ANDIKLIK ORMANINA GİDEN BİR YOL HİKAYESİ

        
Uzak diyarlarda memleket hasreti çekenler için sılayı rahim yaptığında mahallesinden yayılan tezek kokusu bile güli-ranâ gelir ki, özlemi hicret ettiği diyarlarda burnunun kemiklerini sızlatmıştır kim bilir defalarca.
Televizyonda veya radyoda çıkan memleket haberleri veya hareketli bir memleket türküsüyle duygulanır, belki gözleri dolar, çelik çomak oynadığı zamanlar, misketlerinin çamurluyken bile pırıl pırıl geldiği günler gelir aklına memleketinden uzakta yaşayanların. Pınarbaşı’ndaki iri baş kurbağa yavruları, rahmetli Deli Aliye’nin çamaşır tokmaklarken söylediği ağıtlar gelir ve saplanır kalır zihninde. 
Yıllar önce erozyon bayramı diye yapılan kutlamalarda, gölgelenirken altlarında, dallarına çıkılan ve kırılan ağaçlar gelir ve o ağaçlar hiç ölmeyecek zannedersin aklının en çorak yerlerinde. 
İlköğretimden ortaöğretim sonuna kadar her yıl kum sivri eteklerinde ziraat bahçesi denen yüz ağaçlık küçücük alana binlerce fidan dikilişi ve bakımsızlıktan hiç birinin tutmayışı sarsar bedenini sıtma nöbeti gibi her baharda. Belediye başkanlarının onca araştırmalar yaptırarak cadde ve sokaklara diktirdikleri, Karapınar toprağına ve mevsimine uygun yüz binlerce fidan ve o fidanları koyunlarına aç kalmasınlar diye yediren hayvan sever komşu fotoğrafları belirir zihninde. Burnuna alt dalları koyunlar tarafından yenmiş ölmek üzere olan küçücük akasya fidanlarından püfür püfür rayihalar gelirken, hayvan sever komşulara ettiğin küfür küfür kelimeler dökülür dilinden yeniden.

Hele insanın memleketine dair doğduğu, büyüdüğü, sokaklarında oynadığı, alıç ve yaban çağlası toplayarak büyüdüğü tepelerine minnet ve vefa borcu varsa, hasreti kat be kat artar. Anılar patlatır flaşları bir bir yüreğinize, zihninizde beliren fotoğraf alır götürür sizi memleketin tepelerindeki, ayaklarınızın gömüldüğü sıcacık kumlara. Simsiyah kayalar kadife kundağına sarar sizi şefkatli ana narinliğiyle. İşte koskoca bozkırın ortasında Mekke’ye ve Medine’ye kardeş bir şehir ki Karapınar, böyle derin bir sevda, noktası konulmaz uzun bir cümledir benim için. Hep bu cümleyi nasıl kuracağımı düşünür dururdum.

Bir kaç yıl öncesiydi…
Dostum Asım Sezer, benimle aynı duyguları paylaşıyor olacak ki, Konya Karapınar’lılar Derneğinin genel kurulunda başkan adayı olup seçim öncesi projelerini benimle paylaştı. Memleket sevdası onun da sinesine bir ok gibi saplanmış heyecanla anlatıyordu: “Arkadaşlar, önce gurbetteki Karapınarlılar olarak yeşile boğmalıyız bu şehri diyordu,” ilk projesinde. Daha sonra itina ile diğer projelerini sıralıyordu. Seçim yapılmış dostum Asım küçük bir farkla kaybetmişti. Ama ben bu ilk projeye kilitlenmiştim. Sahiden Karapınar’da neden yeterli ağacımız, ormanımız yoktu.

Hafızamı zorladım, kitaplar karıştırdım.
Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde Karapınar için söylediği cümleler düğümlendi boğazıma. “yeşillikler içerisinde bahçeleri olan, ormanlık, şirin ve güzel bir belde” olarak tarif ediyordu büyük seyyah Karapınar’ı. Seyahatnamenin bir başka bölümünde “Kayseri’den Afyonkarahisar’a kadar sincapların yere hiç inmeden meyve ağaçları, bademlikler ve güneşi bile göstermeyen büyük ağaçlar üzerinden hoplaya zıplaya gidebildiğinden” bahsediyordu. Kimbilir belki de Yunus Emre’nin dervişlik yolunda dağdan dağa tepeden tepeye gezerken uğrayıp konakladığı engin tepelerden biride Karapınar’ın andıklık tepeleriydi.

Sonra Osmanlı zamanında sürre alaylarının uğrak yeri, Asya ile Avrupa arasında köprü niteliği taşıyan tarihi ipek yolu üzerinde bululan yeşillikler içindeki Karapınar nahiyesinin 1500’lü yıllarda şehre dönüştürülmesi hadisesi geldi aklıma. Hani o yıllarda Osmanlı İmparatorluğunun Konya Valisi Şehzade Sultan 2. Selim, babası Kanuni’den izin alarak kent koruluğu misali park ve durak yeri olan bu şirin nahiyeye Mimar Sinan’ı davet ederek han, hamam, cami, kervansaray, imarethane, dükkanlar ve çeşmeler yaptırmıştı ya, o zaman ki adıyla sultanlar şehri manasına gelen Sultaniye olarak değiştirmişti Osmanlının bu büyük şehrinin adını.

O yıllara kadar ormanlık ve koruluk olan bu belde, 1873 yılındaki bölgede yaşanan ilk kuraklık, Osmanlılın parçalanmaya başlaması, 1. ve 2. Dünya savaşları ve kurtuluş savaşlarına da tanıklık etmişti maalesef. Ve kuraklık sonrası yok olmaya başlayan ormanların, savaşlarda büyük bir kısmı yakılmış, kalanları ise kağnı, mızrak, yay, ok ve hatta istiklal mahkemelerinde darağacı yapılmak için kesilerek yok edilmişti. Ardından gelen 1927 yılındaki ikinci kuraklık ve kıtlık şehri tamamen terkedilmiş, tabiri yerindeyse kuş uçmaz kervan geçmez bir hale getirmişti. 1934 yılında ise yeşilliği kalmayan Sultaniye şehrinin ismi içinden geçen pınara atfen tekrar eski adı olan Karapınar olarak değiştirilmişti.

Karapınar’dan bahsederken İbrahim Gündüz hocamın ‘Bütün Yönleriyle Karapınar’ isimli kitabındaki Karapınar’a dair kıtlıkla ilgili araştırmalarını aktarmamak olmaz.
İbrahim Gündüz’ün eserinde en çok ilgimi çeken, zaman zaman yaşanan kıtlıklar ve göçlerin anlatıldığı kısımdır. Eserin verdiği bilgilere göre Karapınar’da çok büyük kıtlıklar olmuş. İlk büyük kıtlık 1873 yılında olan kıtlıktır. Bu kıtlık, halk arasında büyük çözülmelere yol açmış, açlığın ve sefaletin yarattığı etkiler uzun süre unutulmamıştır. 90 kıtlığı adı verilen bu kıtlıkta, halkın göçebilenleri yakın kasabalara göç etmişler, göçemeyenler de açlıktan ölmüşlerdir. Adana ve Çukurova bölgesine giden halkın pek çoğu oranın havasına intibak edemeyerek tifodan ölmüşlerdir. Susuzluktan topraklar çatlamış, açlıktan insanlar ve hayvanlar ölmüşlerdir. Ahırlarda bağlı bulunan hayvanlar bağlandıkları ağaçların köklerini, damları örten ağaçları kemirmişlerdir. Aç kalan kurt sürüleri köye inmiş ve köylünün zaten telef olan aç hayvanlarını da kurtlar yemiştir.

Karapınar’da ikinci büyük kıtlık, 1927-28-29 kıtlığıdır. Bu kıtlıkta da halk ekmek bulabilmek ve çalışmak için yakın çevrelere göç etmişler, gidenler bir daha geri dönmemişlerdir. Kalanlar ise geven köklerini hamura karıştırarak ekmek yapmışlar, bir teneke un alabilmek için tapulu gayrimenkullerini satışa çıkarmışlardır.

Karapınar’da üçüncü büyük kıtlık 1957-58-59 yıllarında olmuş. Bu yıllarda erozyonun yaptığı tahribat çok artmış, kum fırtınaları ağaçları, ekinleri ve otları kökünden çıkarıp atmıştır. Üç yıl süren kuraklıktan dolayı hayvanlar ve insanlar aç kalmışlar, Aksaray panayırında, bakamadıkları hayvanlarını un almak için yok pahasına elden çıkarmışlardır.

Kenarından köşesinden bilgi sahibi olduğum bu hususları inceden inceye tekrar araştırdım. Bölgenin toprak yapısı, yetişebilecek ağaçlar ve projenin Karapınar’a yapacağı katkıları bir bir değerlendirdim. Proje ile Karapınar’ın orman ve milli park kapasitesi genişlemiş olacaktır. Ülkede erozyonla mücadele ve küresel ısınma tehdidi kapsamında küçükte olsa bir örnek teşkil edecektir. Yetişkin bir ağaç saatte 1,7 kg oksijen üretmektedir. Bu miktarın yıllık toplamı 10 kişinin günlük oksijen ihtiyacını karşılamaktadır. Aynı ağaç 40 kişinin çıkardığı karbondioksit gazını absorbe etmektedir. 1 hektarlık orman 68 ton toz, partikül vs. absorbe eder. Kısaca yetişkin bir ağacın doğaya kazandırdığı değer onun kereste değerinin 2000 katıdır. Bu bilgileri yeşili dert edinen herkes az çok bilir, araştırır, çare arar çoraklığa, kuraklığa.

İşte Asım gibi bunu dert edinenlerden biriside kardeşinin projesinden etkilenen ağabeyi Mustafa Sezer’dir. İstanbul Karapınarlılar Derneği yönetiminde bahseder projesinden. “Andıklığı ağaçlandırmalıyız”, der ve saatlerce, günlerce anlatır aklında şekillendirdiği Andıklık Ormanı Projesini detaylarıyla. Proje kapsamında 760 dekar alana 119.000 ağaç dikileceği düşünülürse bölgenin tam anlamıyla Karapınar’ın akciğeri tanımı abartısız olacaktır. İlerleyen yıllarda Karapınar’da yaşamayan kuş türleri, tavşan, keklik ve sincap gibi hayvanların bölgeye yerleştiği görülecek, bölge aynı zamanda görselliği ve şehre olan kuş bakışı seyriyle anadolunun en güzel piknik ve mesire alanlarından biri olacaktır. Andıklık tepesine yapılan teraslama ve ağaç dikimi sayesinde yüzey akışı engellenerek tepenin daha çok su rezervi tutmasına katkı sunmasıyla bölgenin su rezervi artacak ve Karapınar halkımıza daha tatlı ve yumuşak su sağlama imkânı da doğacaktır.

Bu kadar olumlu ve hayırlı sonuçlar doğuracak bir proje için beklemek olmazdı. Ve beklemedi Mustafa Sezer…

Memleket sevdası ve büyüdüğü, oynadığı tepelerin ana şefkati kokan kovukları artık yeşil ağaçların merhametiyle bu şehre oksijen pompalamalıydı. Dur durak bilmeyen kum fırtınaları ıslık çalmamalıydı artık pencere pervazlarında.

İstanbul gibi denizi yoktu belki şehrinin ama en az İstanbul kadar yeşil olabilirdi ve olmalıydı.
Proje aşamasında her biri saatler süren bir telefon görüşmelerimizde şöyle diyordu, Mustafa Sezer: “Beni en çok üzen ve fakat projenin gerçekleşmesi için azmimi ve hırsımı arttıran ‘burada ağaç bitmez, çölün ortasında orman mı olurmuş, başka ağaç dikecek yer mi yok’ sözleri hep aklımın bir köşesinde asılı kaldı. Ama hem andıklık etrafında hem de tepesinde ki su deposu etrafında yetişen ağaçlar yapay olmadığına göre, yıllar önce erozyon bölgesine dikilen on binlerce ağaç büyüyüp meyve verip kum fırtınalarını dindirdiğine göre ve ayrıca yaptığım tarihi teknik araştırmalarda asırlar önce bu bölgenin orman olduğunu gösterdiğine göre, burada bir değil, Karapınar’ın her köşesine onlarca orman oluşturulabilirdi. Kim bilir bu proje güzel ülkemizin her yerine dağılmış vefalı Karapınar insanını harekete geçirir, hem memleketimizde yaşayan hem de diğer illerde yaşayan Karapınarlılar da hem bu projeye kuyu, sulama borusu, fidan temini ve hatta ağaç diken işçilere bir etli ekmek ikramıyla bile olsa yardım ederler. Belki de Karapınar’ımızın başka başka bölgelerini ağaçlandırarak memlekete olan vefa borçlarını ödeyebilirler. Bir gün bu düşüncelerle açtım ellerimi ve “Allah’ım! Senin rızan için çıktığım ve memleket sevdamın bir nişanesi olan bu hayırlı hizmette beni yalnız bırakma…” diye dua ettim. Hamdolsun dualarım kabul oldu.”

Evet; Mustafa Sezer, tek başına bir yeşil sevdalısı, Karapınar aşığı.
Zannedersin eli her yere uzanan bir bürokrat, ama alakası yok. İstanbul’un Kumkapı semtinde mütevazi bir berber dükkanı olan sıradan bir esnaf. Taki bu proje aklına gelene kadar. Ardından Karapınar’lı ne kadar siyasetçi, bürokrat, iş adamı varsa hepsinin bir bir kapısını çalar. Anlatır, anlatır, bıkmak bilmez. Dedim ya bir telefon görüşmesi saatler sürer. Yok yok gevezeliğinden değil, andıklıktan önce fidanları zihninize iskete gibi çakar, aynı cümleleri defalarca çekiç misali vururda vurur. Engellerde yok değildir tabi. “Başka işin mi yok Mustafa git traşına devam et” der birileri. “Ne ayak Mustafa, siyaset mi var, rant mı var” bu işte diye sorar ağaçtan bile rant elde edilebileceğini düşünen zavallılar. Ama Mustafa, azminden hiçbir şey kaybetmez aksine daha da artar gayreti. Her ne kadar bu iş şekillendikçe “ben olmasam yapılmazdı” diyecekler olsa da, “Niyet hayr, akıbet hayr” diye çıktığı yoldan bir zerre taviz vermez, “Allah var keder yok” der devam eder yoluna. Bilir ki; Andıklık ormanı ortaya çıktıktan sonra ona destek veren vermeyen herkes “demek oluyormuş” diyerek tüm Karapınar’ı orman yapmak için seferber olacaktır ve bu bir rant işi değil, gönül işi, memleket sevdasıdır.

Nitekim, Konya Valisi, Karapınar Kaymakamı ve Belediye Başkanı tamam der, Konya ve Karaman Orman Bölge Müdürlükleri, Ağaçlandırma ve Erozyon Müdürlükleri, Fidan temin sorumluları, Karapınardaki sivil toplum örgütleri, oda başkanları, diğer illerde makam ve mevki sahibi bürokratlarımız hepsi Mustafa Sezer tarafından ikna edilmiş ve proje için gerekli adımlar atılmıştır. Son iki ayda 760 dekar alan teraslanmış, fidan çukurları açılmış, fidanlar dikime hazır halde beklemektedir. İyi de nasıl sulanacak 119.000 fidan dikildiğinde, sulanmazsa ölürler diye dertlenir bu kez. Yine başlar telefon trafiği bıkmadan, yılmadan.

Bitmez tabi ki memleket sevdalıları. Belki de onlarca kişi ile görüştükten sonra Karapınar’ın medarı iftiharı, İl Genel Meclis Üyesi, Konya Ticaret Borsası Başkan Yardımcısı Namık Köklüsoy ile görüşür, derdini anlatır. Namık bey, işinin ehli, öngörülü, işbitirici, herkes tarafından sevilen bir şahsiyet. “Tamam Mustafa’m” der, “Sen ağaçlandırılacak alanla ilgili plan, proje ne varsa gönder, hallederiz.” Ardından fazla geçmez ve müjdeli haber Namık Bey’den gelir. Aldığı plan ve projeleri Pankobirlik, Anadolu Birlik Holding ve Konya Şeker Yönetim Kurulu Başkanı Recep Konuk’a götürür ve anlatır. Konya’nın tüm çevre yollarını ve Çumra’yı diktiği fidanlarla yeşile boyayan çiftçi dostu, ağaç sevdalısı hizmet insanı Recep Konuk hiç tereddüt etmeden 152.000 TL tutarındaki 95.000 metre damla sulama sisteminin sözünü verir.

Bundan sonra bize Eyvallah demek ve başta projenin mihmandarı Mustafa Sezer ve fikrin sahibi Asım Sezer olmak üzere tüm emeği geçen, desteği olanlara ve hatta olmayanlara projeye yaptıkları katkılardan dolayı dua etmek düşer.
Pazartesi, Şubat 10, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: