BEN DE SİZİ NURCU ZANNETMİŞTİM!

Siyasetin kelime anlamı itibariyle iki tarifi vardır. Birisi “İdare etme, yönetme sanatı”, diğeri “insanları ıslah ve irşad sanatı”.
Yönetme sanatı, devletin politikasından, bir şirket müdürünün yönetim biçimine kadar uzanan çok geniş bir sahayı içine alıyor. İnsanları ıslah ve irşad sanatı ise peygamberi bir metod olarak amellerde sadece rıza-yı ilahiyi hedefleyen bir düstur içeriyor.
Bediüzzaman Said Nursi’nin Meyve Risalesinin 4.meselesinde konu ile ilgili olarak, “Küçük dairede büyük ve daimi vazife var, büyük dairede ise küçük ve ara sıra vazife bulunabilir.” deniyor. Burada muhatap Nur dairesi içinde dine hizmet eden şahıslardır. Yani sizin vazifeniz küçük birer bireyler olarak daimi vazifeniz olan imanı kurtarma meselesinde peygamberi ıslah ve irşad ile rıza-yı ilahiyi bırakmamanızdır. Büyük daire olan devlet yönetiminde ise içtimai ve siyasi hadiseler içinde boğulmadan, kalabalıklarda kendini kaybetmeden, kalbini ve ruhunu her zaman ön planda tutarak hareket etmek gerektiği belirtilmektedir.
Yine üstad Emirdağ Lahikasında siyaseti, “gaflet ve dalâletin en boğucu, aldatıcı, en geniş perdesi” olarak değerlendiriyor. Siyaset mesleğini yürüten politikacılar haricindekiler için, insanın dar dairedeki gerçek vazifesini bırakıp, geniş dairelerdeki siyasî ve içtimaî hadiselerle gereksiz olarak ilgilenmesini zararlı bulur ve şöyle buyurur:

“Hem iman ve hakikat noktasında bu çeşit merakların büyük zararları var. Çünki gaflet verecek ve dünyaya boğduracak ve hakikî vazife-i insaniyeti ve âhireti unutturacak olan en geniş daire ise, siyaset dairesidir. Hususan böyle umumî ve mücadele suretindeki hâdiseler, kalbi de boğuyor.” Emirdağ Lâhikası

“Evet bu zamanda siyaset, kalbleri ifsad eder ve asabî ruhları azab içinde bırakır. Selâmet-i kalb ve istirahat-ı ruh isteyen adam, siyaseti bırakmalı.” Kastamonu Lâhikası

“Siyaset-i hazıra, o kadar çok yalan ve hile ve şeytanet içine girmiş ki, vesvese-i şeyatîn hükmüne geçmiştir.” Sözler

Üstadın siyasete bakışında bir başka nokta, siyasî ve içtimaî yollarla İslâm’a hizmet etmeyi, iman hizmeti yanında ancak onuncu derecede görmesidir.

Kastamonu Lâhikasındaki bir mektubunda, “Ehl-i dünya ve ehl-i siyaset ve avamın nazarında birinci derece ve hakikat nazarında, imana nisbeten ancak onuncu derecede bulunan siyaset-i İslâmiye ve hayat-ı içtimaiye-i ümmete dâir hizmeti, kâinatta en büyük mes'ele ve vazife ve hizmet olan hakaik-i imaniyenin çalışmasına racih gördüklerinden...” diyerek hem kendisine cephe alanların gafletini sergiler, hem de Nur Talebelerine, sanki şu ince mesajı verir: "Eğer sizler de siyasî ve içtimaî hadiselere iman hizmetinden daha fazla ilgi duyar, onlarla daha çok meşgûl olursanız ve sohbetlerinizde o gibi hadiseler iman hizmetinden daha fazla yer tutarsa siyasîlere benzemiş olursunuz, din hizmetinden çıkarak şefkat tokatlarını da aşan büyük tokatlar yersiniz."

Gerçek Nur Talebeleri bu mesajı çok iyi aldıklarından bütün himmetlerini, imansızlık ateşinde yanan, tereddüt ve şüpheler içinde bocalayan ve sefahat çamuruna düşen insanların kurtuluşlarına hasrederler.

Üstadı bugünkü siyasî cereyanlara soğuk baktıran diğer bir sebep ise, siyasî tarafgirliğin milletimizin birlik ve beraberlik ruhuna verdiği büyük zarardır. Bu noktanın da yine insanın kalb âlemiyle yakın ilgisi var. İslâm’da Allah için sevmek ve yine Allah için düşmanlık beslemek esastır.

Bediüzzaman'ın esas gayesi İslam Medeniyetine yol almak için çalışmak, arkadan gelenlere yol açmaktı. Bunu yaparken devlet yönetimini ele geçirme veya siyasete girme faaliyeti hiçbir zaman düsturu olmadı. Ama siyasilere olan dostluğu veya düşmanlığını sadece İslami hassasiyetlerle ortaya koydu. Yani devlet yönetimi içinde, devleti oluşturan unsurların, dindar, dinsiz, türk, kürt veya ecnebi ayırımı yapmadan, yönetenlerin dini siyasete alet etmelerine karşı çıkarak, siyaseti ancak dine alet etmek düsturuyla hizmet etmelerine tarafgirlik göstermiştir. Gaye-i makasıd olan İslam Medeniyetine giden yolda devletleri, milletleri, vatanları ve bayrakları,  yıkmak veya ele geçirmek hiçbir zaman aklının ucundan geçmemiştir. Bilakis iman hakikatlerini tüm dünyaya duyurmak, rızayı İlahi, İlayı Kelimetullah ve Namı Celili Muhammedinin dünyanın dört bir yanında, Kur'an ve Sünnete dayalı tebliğe göre Kur'anın bir tefsiri olan Risalei Nur eserleriyle yayılması için çalışmış ve talebelerine de bu hizmeti miras bırakmıştır.

Bir risalede, bir insana zatı için değil, sıfatı için muhabbet edildiğini ifade buyurur. Bu kaide düşmanlık için de geçerli. İnsanların ne etine, ne kemiğine değil, ruhlarında taşıdıkları kötü sıfatlara düşmanlık beslenir. İyinin ve kötünün ölçüsü ise, İlâhî ferman olan Kur’an-ı Kerim’de ve onun tefsiri olan hâdis-i şeriflerde beyan buyrulmuştur. O halde Allah’ın beğenmediği, kerih gördüğü, yasakladığı sıfatlar kimde olursa olsun kötü; O’nun razı olduğu iyi ve güzel sıfatlar ise yine kimde olursa olsun güzeldir. Ama siyasette bu ölçü kaybolur. Kendi siyasî görüşünde olmayanlar her yönden kötü, kendi partilerine mensup olanlar ise her cihetle berrak ve sâfi telâkki edilir. Üstad bu yanlışın insanın kalp ve ruh âleminde yaptığı büyük zararı şu ifadeleriyle güzelce ortaya koyar: “Sakın, sakın! Dünya cereyanları, hususan siyaset cereyanları ve bilhassa harice bakan cereyanlar sizi tefrikaya atmasın. Karşınızda ittihad etmiş dalalet fırkalarına karşı perişan etmesin! ‘Elhubbu fillahi velbuğzu fillahi’ düstur-u Rahmanî yerine, el-iyâzü billah ‘El hubbu fissiyaseti velbuğzu lissiyaseti’ düstur-u şeytanî hükmedip, melek gibi bir hakikat kardeşine adavet ve el-hannâs gibi bir siyaset arkadaşına muhabbet ve tarafdarlık ile zulmüne rıza gösterip, cinayetine mânen şerik eylemesin.” Kastamonu Lâhikası

Bir başka eserinde: “Bir zaman, bu garazkârane tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki: Mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhalif bir âlim-i sâlihi (veya mebusu), tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârane medhetti. İşte siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, "Eûzü billâhi mineşşeytani vessiyaseti" dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasîyeden çekildim.” Mektûbat

Bütün bunlardan sonra bugün gördüm ki; Bediüzzaman Said Nursi’nin nurculuk hareketini temsil ettiğini iddia eden bir gurup; lideriyle, üst tabakadaki operasyonel kuklalarıyla, medyasıyla, (amellerinde sadece rıza-yı ilahiyi düstur edinenler hariç olmak üzere) siyaseti ve ekonomiyi şekillendirmek isteyen tarafgirleri ile ne Bediüzzaman’ı, ne eserlerini, ne de dini temsil etmekten uzaktır.

Perşembe, Ocak 30, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , , | 0 Yorum »

0 yorum: