(III) GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ BUGÜNKÜ ZAMAN, SULTAN ABDÜLHAMİD HAN OLUR BAŞBAKAN ERDOĞAN

İTTİHAD VE TERAKKİ CEMİYETİ
Geçmişin İttihad ve Terakki Cemiyeti, o dönemde milliyetçiler, şeriat isteyen Müslüman guruplar, batıyı savunan modernist masonlar gibi birbirine zıt gibi görünen, fakat Abdülhamid’i tahtan indirme gayesiyle dış güçler tarafından bir araya getirilmiş, İngilizlerin kurduğu bir cemiyetti. Ancak bu cemiyetteki vatanseverler esas amacın Osmanlıyı bitirmek olduğunu çok geç anlamıştı. Hatta öyle bir propaganda çalışması yürütmüşlerdi ki, büyük Mütefekkir Mehmet Akif ve İslam Âlimi Bediüzzaman bile bu oyunun gerçek yüzünü anlayıncaya kadar Cemiyete destek vermişlerdi.
Son 200-250 yıldır tüm dünyayı yöneten ülkedir Britanya (Biz ona yanlışlıkla hep İngiltere demişiz). Britanya ve onun bal yapmaz Kraliçeleri; Avustralya, Yeni Zellanda, Kanada, Güney Afrika gibi adını sayamayacağım bir çok ülkeyi siyasal ve kültürel hegamonyası altına aldı.
İslam düşmanlığı Britanya'da eskiden beri vardı, ta ki ne zaman bunu dikkatli ve özenli kullanabileceği 1800'lü yıllara gelinceye değin gizli gizli yaptı. Arabistan'da hain vâhhabi mezhebini kuran İngiliz ajanlarıdır. Bu mezhep sayesinde İngiltere Mekkeyi kuklası Suudi Kral üzerinden işgal edebilmektedir. Bu da Arap Baharının neden oralara vurmadığını açıklamaktadır.
İngiltere, II. Abdülhamid döneminde de sinsi planlarını hep icra etti. Bir yandan Abdülhamid’le güler yüz politikası güderken bir yandan da onun kuyusunu kazdı.

Abdülhamid’de boş durmadı, dünyanın en iyi hafiyelerini İrlanda'ya yollayıp IRA'nın temellerini attı. İngiltere bu sorunla yıllarca uğraştı. Buna mukabil bir kin devleti olan İngiltere geçtiğimiz yıllarda PKK'lılarla Kuzey İrlanda'da görüşme noktası olarak Abdülhamid'in ajanlarının IRA militanlarıyla görüştüğü tarihi mekânı seçti. Ayrıca büyük müttefiki ve ağabeyi ABD ve uşağı İsrail’le birlikte bu ülkelerin gizli örgütlerini ve finansal çevrelerini kullanarak, Türkiye’den bazı gazeteci, işadamları ve marjinal örgütleri destekleyerek, küresel krizlere rağmen ilerleyen Türkiye Cumhuriyetini yıkmak için değişik ülkelerde toplantılar düzenlemişlerdi. Ardından Türkiye'de 'GEZİ' direnişi adı verilen Taksim ayaklanmaları tertiplendi.
16 Mayıs 2008 tarihli Vakit Gazetesinin haberine göre; “Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, “Türk Masonları'nın zaferi” diye niteledikleri II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesiyle sonuçlanan II. Meşrutiyet'in ilanının 100. yılı olan 2008 yılını “Hürriyet, Eşitlik ve Kardeşlik” yılı ilan etmelerinden sonra etkinliklerini Avrupa Mason Buluşması adı altında (EME 2008) yapmaya hazırlanıyor. Bu amaçla, 2008 yılı Ekim ayında İngiltere ve Belçika’da yapılan Mason buluşmalarında Türkiye Masonları etkinliklerde Abdülhamit’in tahttan indirilmesinde rol oynayan Mason ataları için bir anma töreni düzenledi ve II. Meşrutiyet’in nasıl ilan ettirildiği, ardından Abdülhamit’in nasıl tahttan indirilerek 1909’da da Türk Masonluğu'nun yasal zemine kavuştuğu anlatıldı. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası, bütün bağlı kuruluşlarına II. Meşrutiyet'in 100. yıl kutlamalarının 2008 boyunca çeşitli etkinliklerle kutlanması talimatı vermesinden sonra, ülke çapında çeşitli localar tarafından kutlama programları düzenlendi. Bu doğrultuda “Meşrutiyet defileleri”, kitap tanıtımları, konferanslar ve benzer etkinlikler düzenlendi.” Bu toplantılar 2005’te EME2005 adıyla İstanbul’da ve geçen ay 2 Kasım 2013’te de Cumhuriyetin 90. yılı kutlamaları adıyla Ankara’da JW Marriot Otelde yapıldı. Kimlerin katıldığı ve nelerin görüşüldüğü her zaman olduğu gibi gizli tutuldu.
Sonuçta yaşanan birçok toplumsal olayla birlikte özellikle çözüm sürecini baltalamak üzere PKK ve KCK’yı desteklemeleri, Muhsin Yazıcıoğlu'nun şüpheli ölümü ve Hrant Dink suikastı, Hakan Fidan'ın MİT müsteşarlığına itirazlar, Gezi ayaklanmaları ve son alarak 17 Aralık’ta başlayan yolsuzluk yaftası ile ekonomiyi istikrarsızlaştırma ve iktidarı düşürme operasyonlarına start vermişlerdir. Bu oyunların şifrelerini çözebilmek ve ülke barışına katkıda bulunmak adına aynı ülkelerin geçmişte yaptığı oyunları bilmek gerekir.
1908 yılında Abdülhamid’in şahsî idaresi 30. Yılını bulmuştu. Bu idarenin devlet ve millet açısından müreffeh ve felâketsiz, ama özellikle son zamanlara doğru kısmen baskıcı bir yapıya büründüğünü biliyoruz. İktidarın uzaması, az da olsa bazı baskıların yapılması, Anayasanın sadece Meclis ve seçimlerle alakalı maddelerinin yürürlükte olmaması ve en önemlisi de iç ve dış düşmanların Abdülhamid aleyhine ittifak etmeleri, yeni bir muhalefet hareketinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur ki, bunlar Midhad Paşa hayranı olan İttihâd ve Terakki Cemiyeti mensuplarıdır. Eskiden beri devam eden Yeni Osmanlılar Hareketinin aşırı fikirleri, Abdülhamid zamanında engellenmişti.
Osmanlı Devleti’nin dünya siyaseti üzerindeki etkinliğinin azaldığını gören Mehmet Akif gibi İslâmı esas alan bazı mütefekkirler, Türk milliyetçiliğini esas alan Ziya Gökalp gibi edibler ve hatta Osmanlıcıyım diyen bazı yazarlar, istemedikleri halde Abdülhamid aleyhtarlığında ittifak eder gibi göründüler. İttihâdcıların aksine, özellikle Osmanlıcılar ve İslâmı referans alanların hedefi, hastalanmış olan mevcut rejim yerine, şeri hürriyetin sınırları içinde kalan meşrutî bir hükümetle yaralan sarmaya gayret etmekti. Ancak maksat ne olursa olsun, neticede hepsi de, Abdülhamid muhalifi gibi gösterilmeye çalışılıyordu. 1908’de 66 yaşına gelen Abdülhamid, içten ve dıştan yapılan baskılarla yorgun düşüyor ve yeni bir anayasa için hazırlıklar yapmanın zamanı geldiğine inanıyordu. Muhalifler, 1876 Kanunı Esâsi’sinin devleti parçalayacağını göremiyorlardı. Halbuki Abdülhamid’in bütün derdi buydu.
İşte böyle bir ortamda, 1890 yılında Harbiye ve Askerî Tıbbiye talebeleri tarafından Abdülhamid’e muhalif gizli ve siyasi bir cemiyet İttihâd ve Terakki adı altında kuruldu. 1897’de bu cemiyet dağıtıldı ise de, üyeleri Paris’e kaçtı ve az da olsa Ahmed Rıza Bey başkanlığında faaliyetlerine devam ettiler. Batı, Ermenilerin Kızıl Sultan diyerek yaftaladığı Abdülhamid’in aleyhinde faaliyet gösteren bu cemiyete yine kucak açtı. Yahudilere yurd vermediği için Siyonist teşkilâtlar da onun aleyhindeydi. Ama dünya Müslümanlarını temsil eden Abdülhamid, uzun yıllar tahtta kalmak uğruna Müslümanların aleyhine olan bu işleri yapamazdı. Avrupalılarla işbirliğine giren İttihâdcılar, Arapça, Fransızca, İngilizce, Ermenice ve Arnavutça olarak çıkardıkları gazetelerle, Abdülhamid aleyhinde her türlü çirkin iftiraları yaymaya başladılar. Bunları teker teker tetkik eden Prof. Şükrü Hanioğlu, “Bazen ilim adına okumaktan utanacak kadar edepsiz ithamları görüyorum” demektedir. Tarihçiler, bu basında yer alan ithamların % 1’ine bile inanmamaktadırlar. İngiliz Ali Bey’in oğlu Ahmed Rıza Bey’in Paris’te çıkardığı Meşveret Gazetesi bunların en meşhurlarındandı. Ahmed Rıza Bey, Cumhuriyet döneminde ve hem de Cumhuriyet Gazetesinde yazdığı hatıralarında, Abdülhamid hakkında adıgeçen gazetelerde yazdıklarından pişman olduklarını ve onu tanıyamadıklarını itiraf ettiği gibi, 1918 sonlarında vatanlarını terk eden Enver, Tal’at ve Cemal Paşalar gibi İttihâdcıların liderleri de benzeri itirafları yapmışlardır.1899 yılında Damad Mahmûd Celâleddin Paşa, oğulları ile birlikte Brüksel’e giderek Abdülhamid aleyhtarlarına katıldı. Arkasında İngiltere olan ve bazı şahsî menfaatler yatan bu adamın misyonunu oğlu Prens Sabahaddin Bey devraldı. Avrupalılar gittikçe dozunu arttıran bu harekete Jön Türkler (Genç Türkler) diyorlardı. Bediüzzaman’ın yerinde ifadesiyle bunlardan bazılarına Şeyn Türkler (Çirkin Türkler) demek gerekiyordu. Şubat 1902’de Paris’te Ahrârı Osmaniye Kongresi yapıldı. Osmanlı Devleti’nin aleyhinde olan müslim gayri müslim bu kongreye herkes katılmıştı. Prens Sabahaddin Bey’in şuursuzca ortaya attığı âdemi merkeziyet fikrinden ilham alan Kongre, Osmanlı Devleti’nde milliyet esasına göre mahalli muhtariyetlerin kurulmasını öngörüyordu. Bu, Ermenistan, Kürdistan, Rum Pontus ve benzeri yeni devletlerin kurulması demekti. Prens Sabahaddin Abdülhamid’i Ermeni Katili diye itham ederken, dinle alakası olmayan Tevfik Fikret de, Abdülhamid’i bomba ile öldürmek isterken öldürülen Ermeni komitecilerine ağıtlar yakan şiirler yazıyordu. Midhad Paşa’nın oğlu Ali Haydar Bey gibi, bu kadarına isyan ederek kararları imzalamayan vatanperverler de aralarında vardı.
İttihâd ve Terakki Partisinin sloganı Fransız İhtilalinden tercüme edilen "hürriyet, adalet, müsavat ve uhuvvet" idi. Ancak hiç bir zaman bu esaslara uymadılar. Bunların memlekete yaptıkları zararları şöylece özetlemek mümkündür:
a) Ordu siyâsete alet edildi ve bu kötü adet Cumhuriyet döneminde de devam ettirildi. Onlar bazı makamları elde ettiler; ama devlet ve memleket kaybetti,
b) Orduyu İttihâdcı (Halaskar) ve muhalifler diye böldüler; bu yüzden Balkan Harbi kaybedildi. Çünkü bölünen ordular zafer kazanamazdı,
c) Türk milletine siyasi demagojiyi İttihâdcılar yerleştirdi. Halkı ikiye böldüler. Muhaliflerine mürteci demeye bunlar başladı,
d) Abdülhamid’in icra ettiğini iddia ettikleri istibdadı tek kişi temsil ediyordu, onu iktidardan almakla istibdada son verilebilirdi; İttihâdcıların istibdadını ise tek kişi temsil etmiyordu. Kanlı, suikastlı, sehpalı, devletin temellerine dinamit koyan ve orduyu kullanan oligarşik bir istibdad devri başlamıştı. Artık devlet, Tal’at-Enver-Cemal üçlüsünün başını çektiği oligarşik istibdadla idare ediliyordu.
İttihâd ve Terakki’nin fikrî yapısını iki safhada değerlendirmek mümkündür:
Birinci safha, İttihâdı anâsır sloganı ile hürriyet, müsavat, modernleşme, gelişmişlik ve refah müdafii olan bir anlayıştır ki, biraz evvel bunu kısaca açıklamıştık. Buna kısaca, Namık Kemal’in anladığı manada bir Osmanlıcılık diyebiliriz. Ancak bunu becerebildiklerini söyleyemeyiz.
İkinci safha ise, tam manasıyla Turancı milliyetçilik felsefesidir. 1913 yılından itibaren bu felsefe hâkim olmaya başlamıştır. Zaten bu safhada Ziya Gökalp de partinin Genel Sekreteridir.
İttihâd ve Terakki Cemiyeti içinde cereyan eden çeşitli görüş ve fikirlerin tamamı iki kola ayrılıyordu:
Birincisi; Maalesef, tamamen batı taklitçisi, mason, farmason ve hatta Osmanlı ve din düşmanı grubudur ki, Osmanlı Devleti’ni Avrupalı devletlere şikâyet edecek kadar alçalan ekip bunlardır. Bunların içinde Tevfik Fikret gibi tamamen dinsiz olanlar; Prens Sabahaddin gibi İngilizlerin oyuncağı haline gelecek kadar basiretsiz olanlar; Ermeni, Sırp ve Yunanlılar gibi tamamen gayr-i müslim olanlar bulunmaktadır.
İkincisi; Hamiyet, milliyet, hürriyet ve müsavatı gerçek manada müdafaa eden Ahrâr grubudur ki, sonradan Ahrâr Fırkası adı altında İttihâd ve Terakki’den ayrılmak istemişlerdir. Ahmed Rıza Bey, Enver ve Niyazi Beylerin bu manada İttihâdcı olduklarını ve ancak birinci grubun esiri olduklarını düşünüyoruz.
Bu ikinci gruba mensup olan hakiki hürriyetperverler (Mehmet Akif ve Bediüzzaman gibi), daha sonra Abdülhamid’e yaptıkları zulümlerden pişman olmuşlar ve kusurlarını itiraf etmişlerdir.
Maalesef, II. Meşrûtiyet’in kurulmasından sonra, İttihâd ve Terakki’nin içinde hâkim olan kuvvet birinci grup olmuştur. Hakiki hürriyetçiler iki defa hükümetin başına geçtikleri halde, birinciler tarafından çeşitli oyun ve entrikalarla devrilmişlerdir. İşte Mehmed Akif ve Bediüzzaman gibi İslâm âlimlerinin kendilerine nasihat ettikleri İttihâdcılar grubu, Ahrâr denilen ikinci gruptur.
31 Mart Vak’ası diye tarihe geçen bu olay, 14 Nisan 1909 gününe rastlamaktadır. Tarihçiler, bu olayın, kendi zulümlerini örtmek isteyen İttihâdcıların, II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesini temin etmek için, İngiliz Gizli Servisinin yardımı ile ve İngilizlerin aleti olarak tertipledikleri bir hadise olduğunda ittifak etmişlerdir. Ancak suçun, samimi Müslümanlara yıkılması için, “şerî’at elden gidiyor” gibi bir kısım dinî sloganlar kullanılmış ve dindarlara hücum planları hazırlanmıştır.
İttihâdcılar, kendilerinin tertipledikleri bu olayı dindarları mürteciler diye suçlayarak onlara yıkmışlardır. Bu olayı kendileri tertip etmelerine rağmen, ısrarla olayın bir irtica hadisesi olduğunu ifade etmeleri, günümüze kadar gelen devlet ile milletin arasını açma âdetinin kötü bir başlangıcı olmuştur.
Tahrik ve tertipler sonucu isyan eden cahil askerlere, kendileri gibi cahil olan hamallar ve sağını solunu ayırt edemeyecek kadar ahmak olan bazı dindarlar da katıldı. Zaten İttihâdcıların muhalifleri de böyle bir fırsat bekliyorlardı. Onlar da akıllı hareket edemediler. İş, çığırından çıkmıştı. Bediüzzaman başta olmak üzere, bir kısım basiretli İslâm âlimleri, askerlere ve hamallara, bunun bir oyun olduğunu ve oyuna gelmemeleri gerektiğini ikaz ettiler. Hatta Bediüzzaman, bir nutuk ile sekiz taburu itaate getirmişti.
Peki, 31 Mart Vakasının sebepleri nelerdi?
A) Bu olayın asıl sebebi, İttihatçıların yaptıkları zulüm ve istibdattı. İttihatçılar, tam bir zorba kesilmişlerdi ve muhaliflerini sokaklarda öldürecek kadar azıtmışlardı. Mesela, İsmail Mahir Pasa, muhalif gazetecilerden Ahmed Samimi ve Hasan Fehmi Bey İstanbul caddelerinde açıkça öldürüldü ve faili meçhuller artmaya başladı. Sultan Abdülhamid, Meşrutiyet gereği icraya karışmıyor ve sadece temsil vazifesini görüyordu. Devlete daha çok hâkim olmayı isteyen İttihatçılar, yabancı devletler tarafından Abdülhamid’e karşı bir şeyler yapmaya zorlanıyorlardı. Onlar için tek hedef, gölgesinden dahi korktukları Sultan Abdülhamid idi.
B) Osmanlı Devleti’ni yıkma planlarının yapıldığı Meclis’teki vekillerin değişmesi için, millet tam manasıyla kaynıyordu. Ermenistan ve Rum Pontus tartışmalarıyla uğraşan Meclis’teki vekillerden halk rahatsızdı.
C) İcradan uzak tutularak köşesine çekilmeye mecbur edilen Sultan Abdülhamid’in yeniden devlet ve millet lehine harekete geçmesini arzu edenler vardı. Çünkü İttihatçılar, İngilizlerin maşası gibi, onu tahttan indirmek için meşgullerdi.
D) Asker siyasete karışmıştı. Aldığı askeri ve dini terbiyeye aykırı isler yapmaya başlamıştı. Mesela Selanik ve Manastır’dan İstanbul’a getirilen III. Orduya ait subayları fiyakasından halk ve diğer ordu mensupları yaka silkmeye başlamışlardı. Bununla kalmayıp İttihadcılar, İstanbul’u korumakla görevli I. Orduyu tahkir ederek, III. Ordunun Selanik’teki tümeninden nigahbân-i hürriyet ve muhafız-i meşrutiyet adıyla avcı taburlarını İstanbul’a sevk ettiler.
E) Hasan Fehmi Bey basta olmak üzere, faili meçhul olayların artması milleti tedirgin ediyordu.
F) İttihatçılar kendilerine muhalif gördükleri subayları ve hatta askerleri kadro dışı ediyorlardı; açıkça bir tasfiye hareketi başlamıştı. Bu durum da ciddi bir gerginlik sebebiydi.
G) Hürriyet adi altında her türlü ahlaksızlık serbest hale gelmişti. Açıkça Şer-i şerife aykırı işleri yapan İttihatçılara karşı, halkta ve özellikle de sağını solundan ayıramayan Derviş Vahdet gibi bazı dindarlarda, idareye karşı bir nefret oluşmaya başlamıştı.
H) Bütün bu sebeplerin bulunduğu bir ortamda, özellikle 24 Temmuz 1908–14 Nisan 1909 tarihleri arasında, her iki tarafa ait gazeteler, gerginliği artırıcı yayınlar yapıyorlardı. Partiler, sanki bir iç savaş olacak gibi fedai yazmaya başlayan cemiyetler kurmaya başladılar. İttihatçılar, zafer sarhoşluğuyla baskı ve zorbalıklarını daha da artırmaya başladılar. Sinirsiz hürriyet anlayışı, askerlere kadar aşılandı ve erler subaylara itaat etmez hale geldiler. Dine ve ahlaka aykırı bazı şeyler, askerlere telkin edilmeye başlandı. Orduda itaat ve ahlak bozulmaya başlayınca, dinde hassas ama muhakeme-i akliyede eksik olan bazı nâdânlar, iyilik yapıyorum zannıyla bazı fitne tohumlarını ekmeye başladılar. Hürriyetin yanlış anlaşılması ve tatbik edilmesi sonucunda, devletin idaresi cahillerin elinde kaldı ve herkes kendi başına hareket eder hale geldi. İstanbul serseri mayınlarla dolu bir hale gelmişti.
İşte İngiliz Gizli Servisi’nin tahrikleriyle hareket eden İttihad ve Terakkiciler, 31 Mart 1325 günü yani 14 Nisan 1909 tarihinde, gergin durumu fırsat bilerek tertiplerini fiiliyata dökmeye karar verdiler ve III. Ordudan getirdikleri avcı taburlarına mensup neferlerin fişeğini patlattılar. Baslarında tek bir subayın dahi bulunmadığı ve sadece başçavuş ve çavuşların komuta ettiği bu erler, “Şeriat isteriz” deyi isyan ettiler. Ayasofya ve Sultanahmet Camii önlerinden toplanan kalabalık, Sadrazam Hüseyin Hilmi Pasa ile Meclis-i Meb’usan Reisi Ahmet Rıza Bey’in azlini ve bütün İttihadcıların sürgün edilmelerini istiyorlardı. Yukarıda zikredilen sebeplerden dolayı, isyan eden askerlere, basta hamallar olmak üzere her çeşit insan karışmıştı.
Görünürde İttihatçılara karşı, şeriatı ve onun teminatı olan Abdülhamid’i kurtarmak için yapılmış bir isyandı. Ancak tamamen İttihadcıların ve İngiliz Gizli Servisi’nin, Abdülhamid’i tahttan indirmek ve bu arada dindar halkı da ezerek gözdağı verilmek için yapılmış bir tertipti. Bu serseri mayın gibi isyan eden askerler, İttihadcıların ileri gelenlerinden Ahmet Rıza Bey zannederek Adliye Nâziri Nâzım Paşa’yı ve Gazeteci Hüseyin Cahit zannıyla da Milletvekili Emir Şekib Arslan Bey’i öldürdüler. Sultan Hamid, II. Tümen kumandanını çağırarak âsileri dağıtmasını istedi; ancak Padişah’ın talimatını dinlemeyen komutan Ordu Komutanından emir almadığını söyleyecek kadar alçalmıştı. Maalesef ittihatçı olan ve sonradan bu haline çok pişman olan Mahmut Muhtar Pasa ise, emir vermemekte direndi. Daha sonra isyan eden bu cahil askerlere, kendileri gibi cahil olan hamallar ve de sağını solundan fark edemeyecek kadar ahmak olan bazı dindarlar da katildi. Zaten İttihatçıların muhalifleri de böyle bir fırsat bekliyordu. Onlar da akilli hareket edemediler. Is, çığırından çıkmıştı. Bediüzzaman basta olmak üzere, bir kısım akıllı İslam âlimleri, askerlere ve hamallara, bunun bir oyun olduğunu ve oyuna gelmemeleri gerektiğini ikaz ettiler. Hatta Bediüzzaman, bir nutuk ile sekiz taburu itaate getirmişti.
İttihatçılar, İngilizlerin aleti olmuşlar ve bütün Müslümanların ümidi haline gelen Abdülhamid’i indirmekten başka gaye gütmemişlerdir. Bu olayı kendileri tertip etmelerine rağmen, ısrarla bir irtica olayı olduğunu ifade etmeleri, günümüze kadar gelen devlet ile milletin arasını açmak âdetinin kötü bir başlangıcı oldu.
Fırsatı ganimet bilen ittihatçılar, olaylar büyüyünce, Selanik’ten Hareket Ordusu adini verdikleri kuvvetleri, Padişah’ı kurtarmak gibi yalancı bir sloganla İstanbul’a sevk etmeye başladılar. Bu hareket ordusunun sadece kumandanı olan Mahmut Şevket Pasa Müslüman ve Türk’tü. Askerlerin çoğu, yağmacı ve Müslüman katili olan Makedonyalılardı. Tam bir çapulcu ordusuydu. Olayın vahametini anlayan İstanbul’daki generaller ve özellikle I. Ordu Komutanı Nazım Pasa, Sultan Abdülhamid’e müdahale etmeleri gerektiğini anlattılarsa da, Müslüman Müslüman’a kırdırmayacağını söyleyen Padişah, onlara gerekli talimatı vermedi. I. Ordu Kumandanı Nazım Paşa’ya, Hareket Ordusu’na silah çekmemeleri için yemin bile ettirdi. 25 Nisan’da Hareket Ordusu, Yunan ordusu gibi davrandı ve Yıldız Sarayı’nı yağmaladı. Kütüphane dışında Padişah’ın altın arabasını bile parçalayıp götürdüler. Daha sonra da 27 Nisan 1909’da Meclis-i Umumi’yi toplayarak Abdülhamid’i hal’ kararını silah zoruyla çıkardılar. En önemli ithamları, 31 Mart Vakasını tertip etmekle suçlamak idi. Hâlbuki bu tamamen yalandı. I. Orduya talimat vermemekte direnen Padişah, Müslüman Müslüman’a kırdırmakla itham ediliyordu.
Kısaca 31 Mart Olayı, İttihâdcıların tertipledikleri bir fitneydi; ancak muhalifleri olan Kâmil Paşazade Said Paşa, İsmail Kemal Bey, muhalif gazetecilerden Mizancı Murad ve Volkan Gazetesi başyazarı Derviş Vahdeti gibi bazı safdiller de durumdan faydalanmak uğruna ateşe körükle gittiler ve fitne ateşini söndürmek yerine daha da alevlendirdiler. Neticede düşmanlar kâr etti; devlet, millet ve din zarar etti. Çünkü kurulan Divan-ı Harb-i Örfî çok masumları idam sehpalarında sallandırdı. Din düşmanı kesimlerin eline de tam bir irtica sermayesi verilmiş oldu. Bediüzzaman gibi allâmeler bile, 31 Mart Olayı ile suçlandılar; ama sonradan beraat ettiler. (Devamı Gelecek)
Kaynak: Bilinmeyen Osmanlı, Yitik Osmanlı Projeleri
Pazartesi, Ocak 06, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: