(II) GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ BUGÜNKÜ ZAMAN, SULTAN ABDÜLHAMİD HAN OLUR BAŞBAKAN ERDOĞAN

Sultan Abdülhamid, tarihin kanunlarına uyarak, Osmanlı Devleti’ni yıkılmaktan ve parçalanmaktan kurtulmak için, Bediüzzaman’ın yerinde ifadesiyle, "mecburî, cüz’î ve yanlış olarak tamamen kendisine isnâd olunan hafif istibdâd’"a mecbur kalmıştır. Peki 30 yıl devam eden ve dünyanın muazzam bir parçası üzerinde hâkim olan bu şahsî idarenin özellikleri nelerdir?
Evvela, yanlış anlaşılan bir hususun altını çizmemiz gerekmektedir. Eğer Abdülhamid’in hükümetlerinin ve devlet ricalinin yaptığı bir istibdad varsa, bunu, dünyadaki baskı idareleri ile ve özellikle de İttihâd ve Terakki Partisinin uyguladığı oligarşik istibdad ile kıyaslamak mümkün değildir. Zira batıda istibdad deyince, bir şahsın veya grubun yargı, yasama ve yürütme güçlerini kendinde toplaması manası anlaşılır. Halbuki II. Abdülhamid devrinde, yargı tamamen şer’î hükümler çerçevesinde ve kadılar veya hâkimler tarafından yürütülmüştür. II. Abdülhamid’in yürütme gücünü, kendi kontrolündeki Meclisi Vükelâ (Bakanlar Kurulu) ve özellikle de devleti korumak için kurduğu Hafiye Teşkilâtı (Milli İstihbarat Teşkilatı) ile birlikte yürüttüğü doğrudur. Ayrıca sadrazamı ve nazırları, kimseye danışmadan azil ve nasb etmesi, yürütmedeki tek güce misâl olarak verilebilir. Bu noktada, Meclisi Meşveret usulüne riayet etmediği için, bazı İslâm âlimleri de onun zamanındaki icrââtlara istibdad yaftasını vurmuşlardır. Netice olarak, Abdülhamid’in devrini, bütün hak ve hürriyetleri askıya alan bir baskı rejimi manasında istibdad devri diye vasıflandırmak mümkün değildir.

İkinci olarak, Sultan Abdülhamid, 30 yıl devam ettirdiği bu idareyi kaba kuvvete dayandırmamıştır. Onu istibdad ile suçlayan İttihâdcılar, asıl kendileri kaba kuvvetle istibdad idaresini sistematik hale getirmişlerdir. Elbette ki Osmanlı zabıtası denilen polis iş başında olmuştur; hafiye tabir edilen istihbarat elemanları işe karışmıştır; ancak II. Abdülhamid, orduyu iç siyâsette asla kullanmamıştır.
Üçüncü olarak, Sultan Abdülhamid, şahsî idaresini devam ettirmek için, asla idam cezasına ve suikast sistemine başvurmamıştır. En azılı muhaliflerini bile, nadiren ve hafif hapis cezalan ile susturmak yoluna gitmiştir. Siyasi olan bütün hapis cezaları, kısa bir müddet sonra, mecburî ikamete çevrilmiştir.
Dördüncü olarak, Sultan Abdülhamid’in şahsî idaresini devam ettiren tek unsur, müstakim bir hayat yaşaması sebebiyle halk nazarında veli kabul edilerek itibar edilmesi ve bütün dünya Müslümanlarının halifesi unvanıyla çok büyük bir prestije sahip olmasıdır. Saltanat itibariyle 30 milyonu ve Osmanlı Devleti’nin temsil eden Abdülhamid, hilâfet itibariyle de 300 milyonluk bütün İslâm âlemini temsil ediyordu. Sultan Abdülhamid'in bütün İslam âleminde prestiji fevkalade kuvvetliydi. Bu durum İslam ülkelerinde gözü olan İngiltere'yi ürkütüyordu.
Beşinci olarak, Abdülhamid, icradaki gücünü sonuna kadar kullanmıştır; onun zamanında imar ve maarif alabildiğine ilerlemesine rağmen, basın ve yayına koyduğu sansür, devrinin mühim özelliklerindendir. Hele teşkil ettiği hafiye teşkilâtı, özellikle son zamanlarına doğru, can yakmaya ve lüzumsuz sürgünlere sebep oluyordu. En çok önem verdiği hususlar, birinci derecede maarif ve ikinci derecede bayındırlıktır.
Altıncı olarak, onun şahsî idaresinin devam etmesinin sebeplerinden biri de, halkın Abdülhamid zamanında hayatından memnun olmasıydı. Halk devletin iyi yönetildiğine ve meşru sahibinin elinde olduğuna gönülden inanıyordu. Onun için aleyhteki faaliyetler etkili olamıyordu. Enflasyon sıfırdı. Hayat inanılmaz derecede ucuzdu. Evler çok ucuzdu. Kendisi bütün dinî vazifelerini yerine getirdiğinden, dindar halk da kendisine çok bağlıydı. Müslümanlar, Abdülhamid’i candan sevdikleri gibi, gayri müslimler de, onun saygın bir şahsiyet olduğuna inanıyorlardı. Çünkü dünyada açlığın ve sefilliğin hâkim olduğu bir devirde, Osmanlı vatandaşı, huzur içinde yaşıyordu.
Yedinci olarak, Sultan Abdülhamid’in elbette ki muhalifleri de vardı. Bunlar şunlardır:
a) Avrupa’da tahsil gören bazı gençler ve genç subaylardır. Buna Galatasaray Mektebi gibi seçkin okullarda okuyanları da katmak gerektir. Aleyhindeki ilk propaganda yapanların, Rusya’dan gelen gençler, Avrupaî hayat yaşayan ailelerin çocukları, Arnavudlar gibi Türk olmayan aile çocukları olması dikkat çekmektedir,
b) Avrupalılar, milyonlarca Hıristiyan’ı pençesinde tuttuğu, hilâfet sıfatıyla Müslümanlar üzerindeki manevi nüfuzunu kullandığı ve güttüğü dış politika ile Hıristiyan devletleri birbirine düşürdüğü için, Abdülhamid’i asla sevmiyorlardı,
c) Filistin’i kendilerine satmadığı için Yahudiler ve Müslümanları kırdırtmadığı için de Ermeniler Abdülhamid’i sevmiyorlardı.
d) Hicaz demiryolu ve Bağdad demiryolu ile petrol bölgelerini onların elinden alan Abdülhamid, İngilizler ve Fransızlar tarafından da asla sevilmiyordu. Kısaca dinini ve vatanını sevenler, II. Abdülhamid’i seviyor; ama bu iki değere düşman olanlar Abdülhamid’i sevmiyorlardı.
Son olarak; son zamanlarda hafiye teşkilâtının olur olmaz jurnallerle bazı zulümlere girişmesi ve 30 yıldır devam eden şahsî idare devrinin ister istemez bir nevi istibdada dönüşmeye başlaması nedeniyle, Mehmed Akif gibi bazı İslâm âlimlerinin de, İttihâd ve Terakki Partisini tasvip etmemelerine rağmen, Abdülhamid’e bazı ikazlarda bulunduklarını ve hatta hürriyeti şer’iyyenin ilanı için bazı yazılar kaleme almalarını da burada kaydetmeliyiz.
Yıldız Mahkemesi, (Bir nevi Özel Yetkili Mahkemelerdir) askeri siyâsete karıştırarak Sultan Abdülaziz'i şehid eden ve sonra da bu cinâyetlerine intihar süsü veren Midhad Paşa ve benzeri canileri yargılamak üzere kurulan bir mahkemedir. 1881 yılının Temmuz ayında açıklanan kararlar gereği Midhad Paşa, Damad Mahmud Celâleddin Paşa, Damad Nuri Paşa ve bazı görevliler idama mahkum edilmiş ve ancak cezaları Hicaz'ın Tâif Kalesinde hayat boyu hapse çevrilmiştir.
Bu mahkemede verilen kararların iki ehemmiyeti bulunmaktadır: Birincisi, cinayete kurban giden Sultan Abdülaziz Han'ın katillerini yargılamaktır. İkincisi ise, İngilizlerin 5.Murad'ı padişah ve Midhad Paşa'yı da sadrazam yaparak emellerine kavuşmalarını engellemektir. Sultan 2.Abdülhamid siyasi dehasıyla iki gayeyi de gerçekleştirmiştir. Hiçbir zaman idam cezalarını da tatbik etmemiştir.
Çoğu basit sebeplerle başlayan Doğu Anadolu’daki isyanların Osmanlı Devleti’ni yıkmayı hedefleyen dış güçler tarafından tahrik edildiğinin II. Abdülhamid farkına varmıştır. 1880’deki Rum isyanı tamamen Rusların tahriki ile başlamıştır. Bu arada Fransa, Amerika, İran ve özellikle Musevilerin de yıkıcı rolleri mevcuttur. Bölgenin her şehrinde birer istihbarat merkezi (bugünün KCK’sı) gibi özel birimler açmaları ve hem Ermeni hem de Kürt isyancıları (bugünün PKK’sı) buralarda eğitip korumaları, bu tahrik edici faaliyetlerin başında gelmektedir.
Dış güçlerin bu bölücü hareketlerini gören II. Abdülhamid, çareyi İslâm kardeşliğini bölgede takviye etmekte bulmuştur. Bu gaye ile 1891 tarihli Nizâmnâmeye göre, Şark’ta Osmanlı Devleti’nin İslâm kardeşliği politikasını (Çözüm Süreci) Müslüman halka anlatmak; Ermenilerin oyunlarına gelmemek; merkezî otoriteyi tekrar temin etmek ve o bölgedeki insanları gönüllü vatan müdafileri olarak istihdam etmek gayeleriyle Hamidiye Alayları (Korucular ve Profesyonel Askerlik) denilen mahallî askerî kuvvetleri tesis ve teşkil eylemiştir. Subayları Kürd Beylerinden ve çocuklarından seçilen, Hamidiye Süvari Alayları, sadece kendi alaylarında geçerli olmak üzere askeri rütbeleri de kullanıyorlardı; ancak en yüksek rütbe albaylık idi. Doğu Anadolu’da Müslüman köylüyü koruyacak olan bu alayların kurulması sebebiyle Avrupa Devletleri kıyamet kopardılar. Ancak 1908 yılında İttihâdcılar tarafından resmen ilga edilinceye kadar devam etti. Gerçekten bugün Doğuda Müslüman halk yaşıyorsa, hayatlarını Abdülhamid’in bu siyâsetine borçlu olduklarını tarihçiler açıkça ifade etmektedirler.
Yüce Ecdadımız, Yahudilerle olan münasebetlerinde, Kur’ânın şu düstur ve ikazını gözden uzak tutmamıştır: “Andolsun ki, Yahudilerle Müşrikleri, mü’minlere düşmanlık bakımından insanların en şiddetlisi bulacaksın”.
Osmanlı Devleti’nin Filistin topraklarında uyguladığı, hukukî ve siyasî nizâmı bilmeyenler, Arap dünyasının üzerine çökmüş olan bütün felâketlerin Osmanlı hâkimiyetinin kötü bir yadigârı olduğunu savunmaktadırlar. Hâlbuki vak’a tam tersidir.
Yahudiler, Siyonizm’in kurucusu olan Theodor Herzl başkanlığında İsviçre’nin Basel Şehrinde I. Siyonist Kongresi’ni toplamışlardı. Yahudi bankerler ve zenginler, Yahudi Devleti kurmak için seferber edilmişlerdi. Avusturya Büyükelçisinin tavassutu ile Herzl 19.5.1901’de Abdülhamid tarafından kabul edildi. Herzl, 1492 yılında İspanya ve diğer Avrupa ülkelerinden Yahudi göçmenlerin Osmanlı Devleti tarafından kabul edildiğini hatırlattı ve Filistin’e yerleşmek istediklerini masumca izah etti. Eğer bu teklif kabul edilirse, Osmanlıya sadık vatandaş olacaklarını ve Osmanlı Devleti’ne milyonlarca altın yardım edeceklerini bütün dünya Yahudileri adına teklif etti. Bir gazetecinin cihan Sultanına yaptığı bu çirkin teklifi şiddetle reddeden Abdülhamid, Ermenilerden sonra Yahudileri de karşısına aldığını biliyordu. Kuvvetle Filistin topraklarına yerleşmenin imkânsızlığını gören Yahudiler, reisleri Theodor Herzl’i (18601904) bizzat Padişah’a göndererek, Osmanlı’ya karşı para silâhını kullansalar da, Padişah’tan aldıkları cevap bu silâhın da teptiğini göstermektedir: “Ben bir karış dahi olsa toprak satmam; zira bu vatan bana değil Osmanlı milletine aittir. Milletim bu toprakları kanlarını dökerek kazanmışlardır. Ne ile aldıysak onunla geri veririz”.(ilk One Minute vakası)
Sultan II. Abdülhamid, iktidarı boyunca içte; törenler, kamu yatırımları ve hayır işleriyle padişahlık kurumunun konumunu pekiştirerek, devletin ve padişahın halkın gözündeki geleneksel imajını güçlendirmeyi amaçlamıştır. Dışta ise öncelikle 1874’te 43 milyon Osmanlı lirası borcu olan devletinin uluslararası ekonomi piyasalarında güven çıtasını yükseltmek, haksız “Kızıl Sultan” veya “Korkunç Türk” imajlarına karşı her alanda ülkesini dünyada görünür kılmak, özellikle İngiliz siyasetinin Osmanlı hilafetinin meşruiyetini yıpratma çabalarına karşılık vermek temel hedefidir.
Sultan II. Abdülhamid, ülke sınırların genişliği sebebiyle halkının yaşadığı her şehirde hatta her kasabada egemenliğini görünmeden pekiştirme yoluna gitmişti. Bunun için tebaasına kendini gösterme ihtiyacını şahsı veya sureti ile değil, zengin bir imgeler (çılgın projeler) dizisi aracılığı ile karşılamayı öngördü.
1875 yılında Osmanlı bütçesinin gelir hanesinin karşısında 4.776.588 Osmanlı lirası yazılı iken bu rakam Sultan II. Abdülhamid dönemi sonunda 1910 yılında 26.015.100 Osmanlı lirasına çıkmıştı. Büyümenin temelinde liman kentleri ile taşra arasında kurulan bağ vardı. Sultan Osmanlı duruşunun içinde barındırdığı anlamlar silsilesinin hak ettiği makama yeniden erişmesi adına güçlü bir kalkınma planı yürürlüğe koydu. Önce taşrada belirli ticari merkezler belirledi. Bu merkezlerle küçük yerleşim birimlerini şose yollarla birbirine bağladı. Bu amaçla 900 km olan şose yol ağına hükmettiği yıllarda 16.000 km daha ekledi. Ardından büyük merkezler tren yolları vasıtasıyla birbirine ve liman kentlerine kolay ulaşılabilinir kılındı.
Dönemi boyunca ülkeyi demiryolu ağıyla örmeye çalıştı, 4.553 kilometre yeni demiryolu yapıldı. Şose yollarla birbirine bağlanan kentler, demiryollarıyla limana ulaştı. Fakat limanların kapasitesi üretim artışını kaldıracak boyutta değildi. 1853’te Kırım Harbi başladığı zaman İngiltere ile Fransa asker ve savaş malzemesini gemilerle İstanbul’a getirmiş ancak kıyıda bu tonajda gemilerin yanaşabileceği rıhtım olmadığı için malzemeyi karaya çıkartmakta büyük güçlüklerle karşılaşmışlardı. Ekim 1895’te Karaköy’den Tophane yönüne doğru 785 metre uzunluğunda rıhtım tamamlandı. Ardından İstanbul fizyonomisini etkileyecek ikinci bir dev proje hayata geçirildi. Haydarpaşa Limanı 4 yıl süren çalışmaların tamamlanmasıyla 1903 yılında faaliyete geçti. Sirkeci, İzmir, Antalya, Beyrut, Selanik, Trabzon, Mihaliç limanları yine bu dönemde büyük bir ekonomik programın parçaları olmaları sebebiyle yeniden inşa edildi. Sultanın üreten halkı, artık ürünlerini dünya pazarlarına ulaştırabilecek alt yapıya sahipti. Bu çabaların sonunda tahıl üretimi % 51, tütün üretimi % 191, incir üretimi % 68, fındık üretimi % 217, ipek kozası üretimi % 195 ve Adana bölgesindeki pamuk üretimi % 471 oranında arttı. Sultan Abülhamid, 1874’te 43 milyon Osmanlı lirası olan devlet borcunu 1905 yılında 2.640.000 Osmanlı lirasına indirdi. Bu arada 1882 yılında 23.380 kilometre olan telgraf hattına 1904 yılına kadar 26.336 kilometre ilave hat eklenmişti. Ülke yeniden açık denizlerde sert dalgalarla mücadele edecek güce erişmişti.
Sultanın hoşgörüsü ve ilmi hassasiyetleri aynı zamanda dünya kamuoyunda adını da görünür kılıyordu. Zoeros Paşa başkanlığında 8 Haziran 1886’da Paris’e ulaşan heyet; ülkesi adına araştırma ve geliştirme çalışmalarına destek olmak amacıyla Luis Pasteur’a o güne kadar iletilmiş en yüksek bağışı 10 bin Frank’ı sunuyordu. ABD’de “yüzyılın en büyük felaketi” sayılan 1889’da vuku bulan sel felaketi için de en kıymetli yardımı yapan yine Osmanlı Sultanıydı. 1905 Rus-Japon savaşından sonra, taraflara Salib-i Ahmer Cemiyeti aracılığıyla sağlık harcamalarında kullanılmak üzere 10 biner frank maddi yardım iletilmişti.
Sultan Abdülhamid döneminde anıtsal kamu yapıları kentin topografyasına hâkim mevkilere konumlandırılmışlardı. Kışlalar, çeşmeler, hastaneler, okullar, hükümet binaları, saat kuleleri, anıtlar, sur dışındaki tepelere, meydanlara, nehir kenarlarına yerleştiriliyor, boyutları, süslemeleri ve tarzları ile devletin gücünün, modernliğinin görsel ve fiziksel temsilleri olmaları amaçlanıyordu. Bu yapılar kentsel mekânı yeni sosyal ve siyasi anlamlarla biçimlendiriyorlardı. Bu dönemde inşa edilen Sirkeci garı, Avrupa’dan gelen yolcuları bir şark havası içinde karşılarken, Haydarpaşa Garı Asya’dan gelen yolculara Avrupai yüzünü gösteriyor, böylece, Osmanlı başkentinin Doğu’yla Batı’nın kesiştiği nokta olduğu romantizmi vurgulanmış oluyordu.
Bu amaçla Sultan Abdülhamid’in 33 yıllık iktidarı boyunca “gerek tarz-ı inşaat ve gerekse etraflarına tamamen hâkim olmaları cihetiyle hükümet-i Osmaniye’nin şan ve şerefine layık surette inşasına” emriyle 72.780.000 Osmanlı lirası harcama yapılarak, 1.552 adet millî tesis inşa edilmişti. Bu yapılar listesine bizzat kendi tahsisatıyla Hazine-i Hassa’dan yaptırdığı Yıldız, Ertuğrul, Orhaniye, Cihangir, Adalar Hamidiye, Hidayet Camii ve Şişli Etfal Hastanesi gibi sayıları yüzleri ifade eden hayır eserleri dâhil değildi.
Odasına şimendifer resimleri astıran Sultan Abdülmecid kadar teknoloji düşkünü olan Sultan II. Abdülhamid; 19. yüzyılın son yıllarında, sırtındaki borç kamburundan kurtulmuş, Yunan Harbinden galip çıkmış, tersanelerinde dünyanın ilk torpido atan denizaltısını yaptıracak kadar gözünü ufuklara dikmiş bir imparatordu. Çiftçisi makineli tarıma geçiyor, Hamidiye tesislerinde olduğu gibi su kurulan pompa istasyonları aracılığıyla evlere kadar iletiliyor, inşa edilen gazhanelerle meskenler ve sokaklar aydınlanıyor, modern vapurlarla kentlerin kopuk bölgeleri birbirine bağlanıyor, kurulan yeni tramvay hatları ile Osmanlı insanı yeniden bir imparatorluk şehrinde yaşadığı hissine kavuşuyordu.
Velhasıl. “Hasta adam” yeniden ayağa kalkıyordu.
Bu sebeple Bouvard, İstanbul’a davet edildi, bu sebeple Arnodin elinde devasa köprü tasarımlarıyla, Gavand yenişehir projesiyle, Strom ve Preault tüp geçit çizimleriyle Yıldız Sarayı kapısında belirdi. Bu sebeple Hollzman, Mösyö Moray, Karabet Efendi metro yapımı için Dersaadet’te rekabet hâlindeydi. Bu sebeple Sarkis Balyan bir kanalla Haliç’i Karadeniz’e, köprüyle Büyükada’yı Heybeliada’ya bağlamayı önerdi. Bu sebeple Osman Hamdi Bey ve İbrahim Bin İyad Taksim-Kabataş fünikülerini inşa etme fikrindeydi. Bu sebeple Süveyş Kanalı ve alternatif kanal projeleri geliştirildi.
Bütün bu gelişmeleri yakından takip eden İngiltere, Abdülhamid aleyhine oyunlar tertiplemekte ve İmparatorluğa yakın isimleri, Müslüman gurupları, muhalifleri, basını ve istihbaratı kullanarak halkı Sultana düşman etmektedir. Bunun için İngilizler, masonların başını çektiği milliyetçiliği temsil eden ve batı hayranı olan Osmanlı Terakki ve Müslüman gurupları ve İslam birliğini temsil eden İttihat Cemiyetleri’ni Paris’e davet ederek birleşme telkininde bulunmuş ve cemiyetler, İnciraltı ve Onikiler toplantısı adıyla anılan, mason lobilerini örnek alarak tertip edilen iki gizli toplantı ile birleşerek İttihat ve Terakki Cemiyetini kurmuşlardır. (Devamı gelecek)
Kaynak: Bilinmeyen Osmanlı, Yitik Osmanlı Projeleri
Cumartesi, Ocak 04, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: