2013 TÜRKİYE'SİNDE VESAYET VE KÜRESEL SERMAYE

               
Finans; kaynak ihtiyacı olan girişimciler ile birikim sahibi yatırımcılar arasındaki kaynak alış verişini sağlayan kurumların yatırım ve parasal araçları ile piyasaları düzenleyen kurallardan oluşan yapıya finans denir. Finansal piyasalarda yapılan yatırımlar ileride olacak olayların belirsizliğinden ötürü yatırılan paranın kaybedilme riskini içermektedir. Anaparanın geri dönmeme riskinden başka, faiz riski, döviz riski gibi yatırım aracının fiyatını ve dolayısıyla getirisini etkileyen riskler de bulunmaktadır. Genel olarak, beklenen getiri yükseldikçe, risk de artmaktadır.
Küresel finans ve sermaye boyutuyla dünyanın bugünkü haline baktığımızda, Batı hızla bir enkaza dönüyor, tarihe mal ettikleri, Nobel ödülleriyle onöre ettikleri iktisatçıların marifetiyle kurdukları ekonomik sistem tel tel dökülüyor. Kuruluş amaçlarının aksine silah sanayi baronlarının gizli patronları emrine geçmiş olan Birleşmiş Milletler ve NATO, güdümündeki askeri güçlere sert yaptırımlar emrediyor ki silah satarak krizden etkilenmesinler. Çok güvenilen, yıkılmaz kale sanılan uluslar ötesi bankaların her gün biri devlet kontrolüne geçiyor. ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi Batı dünyasını temsil eden ülkeler, krizle baş etme konusunda acz içinde kıvranıp duruyor.

Eskiden neredeyse dünyalı bile saymadıkları Çin ve Rusya ise Batıyla kıyaslanamayacak ölçüde rahat durumda. Hindistan'ın yıldızı yükseliyor. Batıda merkez bankaları hazine yetkilileri ve hükümetlerin krizi dindirmeye yönelik her hamlesi boşa çıktı. Türkiye hariç bütün ülkeler panik içinde kurtuluş senaryoları üretiyor. Süslü bir deyimle likidite krizi diye adlandırdıkları parasızlık, bankaların, sigorta şirketlerinin belini büktü. Parasız kuruluşları ve 3.dünya ülkelerini fonlayan devletlerin kendileri bile likidite sıkıntısı çekmeye başladı.
Küresel krizin başlama sebebi olarak 2007 Ortalarında ABD konut piyasasında başlayan sorunların giderek büyümesi ve gelişmiş ekonomilerden gelişmekte olan ülkelere de sirayet ederek küresel bir boyut kazanmasını değerlendirebiliriz.
Daha sonra zincirleme olarak gelişen krizin nedenlerini, likidite bolluğu ve bunun sonucunda verilen özensiz krediler, aşırı menkul kıymetleştirme, saydamlık eksikliği, derecelendirme kuruluşlarının etkinliğindeki yetersizlik ve düzenleyici ve denetleyici kuruluşların müdahalede gecikmesi olarak sıralayabiliriz.
Küresel ekonomik krizin en önemli sebeplerinden biri de, amacından sapan finans kurumlarıdır. Bankaların ve diğer finans kurumlarının asıl gayesi, iş hayatının ihtiyaçlarını karşılamaktır. Faaliyetlerini iş hayatının ihtiyaçlarıyla sınırlayan finans, normal fonksiyonunu icra eder. Maalesef finans âlemi insani hırsın en zor kontrol edilebildiği faaliyetlerdir. Nitekim, banka ve finans sistemi bu doğal çalışma alanının bilhassa 1980'lerden bu yana dışına çıkarak bir görev ve fonksiyon tecavüzü içerisine girmiştir. Finansal kuruluşlar ile hissedarları ve finans yöneticileri, finansı reel sektörün yardımcısı olmaktan çıkarıp sadece kendisi için yaşayan, kendi kendini besleyen büyüten bir canavar mekanizma haline getirdiler.
Küresel finansal krizin sonuçlarına baktığımızda, banka iflasları, mali sistemdeki konsolidasyonlar ve devletleştirmelerden sonra reel sektöre de yansıyarak küresel büyüme oranlarının düştüğünü, enflasyonist etkiye yol açtığını ve regülasyon taleplerinin daha yüksek sesle dillendirilmesine neden olduğunu görürüz. Kıymetli evrak hukukundan yararlanan faizli enstrümanlar piyasalarda sınırsız defa dolanım imkânı bulmaktadır. Trilyonları bulan bono piyasaları, ekonomideki her faiz değişikliğinde dalgalanır; yüz milyar dolarlar birkaç saat içinde bazı devletlerce kazanılır, bazılarınca kaybedilir. Faiz, modern ekonomilerin âdeta hücrelerine kadar işlemiştir. Faizle alâkasız gibi görünen finansal işlemlerin hepsi dolaylı olarak faize bağlıdır. Meselâ, vadeli kontratlarda spot fiyat ile vadeli fiyat arasındaki farkı tayin eden faizden başka bir şey değildir. Faizin sadece bir puan yükselmesi, bir devletin borç stokunu durup dururken, yukarılara çeker, bir puan inmesi ise alacaklıyı zarara uğratır. Faiz sunî işlemler oluşturarak ve doğası gereği her bulaştığı muameleyi spekülasyona çevirerek finans hayatını kimileri için saadet, kimileri içinse felâket kapısı haline getirir.
KRİZ TÜRKİYE’Yİ NEDEN TEĞET GEÇTİ, SONRASINDA NE OLDU?
Finansal krizlerin en çok vurgulanan etkileri sıcak para, dış ticaret, üretim ve dış borçlanma ile ilgilidir. Bir de iktisadi hesaplarla ilgili bir etki vardır. Son yıllarda yaşanan küresel krizlerde ABD’nin sıkı faiz politikası yerli ve yabancı spekülatörler için Türkiye’yi cazip bir finansal aktör olarak sundu. İktidarın finans sektöründeki reel uygulamaları, paradan 6 sıfırın atılması, yerli üretimin artması, ulaşım, sanayi, imar ve bayındırlık sektöründeki artan iş hacmi ve iş gücünde dolaşan sıcak para miktarı enflasyonu ve faizi düşürürken dolaşımdaki para refah seviyesini arttırdı. TCMB’nın dolar alım ve satımlarındaki kur politikası ihracatçılar için rekabet avantajı doğururken, ithalatında kısılmasına neden oldu. Dolayısıyla ihracat son 10 yılda 4 katına çıkarken, ithalat yerinde saydı. Tabi olarak dış ticaret açığı ve borçlanma azaldı. Hatta IMF’ye olan borç tamamen kapandı. Geçmişte dolar kuru üzerindeki derin dalgalanmalardan nemalanan ve yabancı menşeli ürünleri Türkiye’de montaj yaparak ‘üretim yapıyoruz’ yalanıyla yıllarca vatandaşın kanını emen yerli finans ve faiz lobileri artık spekülasyonla kazanamayacaklarını anladılar.
Bunu gören küresel sermaye gurupları, özellikle orta doğudaki zengin yer altı enerji kaynaklarında gözü olan yabancı finans çevreleri coğrafi konumu itibariyle stratejik öneme sahip Türkiye üzerinde, yerli ortaklarıyla birlikte kirli oyunlar sergilemeye başladılar. Her ne kadar dünyanın finans merkezi ABD ve Amerikan Merkez Bankası (FED) gibi gösterilse de, Newyork, Hong Kong, Singapur, Tokyo, Zürih, Boston, Cenevre, Frankfurt, Seul, Dubai ve İstanbul dünya üzerindeki büyük finans pastasının parçalarını oluşturuyor. Ancak FED’in ve bu merkezlerin en büyüğü ve gizli yöneticisi konumunda olan Londra’daki International Finance Center (IFC) hep geri planda kalmış görüntüsü veriyor. Financial Times gibi bir yayın organı ile tüm dünya finansına yön veren bu merkez son 10 yıldır arap baharı projesiyle 50 yıllık kendi sömürü düzeninin, anlaşmalarla sona ermeye başladığı birçok ülkeyi (Irak, Libya, Suriye, Mısır, ve Kuzey Africa gibi) bitirmiş, son olarak Türkiye üzerinde yoğunlaşmış durumdadır.
Geçmişte Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansında (NSA) ekonomik tetikçi olarak görev yapan John Perkins’in ‘Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları’ adlı kitabına göre; senaryosunu, AIPAC (Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi), G.Füller (CIA Başkan Yardımcısı), D.Dombey (Financial Times Türkiye Direktörü), D.Rockefeller (Amerikalı Yahudi Bankacı, Dünya İmparatorluğu ve Yeni Dünya Düzeni söylemlerinin fikir babası) ve Büyük Mason Locaları birliğinin ortak olarak yazdığı oyun oynanmaktadır.
Bu senaryoya göre;
IMF’ye, Dünya Bankası ve Wall Street Bankalarına kafa tutan ülkelerde ekonomiyi sarsacak organizasyonlar ve operasyonlar yapılmalı,
Askeri cunta vasıtasıyla özellikle Müslüman ülkelerde ‘şeriat gelecek laiklik elden gidecek’ safsatasıyla darbeler yapılmalı,
Bu ülkelerdeki gizli finansal bilgiler ve devlet bankalarının finans hareketleri takip edilmeli,
Bu ülkelerin yeraltı ve yerüstü enerji potansiyeli ele geçirilmeli,
İktidara yakınlığı bilinen her türlü vakıf, dernek, örgüt, yargı, medya, iş adamları ve milletvekilleri takibe alınıp ele geçirilen medya ve yazarlar ile haklarında kara propaganda yapılmalı, yürütme mensupları ve yakınları takibe alınıp haklarında çıkan şaibelerle yargılamalar yapılmalı ve iktidar itibarsızlaştırılmalı,
Türkiye’deki taşeron stratejik ortaklarla birlikte halkın desteğini alabilecek, ağaç, orman, çevre, yolsuzluk gibi nedenlerle ayaklanmalar çıkarılmalı,
Halkın önde gelen entelektüel ve siyasetçilerine suikastlar tertip edilmeli ve sağ-sol çatışmasıyla kaos ortamı oluşturulmalı…Bütün bunlar John Perkins’in kitabından bazı satır başları. Gariptir ki Amerikalı yazar Dan Brown’un Inferno (Cehennem) adlı romanının sayfaları arasındaki şifrelerinde de benzer kavramlara dayalı bir kurgu hikaye vardır.
Ekonomik operasyonların Türkiye ayağında ise uluslar arası küresel sermayenin ulusal taşeronlarına gelince;
Geçmişte cumhurbaşkanlığı yapmış, masonluğunu gizlemeyen ve bazı partilerin gizli akîl adamı ‘baba’,
Türkiye'de bir zamanlar kapatılması zor yaralar açan ajanlar Lord Curzon ve Moiz Kohen'in sırdaşı, İsmet İnönü'nün bakıcısı ve Osmanlı Bankasından çaldığı altınlarla Türkiye'de oğullarına fabrikalar kuran Yahudi Hahambaşı  Naim Nahom'un ülke için arı gibi çalışan fakat bal yapmaz ve herkesi sokan ekonomi baronu torunları,
Nüfustaki %1’lik kemiyetlerine göre faizin ve rantın zenginleştirmesiyle %99’luk keyfiyete sahip diğer ekonomi baronları,
Siyasetten ve bürokrasiden çekilmiş gibi görünen ve fakat hâlâ siyasete yön vermeye çalışan ejderler tanımlanabilir. Hal böyle olunca Türkiye’de ortaya çıkan derin operasyonlar, darbe girişimleri ve son olayların nedenleri daha iyi anlaşılmaktadır.
ABD'nin Türkiye büyükelçisinin, her ne kadar yalanlasa da gizli bir toplantıda kullandığı iddia edilen ‘artık imparatorluğun çöküşünü izleyeceksiniz’ sözü ve ardından ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısının ‘Türkiye hükümeti sorumluları dışarıda aramamalı’ sözü yukarıda açıklanan ve uygulamaya konulan senaryoyu destekler mahiyettedir. Çünkü Türkiye içinde görev yapan bir büyükelçi tarafından söylenen sözlerdi bunlar. Görünüş itibariyle hem içeriden hem dışarıdan bir yönlendirme olduğu açıktır.
Cuma, Ocak 17, 2014 tarihinde Şener İşleyen tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

0 yorum: