DİN SİYASETE ALET OLURSA...

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki; Siyasete girmek ile oy vermek veya bir partiyi tercih etmek farklı şeylerdir. Kaldı ki, Risalei Nur talebelerinin toplu olarak bir partiye oy vermek için bir karar almaları da söz konusu değildir. Fakat ferasetleri ile hareket ettikleri için bu güne kadar bir partiye daha ziyade oy vermiş olabilirler ve de bundan sonra da verebilirler.

Hala maalesef takım tutar gibi parti tutmakta veya düne kadar eleştirdikleri halde Atatürkçülerin Atatürk’ü ilahlaştırdıkları gibi bazı dini gurupların liderlerini ilahlaştırdıkları hadiselere şahit oluyoruz. Daha önce “2013 Türkiye’sinde Vesayet ve Cemaat Kavramı” başlıklı yazımda yazmıştım. ‘Günümüzde ki cemaat ve tarikat liderlerine bağlılığın birçoğu bu türdendir. İşi şirke kadar götürüp kendini Müslüman sanan zavallılar hiçte az değildir. İstismarcılar lidere teslimiyet işinde başarılı olmak için, liderlerinin; “her dediğinin doğru olduğu” anlayışı ile bağlı olan şahısların iradelerini yok etmeye çalışıyorlar. Hatta sıkça kullanılan tabiriyle “şeyhin günahında bile keramet vardır” denilerek lider bir hata yaptığında veya günah işlediğinde bile kul ve beşer oldukları unutularak veya kasıtlı olarak unutturularak ‘şeksiz şüphesiz doğru ve bir hikmeti vardır’ mülahazasıyla bütün bir topluluk zan altında bırakılmaktadır.’ Bu siyasette de böyle.


Ancak dini siyasete alet etmek veya din adına hareket edenlerin siyasete ya da siyasilere şekil vermeye çalışmaları hep tartışma konusu olmuştur. Siyasetin, bir önceki yazımda yazdığım gibi yönetme sanatı ve ıslah, irşad sanatı olarak iki tarifi vardır. Islah ve irşad sanatını kullananlar için din temel ölçüdür. Ama bunun devlet yönetimiyle veya hükümet eliyle yapılması ihtilaflara yol açar. Çünkü siyasetçilerden adil yönetim bekleyen halk, içinde değişik din, dil, ırk gibi eşit ve özgürlükçü hizmet bekleyen insanlar topluluğudur. Bu durumda yaşadığımız ve Allah’ın bir lütfu olarak ferdi olmaktan şeref duyduğumuz insan hakları, eşitlik ve özgürlük kavramlarını 1400 yıl önce dünya literatürüne sokan İslam dini ıslah ve irşad medotu yönüyle siyasete ve siyasetçilere katkıda bulunabilir. Yoksa gurup olarak bir zümrenin siyaseti temsil etmesi ihtilâflara yol açar ve ülkeyi kaosa sürükler.

30-40 yıldır hizmet hareketi başlığıyla daha düne kadar hayırlı hizmetler yapıp, bugün siyasete, yargıya, emniyete, iş dünyasına ve ekonomiye de şekil verdikleri ispat olunan bir gurup bugün çıkıp yazarları vasıtasıyla “biz siyasetin vazgeçilmez bir unsuru olan sivil toplum örgütüyüz” diyorsa ve “partide kurabiliriz” mesajı veriyorsa bu güne kadar oluşturdukları algıda bir yanlış var demektir. Çünkü onları maddi manevi destekleyen insanlar din adına hizmet eden bir hareket olarak, Allah rızası, ilayı Kelimetullah ve Namı Muhammedinin dünyanın dört bir yanında şehbal açması için desteklemişlerdir, siyaset ve devlet yönetimi hususunda ise bu hareketin gönüldaşları solcu, sağcı, milliyetçi, ulusalcı olarak kimi kendine yakın bulursa onu desteklemiştir. Öyleki; sohbetlerinde, derslerinde konuştukları meselelerde o kadar titiz davranmışlardır ki ihtilâf olmasın diye hiçbir zaman siyaseti mevzu bahis etmemişlerdir.

Bu açıdan ele alınınca, Bediüzzaman Said Nursi’nin nur hizmetinin siyasi ihtilâflardan uzak tutulması gereğini ifade eden önemli bir dersini nurculuk adına hareket ettiğini iddia eden bir guruba ithafen arz etmek isterim.

“Nur şakirdleri, hiç siyasete karışmadılar, hiçbir partiye girmediler. Çünki iman, mâl-i umumîdir. Her taifede muhtaçları ve sahibleri var. Tarafgirlik giremez. Yalnız küfre, zındıkaya, dalâlete karşı cephe alır. Nur mesleğinde, mü'minlerin uhuvveti esastır.” Emirdağ Lâhikası

Siyasetin tarafgirliğe ve ihtilâfa yol açması hususundaki endişelerinin bir başka cihetini ortaya koyan şu ifadeler de çok enteresandır:
“Dediler:
-Dinsizliği görmüyorsun, meydan alıyor. Din namına meydana çıkmak lâzım.
Dedim:
–Evet lâzımdır. Fakat kat'î bir şart ile ki, muharriki aşk-ı İslâmiyet ve hamiyet-i diniye olmalı.
 Eğer muharrik veya müreccih, siyasetçilik veya tarafgirlik ise, tehlikedir. Birincisi hata da etse, belki ma'fuvdur. İkincisi isabet de etse, mes'uldür. Denildi:
–Nasıl anlarız? Dedim:
–Kim fâsık siyasetdaşını, mütedeyyin muhalifine, sû-i zan bahaneleriyle tercih etse, muharriki siyasetçiliktir. Hem umumun mal-ı mukaddesi olan dini, inhisar zihniyetiyle kendi meslekdaşlarına daha ziyade has göstermekle, kavî bir ekseriyette dine aleyhdarlık meyli uyandırmakla nazardan düşürmek ise, muharriki tarafgirliktir.” Sünuhat

Din namına ortaya çıkma denilince, başta zikrettiğimiz gibi hemen dinîn siyasete âlet edilme endişesi hatıra gelir.

Üstad bu noktada çok hassastır. Tâ meşrutiyet döneminde sarf ettiği şu sözler onun bu husustaki hassasiyetinin bütün ömrü boyunca hiçbir sapma göstermeksizin devam ettiğinin en güzel ifadesi: “İslâmiyet güneşi yerdeki ışıklara âlet ve tâbi olamaz. Ve âlet yapmak İslâmiyet’in kıymetini tenzil etmektir, büyük bir cinayettir.” Hutbe-i Şamiye

Üstad, Kur’an tefsiri olan Nur Risalelerini dünyevî ve siyasî bir maksada âlet etmeyi, kırılacak şişelere bâki elmas fiyatı vermeye benzetir. “Kur'an ve imanın hizmeti ne için beni men'ediyor dersen, ben de derim ki: Hakaik-i imaniye ve Kur'aniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile âlûde olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfâl olunabilen avam tarafından, “Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, âdi şişeler nazarıyla bakabilirler.” Mektûbat

Aynı mânâyı takviye eden bir başka derste ise; “Kur'an bizi siyasetten şiddetle men'etmiş. Evet Risale-i Nur'un vazifesi ise, hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren küfr-ü mutlaka karşı, imanî olan hakikatlarla gayet kat'î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli bürhanlar ile Kur'ana hizmet etmektir. Onun için Risale-i Nur'u hiçbir şeye âlet edemeyiz.” Şualar

“Kur’an bizi siyasetten şiddetle men’etmiş” cümlesi değişik yönlerden ele alınabilir:

Nasıl Kur’an bütün bir insanlığın irşadı için inzâl olmuşsa, onun tefsirleri de bütün bir beşeriyet içindir. Onu sadece bir gruba mal edip geride kalan insanları ondan mahrum bırakmak, Kur’an’ın cihan şümullüğü ile bağdaşmaz ve Kur’an böyle bir anlayışı reddeder.
Kur’an’ın ulvî hakikatlerinin süflî menfaatlere âlet edilmesini de Kur’an kabul etmez. Doğruluk, muhabbet, beraberlik esaslarını mü’minlerin kalplerine yerleştiren Kur’an’ın, yalana, iftiraya, bölünme ve parçalanmaya yol açan siyasî kavgaları kabul etmeyeceği de açıktır.

Bir başka sebep de şu olsa gerek: Her asrın müceddidi Kur’an’dan o asrın ihtiyaçlarına ve mizacına en uygun bir tebliğ ve hizmet metodu istihraç etmiş. Üstad ise Kur’an’dan ‘siyasetsiz hizmet’ dersini almış oluyor ve insanlığa aktarıyor.

Üstat Bediüzzaman hazretleri, kendisini siyasetten men eden bir başka ciheti ise şöyle dile getirir:
“Şefkat, vicdan, hakikat bizi siyasetten men ediyor. Çünkü tokada müstehak dinsiz münafıklar onda iki ise, onlara müteallik yedi-sekiz masum, bîçare, çoluk-çocuk, zaif, hasta, ihtiyar var. Belâ ve musibet gelse o sekiz masumlar o belâya düşecekler. Belki o iki münafık dinsiz, daha az zarar görecek. Onun için siyaset yoluyla, idare ve asayişi ihlâl tarzında, neticenin husulü de meşkuk olduğu halde girmek, Risale-i Nur’un mahiyetindeki şefkat, merhamet, hak şakirtlerini men etmiş.” Bu ifadelerden hemen anlaşılacağı gibi, siyaseti dinsizliğe âlet eden onda iki gibi az bir grup. Gerek bunlara tâbi olanlar, gerekse bunların siyasetle alâkası olmayan çoluk çocukları, hastalar, ihtiyarlar ise onda sekiz. Bu azınlık gruba karşı aktif siyasetle meydana çıkılsa ve şer güçlerin engellemesiyle karşılaşıldığında daha da ileri gidilip “idare ve asayiş ihlâl” edilse, yani Kur’an’a ihlâs ile hizmet eden insanlar yönetimle karşı karşıya getirilse, o zaman iç kavgaya yol açılır. Ve böyle bir çalkantıda o dinsizler, büyük bir ihtimâlle, bir yolunu bulup kendilerini kurtarırlar, ama o masumlara büyük zarar olur. İşte o masumların hukukunu düşünme inceliği, feraseti, himmeti ve şefkatidir ki, Risale-i Nur talebelerini siyasetten men etmiştir. Zaten vicdan ve hakikat da, masumların cezalandırılmasına cevaz vermez.

Halbuki, ikaz ve irşad yolu, ilim ve tebliğ yolu böyle zararlardan temizdir. Bu yol ile o zâlimler ıslah olmasalar bile, onlara aldananlar, hatta onların çoluk-çocukları imanla, İslâm’la müşerref olabilirler. İşte büyük Üstadı siyasete girmekten ve idareye karışmaktan men eden bu engin şefkat, himmet ve hikmettir. İşte, asrının mânevî öncüsü olma şerefine mazhar bu büyük insan, böyle bir neticeye şahsî düşüncesiyle değil Kur’an’dan aldığı dersle ulaştığını, “Kur’an bizi siyasetten şiddetle men etmiş” ifadesiyle açıkça ortaya koyuyor. “En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlâhiyeye dayanmaktır.” Emirdağ Lâhikası

Kökü dışarıda olan cereyanlar:
Üstadın siyaset noktasında üzerinde önemle durduğu bir başka nokta da, dini hareketten siyasete girenlerin kökü dışarıda olan menfî cereyanlara bilmeyerek de olsa âlet olmaları tehlikesidir.

“Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına âlet edecek. O hizmetin kudsiyetini bozacak.” Şualar

Eski Said döneminde dile getirilen bu gerçekler maalesef hâlâ belli bir ölçüde de olsa geçerliğini koruyor. Hâlâ siyasetimizin istiklâline tam kavuştuğunu söyleyemiyoruz. Kanaatimce, bunun en büyük sebebi iktisadî yönden dışa büyük ölçüde bağımlı olmamız. Üstadın, “i’layı kelimatullahın bu zamanda en büyük sebebi” olarak “maddeten terakki”yi görmesi bir yönüyle bu meselemize de bakıyor.

Son olarak oy kullanma ve mebus olma meselesi üzerinde de biraz durmak isterim.
Üstad, Nur hizmetini hiçbir partinin menfaat odağı haline getirmemekle birlikte, seçimlerde kendisi oy kullandığı gibi talebelerine de kullandırmıştır. Bu noktada siyasetten beklediği tek şey, “def-i şer” hizmeti, yani başta Komünizm olmak üzere zararlı cereyanlardan memleketimizi muhafaza etmeleridir. İnsanları irşat ve ıslah görevi ise, ilim adamlarına ve mürşitlere aittir. Bu noktada siyasetten bir şey beklemenin bir mânâsının olmadığını belirtir.

Bütün bunlar Nur’un siyaset hakkındaki fevkalade isabetli düsturlarından bir demet. Bunları bilen insan, bu hizmeti hiçbir dünyevî ve siyasî cereyana âlet edemez. Ama, bazı Nur talebeleri siyasete atılmak isteyebilirler. Üstad onlara da bir engel çıkarmamış ama önemli kayıtlar ve şartlar getirmiş: “Siyaset hesabına değil; belki Nurların intişarı ve maslahatı hesabına bazı kardeşler; Nurlar namına değil, belki kendi şahısları namına girebilir.” Emirdağ Lâhikası

Demek ki, siyasete menfaat ve ikbal gibi süflî gayeler için girilmeyecektir.

Önemli bir nokta: “Nurların maslahatı namına” siyasete girmek başka, “Nurlar namına” girmek daha başkadır.

Birincisi bir niyet meselesidir.

İkincisinde ise, siyasete giren şahıs Nur Talebelerinin desteğini arkasında görmek ister. Nurların “her cereyanın fevkinde bulunması ve umumun malı olması”, Nur talebelerini bir siyasî partinin yan kuruluşu gibi çalışmaktan men eder.

Bu nokta dikkate alınmadığında, kırgınlıklar, nazlanmalar, ihtilâflar çıkabilir. Bunun Nur hizmetine vereceği zarar mutlak, siyasetin getireceği menfaat ise tahminî ve hayalîdir.

Bu sebeple, şahıslar siyasete ancak kendi namlarına girebilirler, ama Nur talebelerinden kayıtsız şartsız destek bekleme gibi bir ruh haletine girmekten de şiddetle kaçınırlar, Vesselam.
Cuma, Ocak 31, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

0 yorum: