğazıma, sesime ulaşamıyordum…
Ne yollarım kalıyordu gerilerde beni takip eden, nede yolculuklarım vardı mutlak bir sona giden. Aşk, kutsaldı Dilara’nın gözlerindeki Tanrı kadar kutsal… Dilara’nın Tanrısı ise isyan mıydı?
Aşk, isyan mıydı? Nietzsche’nin kalbini kim biliyordu?
Ruhum sessizlik bitti! Şimdi haykırma zamanı!
Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…
Perşembe, Mart 11, 2010 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: