2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE CEMAAT KAVRAMI

İslâmi cemaatler bağlamında asrısaadetten günümüze tüm İslam coğrafyasında var olan, Kur’an-ın özüne dokunmadan yapılan yorum farklılıkları, amel, itikad ve mezhep ayrılıklarıyla doğan tasavvuf, tarikat, meşrep ve görüş topluluklarından bahsedebiliriz. Hem şeriat referansıyla yönetilen devletler hem de laik cumhuriyet temelinde yönetilen devletlerin neredeyse tamamında bu cemaatler mevcuttur. Bu toplulukların liderleri amelî, itikadî veya meşrebi geleneğe göre Şeyh, Mürşid-i Kâmil, Üstad, Efendi, Molla tanımlamalarıyla adlandırılır ve insanların intisâb veya biat etme yoluyla bağlandıkları kişilerdir. Genelinde liderin görevi, silsile itibariyle peygamber soyundan gelmiş, peygamberin ahlâkıyla ahlâklanan, yaşantısının tamamını Kur’an ve Sünnet ölçüsünde geçiren ve gayesi İslâmı tebliğ ve bireylerin imanının kurtarılması hususunda rehberliktir. Kur’an ve Sünnete göre, liderlik vasıflarını taşıdığı sanılan bir kimseye intisâb eden bir kimse hiç bir zaman bir peygambere bağlanır gibi bağlanmamalıdır. Adı ne olursa olsun İslâmi bir topluluğun başındaki lider kendisine vahiy gelen bir kimse değildir. Liderin kendisi dahi, Peygamber Efendimize tabi olduğu için, İslâm’ın kurallarına tabi olmak mecburiyetindedir. Bu sebepledir ki; bir kimsenin liderine bağlılığı, Kur’an ve Sünnet ölçüsü içinde olmalıdır. Aksi durumda böyle birinin dünya ve ahireti helak olur.
Bir deyim vardır: “Çarşıya pirince giderken evdeki bulgurdan olmak vardır” diye. Günümüzde ki cemaat ve tarikat liderlerine bağlılığın birçoğu bu türdendir. İşi şirke kadar götürüp kendini Müslüman sanan zavallılar hiçte az değildir. İstismarcılar lidere teslimiyet işinde başarılı olmak için, liderlerinin; “her dediğinin doğru olduğu” anlayışı ile bağlı olan şahısların iradelerini yok etmeye çalışıyorlar. Hatta sıkça kullanılan tabiriyle “şeyhin günahında bile keramet vardır” denilerek lider bir hata yaptığında veya günah işlediğinde bile kul ve beşer oldukları unutularak veya kasıtlı olarak unutturularak ‘şeksiz şüphesiz doğru ve bir hikmeti vardır’ mülahazasıyla bütün bir topluluk zan altında bırakılmaktadır. Bugün Türkiye’de bütün İslâmi toplulukların medyada TV, dergi, gazete gibi yayın organları olmakla birlikte, tüm kamu kurumlarıyla birlikte halkın her kesiminde doğal olarak bireyleri mevcuttur. Ancak asrısaadetten bu güne kadar peygamberlik ve halifelik makamına yakın art niyetli insanlar olduğu gibi bu toplulukların içinde de devletin bekasına kast etmiş, art niyetli iç ve dış güçlerin ajanları mutlaka olmuştur ve olmaya devam edecektir. Ki İslâm tarihine baktığımızda, peygamberimize atılan iftiralar, zehirleme girişimleri, halifelere yapılan saldırı ve suikastlar, peygamber torunlarına düzenlenen suikastlar, oyunlar hep yakınlarındaki güvendikleri aynı dinin ve yolun mensupları tarafından gerçekleştirilmiştir. Toplulukların, gerek medya organları içerisinde ve gerekse özel veya tüzel yönetimleri içerisinde entelektüel, muhafazakar, alanında akademik kariyer sahibi birçok ajanlar olduğu vakıadır. Topluluğa bağlı medya organları veya kendisine yakın kişiler aracılığıyla örgütün lideri yanlış yönlendirildiğinde veya örgütün hizmet ettiği argümanlara yönelik devletin bir yaptırımı olduğunda lider, tamamen yüklendiği misyon itibariyle Kur’an ve Sünnet adına, devlet ricalinin o yanlış gösterilmiş uygulamasını, yaptırımını veya programını eleştirerek örgütüne bağlı insanlar üzerinde devlete karşı olumsuz algı oluşmasına sebep olabilmektedir.
Bunun yanı sıra, devletin değişik organlarında, yargıda, emniyette, milli eğitimde, sağlık alanında, iş dünyasında nerede olursa olsun memur, amir veya işçi olarak çalışan bir topluluk mensubu, liderinin bir sohbetinde İslam adına kullanılmış bir ayet veya hadisin günümüz örneklemesinle geçen bir yorumu ile bile kendine vazife çıkarıp, devlete karşı yetkisini ve görevini aşan konularda icraat yapabilmektedir. Ayrıca demokratik sistemin bir gereği olarak, devlet yönetimi içinde devleti daha iyi yönetme adına iktidar ve muhalefet gibi seçilmiş siyasi guruplar olduğu gibi, İslâmi guruplar içinde de lidere muhalif veya lider olma amacı güden, topluluğu İslâmi referanslara göre daha iyi yönetebileceğini iddia eden kişiler de, mevcut liderin destekçileriyle aralarını açmak veya hüsnü zanlarını kırmak adına iktidar olma mücadelesi vermektedir. Bu itibarla bugün yaşanan olayların tahlilinde şu-cu, bu-cu adı ne olursa olsun bu gurupların içinde, hatta liderlerine en yakın söz sahibi kimselerin, hem topluluğu hem de liderlerini yanlış bilgilendirme, yanlış yönlendirmeleri neticesinde, belki de en büyük destekçileri oldukları devlet ricaline düşman ettikleri düşünülmeli ve irdelenmelidir.
Demokratik ve sosyal devletin bir gereği olarak, Müslüman bir ülkenin yönetiminde olan hükümetler, toplumu oluşturan bireylerin bağlı oldukları bütün dini gurup ve cemaatleri, aşırıcılık, terör ve irtica tehdidi dışında tehlike olarak görmez ve hatta desteklerler. Çünkü dini referanslar temelinde faaliyet gösterdiklerine inandıkları bu gurupların ülkenin bekasına zarar verecek her hangi bir girişimde bulunacağını düşünmezler. İktidarın önce güvenini kazanan ve ardından desteğini alan bu gurupların gücü bazen o kadar büyür ki, ekonomi çevrelerinde, iş dünyasında, politikada ve hatta uluslar arası ilişkilerde bile söz sahibi olabilirler.
Örneğin ekonomide söz sahibi İstanbul Sermayesinin karşısında, birleşerek Anadolu Sermayesi adıyla başka bir gurup kurarak ‘biz de varız’ mesajı verirler.
Yurtdışında başarılı olarak yaptıkları vakıf, okul, yardımlaşma organizasyonları gibi faaliyetlerle ülkenin fahri elçiliklerini yaparak hem yerli hem de yabancıların gönüllerini kazanırlar. Öyle ki rakipleri olan İstanbul Sermayesi üyeleri bile bu gurubu veya cemaati destekleyerek yurt içinde ve yurt dışında yapacakları ekonomik faaliyetlerde yardım etmelerini bile isteyebilirler.
Hatta iktidarın desteğini alan bu guruplar, bazen kendi bekaları için, bazen de destek gördüklerini zannettikleri iç ve dış güçlerin yönlendirmeleri neticesinde kendi ellerinde olan medya organlarıyla, kendilerine gönül bağıyla bağlı olan yargı ve emniyet mensuplarıyla bir zamanlar kendilerini tehdit olarak gören ordu mensuplarını saf dışı bırakarak önlerindeki en büyük engel olan irtica yaftasını da ortadan kaldırmış olurlar. Rahmetli Prof. Dr. M. Esat Çoşan’ın 1990 yılındaki tespitiyle; “Bugün maalesef tüm İslâm Alemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. Kuş uçurtmazlar, takib ederler... Hem de kendisi takib etmez... Amerika John'la takib etmez, Smith'le takib etmez. Kimle takib eder?.. Adı senin benim gibi olan müslüman insanla takip eder; canına okur. O milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takib eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. Parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.”
Sonuç olarak medyada, yargıda, orduda, emniyette, finans çevrelerinde, cemaat ve azınlıklarda, seçilmiş parlamento bireylerinin oluşturduğu iktidar ve muhalefet içinde hatta cumhurbaşkanı ve başbakanların yardımcıları, danışmanları ve bakanlarına kadar sızan, Türkiye düşmanı dış güçlerin ve menfaat perest iç güçlerin ajanlarıyla kurgulanan ve yapılan kumpaslar neticesinde oluşturulan paralel yapılar, doğal olarak mantar gibi türeyecek vesayet yönetimlerinin varlığını ortaya koymaktadır.
Bundan 105 yıl önce Abdülhamid Han döneminde, destekledikleri cemiyetlerin 31 Mart ayaklanmalarıyla asıl amaçlarının ne olduğunu anlayan masum çevreler, yaptıklarından pişman olmuşlar, ama birçoğu da alet oldukları paralel yapıların kendilerine vurdukları hain damgasıyla hapse atılmışlar, sürgüne gönderilmişler ve bir kısmı da idam edilmişlerdir. Yakın tarihimizde Adnan Menderes dönemi gerçek yönleriyle incelendiğinde bir başbakanı idama götüren kirli oyunlar zinciri farklı aktörler fakat aynı senaryoyla kendini göstermektedir. Bugün aynı oyun yine sahnelenmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları ve Müslümanlar olarak Nisa Suresi 59. ayete kulak vermeliyiz: “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Resulüne ve sizden olan ûlülemre (yöneticilerinize) de (yapılması haram olan bir şeyi istemedikleri müddetçe) itaat edin. Eğer Allah'a ve âhirete iman ediyorsanız, hakkında ihtilâfa düştüğünüz meseleyi Allah'a ve Resulüne arz ediniz. Böyle yapmanız hem daha hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” Vatanına ve milletine karşı sorumluluğu olan herkesin haşyet, ızdırap, ihlâs ve uhuvvet duygularını kaybetmeden, içinde bulunduğumuz ıztırarın farkında olarak hareket etmeliyiz. İçerde hırsız var diye kimse evini yakmaz, yakamaz. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Kur’an-ı Hakîmden aldığımız hakikat dersi şudur ki: Evde, yahut bir gemide, bir masum, on câni bulunsa, adalet-i Kur’aniye o masumun hakkına zarar vermemek için o haneyi, o gemiyi yakmayı men’ettiği halde; on masumu bir tek câni yüzünden mahv için, o hane, o gemi yakılır mı? Yakılırsa en büyük zulüm, en büyük hıyanet ve gadir olmaz mı? Bu sebeple asayişi ihlâl yolunda yüzde on câni yüzünden doksan masumun hayatını tehlikeye ve zarara sokmayı adalet-i ilâhiye ve hakikat-ı Kur’aniye şiddetle men’ettiği için biz bütün kuvvetimizle bu ders-i Kur’aniyeye ittibaen asayişi muhafazaya kendimizi dînen mecbur biliriz.”


30 Mart 2014 yerel seçimleri nihayetinde oluşacak sonuçlardan pişman olmama adına, 31 Mart sabahı Büyük Türkiye idealinin devam edebilmesi adına Bilinmeyen Osmanlı, Yitik Osmanlı Projeleri ve medya taramalarıyla derlenen bu yazıyı halkımızın ve özellikle gençlerimizin dikkatine sunuyorum.
Salı, Ocak 21, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: