BATILILAŞMA MI, MODERNLEŞME Mİ?


Avrupa Birliği yolunda Türkiye serüveni gitgide hızlanırken derinleşiyor. Türkiye modernleşiyor, teknolojik alt yapısıyla, eğitim politikası, bayındırlık, ulaşım ve ekonomi politikalarıyla, demokrasisiyle bunu göstermeye gayret ediyor. Peki Türkiye gerçekten modernleşiyor mu, yoksa batılılaşıyor mu? Geçmişini, kültürünü ve batı karşısında tuttuğu potansiyel din gücünü terk mi ediyor?
Meselâ Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Yeni Dünya Düzeni'nde siyasetin yönünü belirleyen önemli etkenlerden birisi uygarlıklar arasındaki çatışmalardı. Bu çatışmaların soğuk savaş sonrasına rastlaması tesadüf müydü? Yoksa İslam dünyasına karşı soğuk savaş stratejisi mi başlatılmıştı? Komünizmin çökmesinden sonra Batı'nın karşısında tek potansiyel güç, İslam mıydı? Türkiye, İslam Dünyasının en güçlü paydaşı ve İslam Medeniyeti eksenli uygarlıkların mirası olmasına rağmen Batının onu kabul etmesi şüpheleri üzerine çekmesi bakımından sorduğumuz sorularla çelişmiyor mu?
Bu soruların cevapları günler dolusu araştırma ve sayfalar dolusu sonuçlar doğurur, ancak ülkemizin bugüne geldiği noktada Osmanlı’dan günümüze batının etkisi ne oldu veya batı örneği modernleşme için tek alternatif mi sorusuna cevap aramaya çalışacağım. Avrupa Topluluğu, Avrupa kültürü ve Batı Hıristiyanlığının paylaştığı temele dayanır. Buna karşın, İran, Pakistan, Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Özbekistan ve Afganistan gibi Arap olmayan 10 müslüman ülkeyi biraraya getiren Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'nın temelini de kültür ve din teşkil ediyor. Ama kendi halinde bir ülke olan Japonya, kendine has bir toplum ve uygarlık olduğu için Doğu Asya'da buna benzer bir ekonomik birlik sağlayamadı.
Japonya, Singapur, Tayvan, Güney Kore gibi birçok Doğu Asya ülkesi Batılı olmadan modernleştiler ve çok zenginleştiler. Başarılarının kaynaklarını düzen, disiplin, aile sorumluluğu, çok çalışma, toplumculuğun bireyselliği bastırması, kanaatkarlık olarak gördüler. Bunlara zıt değerler olan bencillik, şüphecilik, bireycilik, otoriteye saygısızlık, düşük eğitim ve yaygın suç işleme gibi değerler, Batı'ya has özelliklerdi.
Mesela batılı bazı siyaset bilimciler, her şeye zanla yaklaştıklarından "ABD yıkılmak istemiyorsa her zaman yeni bir düşman bulmak zorunda" tezini attılar ve bu düşmanın 11 Eylül 2001'de bulunduğunu düşündüler. Tezlerini güçlendirirken "Usame bin Ladin, Batı uygarlığına, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etti. Dünyadaki müslüman topluluklar Bin Ladin'in peşinden giderse, bu 'uygarlıklar çatışması’ anlamına gelir” dediler. Halbuki bu tezleriyle kendileri uygarlıklar çatışmasını başlattılar ve güya saklamaya çalıştıkları Ortadoğu’daki Arz-ı Mevud emellerine alet ettiler. Bu çatışma ortamında dünyaya batının, modernizmin medeniyet çekirdeği olduğunu, buna karşılık İslam’ın, Müslümanlığın gerici, anti demokratik, çağdışı ve terör yanlısı bir sistem olduğunu yaymaya çalıştılar.
Geçmişte de bu tür oyunlar aynı siyasi bilimcilerin dedeleri tarafından sürekli oynanmış. Örneğin Osmanlının çöküşü hep 1800’lü yılların sonları, 1900’lü yılların başları olarak nitelenir ve koskoca imparatorluğun parçalanma süreci anlatıla gelir hep. Ama 1900'lü yılların başları Osmanlıyı siyasal anlamda çöküşe götürmüştü, ama bana göre siyasal çöküşe sebep olan ahlaki, ekonomik ve kültürel çöküş 1700’lü yıllarda Osmanlının Lale Devrinde (zevkin ve kültürel girişimlerin 12 yıllık simgesi olarak nitelenen) batıya gönderdiği bilim adamlarımızın Avrupa kültürü sanatı ve ordusu örnek alınarak kopyalama yenilikler ortaya çıkarmasıyla başladı. Bilindiği üzere Osmanlıda mutlak güç padişahın elindeydi. Yani padişahın siyasal dizginleri elinde tutması sözünün kanun olması Osmanlı siyasal anlayışında devlet kurumlarının düzgün işlemesini sağlıyordu. Ancak Avrupaya açılmanın sonrasında oluşan değişimle birlikte 18.yy’da dışa dönük genişleme siyasetinden uzaklaşılmış padişahın mutlak gücünden söz etmek mümkün olmamıştır. Lale Devri sonrasında, giden bilim adamlarımız beyinleri uyuşmuş bir halde, batının şehevi, müzikli, eğlenceli, vurdum duymaz edasıyla kavrulmuş, ilimlerini batıda bırakmış bir vaziyette dönüp, Dolmabahçe sarayları, Sadabat köşkleri ile medeniyeti yaşayalım fikriyle bir dizi ekonomik ve sanayi tedbirleri almışlardır. Bunlardan birisi bugünkü adıyla IMF olan ve 1854 yılında Avrupa da kurulan Düyunu Umumiye komisyonundan borç para alma politikasıdır. Bunun karşısında bu borçları takip edebilecek Islahatı Maliye komisyonu oluşturulması ve gelen paraların Islahatı Maliye komisyonunu yürüten batılı, devşirme bürokratların iç etmesidir. Bu bürokratlar mali zekalarıyla transfer edildiklerinden padişahlar üzerindeki yaptırım güçlerini kullanarak, saraylar, köşkler, yalılar yaptırarak, ülkenin gidişine yeni bir yön vermişlerdir. Artık Osmanlı yeni bir değişim sürecine girmiş Avrupalılaşmaya “Batılılaşmaya” başlamıştır. Osmanlı’da artık savaş yoluyla genişleme değil diplomasi yoluyla iyi geçinerek barış amaç ediniliyordu. Bir savaştan kaçan Osmanlı birdenbire kendini başka savaşların içinde buluyor Rusya ile başlayan ilk mağlubiyeti diğerleri izliyordu. 1730 yılında Patrona İsyanı ile Lale Devri kapanmış; ancak Osmanlı kurumlarının Batılı örneklere göre düzeltilmesi devam etmiştir. Ve 1900’lü yıllara gelindiğinde ekonomik, sınai ve savunma gücü olmayan Osmanlı dağılmış, küçülmüş ve batılılaşmış halde parçalanmayı beklemektedir. Ve maalesef Sultan Abdülhamit'in Osmanlıyı kurtarmak için yaptığı, ekonomik, kültürel, sosyal, sınai, bayındırlık, güvenlik ve ulaşım hamlelerindeki tüm gayretlerine rağmen, içeriden ve dışarıdan hasta adam algısı oluşturmak isteyen, olmadık entrikalar ve ayaklanmalar çıkaran güçler, koskoca imparatorluğu çöküşe götürmüştür.
Durum bugünde farklı değildir. Mesela AB-Türkiye ilişkileri. AB'ye üyelik sürecinin aşamalarını tartıştığımız bugünlerde ekonomik sıkıntıları aşmış, işsizliği azaltmış, istikrarı sağlamaya çalışan bir ülke olarak, Türkiye-Avrupa ilişkilerinde üç problemin olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri çözüm süreci, diğeri yargı, emniyet ve işdünyası içinde iktidara karşı oluşturulan paralel yapı ve son olarak korkarım Avrupalıların hem hükümetler hem de halk seviyesinde, Avrupa Birliği'nde bir müslüman ülke görmek istememeleridir. Ben bunu bir iddia olarak ortaya koymuyorum, yalnızca olan bir şeyi söylüyorum. Bu meyanda benim söylediğim Türkiye'nin yeni bir yol çizebileceği ve gelecekte farklı bir rol üstlenmek isteyebileceğidir. Burada ana tema İslam Medeniyeti olacaktır. Ne yazık ki, İslam medeniyeti bir lider ülkeden yoksun; İslam ülkeleri Batılı ülkeler gibi dayanışma ve işbirliği içinde değil, arap baharı algısı islam toplumlarında bir bahardan ziyade, soğuk rüzgarları getirdi. Çelişki de bu noktada ortaya çıkıyor. Eğer dediğim gibi organize olamayan bir İslam medeniyeti sözkonusu ise böyle bir medeniyet Batı medeniyetine karşı nasıl tehdit oluşturacak? Hem batı, İslam ülkelerinin askeri teknolojiden, ekonomiden, enerjiden, gelişmişlikten ve öz kültüründen mahrum edilmelerini istiyor. Aynen geçmişte Osmanlıda istediği gibi.
Modernleşme Batılılaşmadan da mümkündür; modernleşme ve ekonomik kalkınma daima toplumun yerli kültürünün reddini ve Batı kültürünün alınmasını gerektirmemektedir. Belki Batı modernliği yarattı ama diğer toplumlar ve kültürler kendi kültürlerinden kendi modernleşme ve kalkınma tarzlarını geliştirebilirler. Demokrasiyi destekleyecek tek kültürün, Batı kültürü olduğuna inanmıyorum, şöyle ki "İslam'da, Kuran'da ve İslam geleneğinde demokrasi unsurlarının tamamı mevcuttur”, Asrı saadette en güzel örnekleri uygulanmıştır. Kendi dinamiklerimizi harekete geçirip, geçmişteki tuzaklara düşmeden, hareket edersek, kendi kültürümüzle, yapımızla, dinimizle, beynimizle, güven, disiplin ve çok çalışma ile Japonya örneğinde olduğu gibi batılılaşmadan modernleşebileceğimize inanıyorum.
Not: 1890 yılında Osmanlı ile Japonya arasında ortaklaşa başlatılan Batılılaşmadan Modernleşme çalışmaları daha ilk adımında Ertuğrul Fırkateyninin Japonya açıklarında bir tayfuna yenik düşerek alabora olmasıyla sona eriyor. (ki ben buna inanmıyorum, koskoca fırkateyn buradan okyanuslar aşıp Japonya’ya gidiyor, ama dönüş günü daha iskeleden ayrılır ayrılmaz batıyor, araştırılmalı ve altından başka tayfunların çıkıp çıkmadığına bakılmalı) Bugün de dünyanın sayılı ekonomileri arasında yer almaya çalışan, IMF'e borcu bitmiş, yaptığı çılgın projeler, ulaşım ağı ve enerji anlaşmalarıyla stratejik önemini arttıran bir Türkiye'nin hem de önemli bir seçim öncesi operasyonlar ve kavga ortamına sokularak istikrarsızlaştırılmaya çalışılması ve AB nezdinde itibarsızlaştırılması gayretleri Türkiyenin önünü kesmeye yönelik bir tayfun değilde nedir?
Salı, Şubat 04, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir | 0 Yorum »

0 yorum: